baskentpostasi @ gmail.com

12 MART 1971 DE TAM BİR ASKERİDARBEDİR

27 Mayıs 1960 Kanlı darbesinin siyasetin tarlasına ektiği tohumlar, belli sürelerde devamlı yeşerdi. 1961 Darbe Anayasası’nın amacı da buydu zaten. 14 Mayıs 1950’de yirmi yedi yıllık saltanat sona ermişti. Millete istediği şekli vermeye çalışan dayatma dönemi kapanmıştı. Yargı kontrolündeki sandık sayesinde halkına tepeden bakan, dayatma yönetim gitmiş, milletin hür iradesiyle iktidar el değiştirmişti. Bir başka ifade ile yönetilen kesim söz ve karar sahibi olmuş, yıllardır en üstlerde mevki sahibi olanlar, milletin hizasına gelmişlerdi. Onlardan iktidara gelebilmek için iradelerine yani reylerine ihtiyaç hasıl olmuştu. Doksan altı yaşındaki zihniyet bunu hâlâ içine sindirememiştir.

Bu süreç, 14 Mayıs 1950’den sonra Mayıs 1954 ve Ekim 1957’de devam etmiş, millet kaderini eline almıştı. Bunu hazmedemeyen zihniyet, bazı kapalımahfillerde, 1954 yılı sonlarında başlayan, sonra uyumaya bırakılan, 1957 seçimlerinden sonra tekrar harekete geçen asker içinde çeteler oluşmuş, dokuz subay olayı diye (1958) patlak vermiş, burada yılanın kafası koparılamadığı için 27 Mayıs 1960 darbesinin çekirdeği oluşmuştur. Bu zihniyetin siyasi ayağıaltıok, 12 Ocak 1959’daki kurultayında ‘ilk hedefler beyannamesi’ diye aldığı kararı kamuoyuna açıklamıştır. Bu süreçte askerin içinde oluşan çete TBMM’ni feshederek 27 Mayıs 1960 tarihinde yönetime el koymuş, kendisini yasama organı ilan ederek, Ocak 1961’de tamamen belli zihniyetlerden teşekkül edilen, ‘taraf’ heyetle anayasa yapmaya karar vermiştir. 1921 ve 1924 anayasalarının esasıolan kuvvetler birliği terk edilerek, halen yaşadığımız bunalımları üreten kuvvetler ayrılığı adında, kargaşaya müsait, yönetimsizlik ortaya koyan, milli iradeye açık ve gizli ortaklar icat ederek, vesayetler sistemini getirip yerleştirmişlerdir. 1937’de anayasada yer verdikleri ve 1950’deki seçim beyannamelerinde anayasadan çıkaracakları sözü verdikleri ‘altıok’un daha sağlam yer almasınısağlayıp, ‘ilk hedefler beyannamesi’ omurgalı metni, anayasa olarak 09 Temmuz 1961’ de halk oyuna sunmuşlardır. %58 oyla iktidara gelen, on yıl ülkeyi milletten aldığı yetki ile yönetenleri yassı ada zindanında rehin tutarken evet çıkmazsa; buradan da canlı çıkmayacak baskısı altında halkoyuna sunulmuş, bu baskıya rağmen %40’a yakın hayır çıkmıştır.

Millete ait olmayan, adeta pranga hali devam eden bu metinden milletin kurtulması kaçınılmazdır. Darbeler üreten, on yılda bir bekledikleri aşerme hastalıklarını yeniden yaşamaya özendiklerini gezi olayları dahil, sokakları özlediklerini gözlemliyoruz.

Daha acısını 15 Temmuz 2016’da yaşadığımız başkaldırışın başlangıcı 27 Mayıs 1960 kanlı darbesi olduğu açıkça ortaya çıkmıştır. Burada açıkça bir defa daha görülmüştür.

