seyigun @ gmail.com

Gün geçmiyor ki, TV ekranlarından ve sosyal medyada cinnetle başlayıp, cinayetle sonuçlanan bir trajik haber yer almasın.

Cinayeti işleyenlerin mesleği, yaşı ve doğum yeri farklı olsa da motif hiç değişmiyor:  Ya ekonomik sıkıntılar yüzünden cinnet geçiren bir erkek ve vahşice katlettiği çocukları ve eşi, ya da sorunlarla başa çıkamayan ve çareyi intihar etmekte arayan depresif bir kadın. İki cins arasındaki fark, kadının yalnız başına, erkeğin ise ailesinin tüm bireyleriyle birlikte hayatını intihar ettiğidir.   

Gittikçe toplumun en ciddi sorunlarından biri haline gelen bu cinnet sarmalının nedenleri elbette ki çok boyutludur.  Bu konuda belki on farklı neden sayabiliriz. Ancak modernist-feminist paradigmanın erkek ve kadına biçtiği yeni rollerin oluşturduğu gerilim burada büyük rol oynuyor.

Bunun için bu sosyal trajediyi, ekonomik sorunlar üzerinden okumak veya yalnızca kadına karşı şiddet olgusu çerçevesinde ele almak, sorunu basite indirgemek ve normalize etmek anlamına gelir.  Çünkü böyle bir yaklaşımda,  düz bir mantıkla,  ekonomik sıkıntı içine giren erkeklerin cinnet geçirmesi ve masum aile bireylerini öldürmesini haklı bir gerekçeye dayandırmış oluruz.

Bu yaklaşım ise, toplumsal hayat için ayrı bir cinayet anlamına geliyor.

Ayrıca kadın cinayetlerinde, cinnetin adını değiştirmek, kadına koruma vermek, yetmedi sosyologlarımızın yeni önerileriyle erkeği gözetim altında tutmak da yeterli değildir. Bu önlemler, belki yardım bekleyen bir kadının göreceği şiddeti erteleyebilir, ancak başka kadınların intiharını ve başka canavarların yeni kadın ve çocuk kurbanlar seçmesini engelleyemez.

Konuya dar bir perspektifle bakmak yerine  erkeği de hesaba katarak, sorunun kökeninde yatan modernist paradigma üzerinde toplumu bilinçlendirmek daha rasyonelcedir.

Bilindiği gibi modernist- feminist yaklaşım, aileyi yeni bir bağlama yerleştirmiştir. Bu çerçevede  aile kurumunun kadını baskı altına aldığı ve depresif yaptığını öne sürmüştür. "Çocuğun ilk tesirli öğretmeni" olan anneyi, "ev kadını" diyerek aşağılamış, sonra da çalışmayan tüm annelere  "mutsuz ev kadınları" sıfatını yakıştırarak onları adeta mutsuzluğa mahkûm bireyler şeklinde tanımlamıştır.

Diğer taraftan da aynı modern aile tasavvuru ile erkeğin otoritesini zayıflatıp, etkisizleştirmiştir; Bunun yanında medya ve özelikle Hollywood filmleri aracılığıyla, güçlü, acımasız ve her türlü sorunun üstesinden gelebilen bir erkek modeli ortaya koymuştur.

Bu sektöre göre  "güçlü erkek”, aynı zamanda para sahibi olan ve onu çekinmeden harcayabilen erkektir. Bu yüzden de günümüz erkeği için parasızlık, hayati bir geçim derdinden öte, “kaybedilen gücün simgesi" haline gelmiştir. Gücünü kaybetmenin tedirginliğini yaşayan erkek,  maalesef baba ve eş rolünün sorumluluğundan da sıkılmaya başlamıştır.

 Çalışmayan anneyi, hem kendi nazarında hem de kocasının gözünde "değersiz" hale getirip itibarsızlaştıran ve  anneyi  "boş ve sefil hisseden kadın" olmaya sürükleyen bu yaklaşım, maddi sıkıntılar çeken erkeği de ailesinin ve toplumun nazarında "beceriksiz ve değersiz" bir konuma indirgemiştir.

Bu durumda; varlığının sembolü olarak gördüğü geleneksel otoritesini ve maddi gücünü kaybeden erkek ise, aynı zamanda gevşeyen aile ve akrabalık bağlarından ve dayanışma duygusundan da mahrum kalınca veya tam olarak yaşayamadığı manevi değerlerden yoksun olunca kurtuluşunu, çektiği sıkıntıların kaynağı olarak düşündüğü ailesini hunharca yok etmekte görebilmektedir.

Toplumun evliğe ve eşe bakışını kökünden değiştiren  anlayışla,  yalnızca maddi menfaatler üzerine kurulan evlilikler, madde gidince de dayanacak başka bir değer bulamadığı için hemen yıkılabilmektedir. İşte bundan dolayıdır ki, insanlık için  cennetten bir köşe ve bir sığınak olan aile hayatı,  bugün maalesef cinnet ve intihar üretmeye başlamıştır.