Dönemin başvekiline Yassıadada insanlık dışı, acı, ızdırap, çile ve işkenceleri; kumandasında gerçekleştirenler, ileriki dönemlerde MİT Müsteşarı, Kuvvet Komutanı olarak görev alabilmişler, yaptıklarının hesabı sorulamamış, adeta mükâfatlandırılmışlardır. Bu örnekler çoğaltılabilir. 1970’li yıların ikinci yarısında ve 1980’li yılların başında özel kalem müdürlüğü ve komutan emir subaylığı yapanlar, makamdaki darbe yapanların rütbesine gelince edindikleri darbe tecrübelerini kullanarak; bu defa sadece askeri kesimi değil, resmi ve sivil kurumları da dahil ederek topyekûn darbe yaptıklarını yaşamış bulunuyoruz. (17 Ocak-28 Şubat 1997)

27 Mayıs 1960 kanlı darbesinde küçük rütbelerdeki nesilden çoğu 2000’li yılların ilk yarısında en üst rütbe ve makamlara ulaşmışlardır. Bu yetkilerini askeri hizmetlerden daha çok darbe zeminini hazırlayıp, bilfiil rol almışlardır. Hep siyasete meyletmişlerdir. Bunlardan birçoğunun ileriki yıllarda görev aldıkları, ülkeye verdikleri zararlar, tarih sayfasında yer almıştır. Bunların ektikleri kötü tohumlar, yok edilememiş, nesli temizlenememiş, kökü kazınamamış, adeta birbirlerini yetiştiren hain unsurlar halini alıp, 15 Temmuz 2016 tarihli ayaklanma noktasına kadar ne yazık ki uzandığınıüzüntü içinde görmüş ve yaşamış bulunuyoruz.

Özetlemek gerekirse; 27 Mayıs 1960 kanlıdarbesinden sonra Ekim 1961’de çift meclisli parlamento seçimleri yapılmış, darbe tohumlarının tarlası olan zihniyeti, milletimiz tek başına iktidar yapmamıştır. Acılarını yüreğine hapsetmiş, imanı ve inancı sayesinde sabredebilmiştir. Kasım 1961’de koalisyonlarla yönetim başlamış, darbenin getirdiği istikrarsızlık devam etmiştir. 1961 seçimlerinden sonra kurulan dördüncü hükümet döneminde (Suat Hayri Ürgüplü başkanlığında TC 29’ncu hükümet) Ekim 1965’te genel seçimler yapılmıştır. Milletimiz sabrının sonucu yüreğinde sakladığı acıyı sandığa yansıtmış, darbeci zihniyete gerekli dersi yine vermiştir. DP’nin devamı durumundaki Adalet Partisi’ni (AP) tek başına iktidara getirmiştir. Kanlıdönemleri de geride bırakmaya gayret etmiştir. Ayrıca iktidar, bu darbenin bıraktığı yaranın kabuk bağlamasına özen göstermiştir. Yakın tarihte yaşanan badirelere rağmen, İstanbul boğaz geçiş köprüsü, Keban barajı, ilave demir çelik tesisleri, alüminyım tesisleri, rafineriler gibi önemli projeler gerçekleştirilmiştir. Darbenin başı Cemal Gürsel, zorlama sonucu 26 Ekim 1961’de TBMM tarafından cumhurbaşkanı yapılmıştır. 1966’da ölümü sonucu AP kendi bünyesinden birini cumhurbaşkanıseçebileceği halde, darbe anayasasındaki vesayetler sistemi sonucu olarak, ayrıca siyasetle asker diyaloğunun iyileşmesi adına dönemin Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay, cumhurbaşkanı yapılmıştır. Kalkınma hızı %7’lerde, yıllık enflasyon %5’lerin altında olduğu dönemde Ekim 1969’ da parlamento seçimleri yapıldı. AP daha da güçlenerek tekrar iktidar oldu. Ülke istikrara bir adım daha yaklaşmıştı. 1973 cumhurbaşkanlığı seçiminde AP daha güçlü durumdaydı. Dış güçler ve içteki düşmanlar, iş birliği yaparak darbe tohumları yine yeşerdi. 9.Mart. 1971’de kendi içlerindeki darbeyi bastırma harekâtısonucu; askeri üst komuta heyeti yine çete hareketine soyundu. Emir komuta içinde AP Genel BaşkanıSüleyman Demirel başkanlığındaki hükümete (T.C. 32’nci hükümeti)
12 Mart 1971 tarihinde yine bir cuma günü muhtıra verildi. AP’nin oylarıyla 1966’da cumhurbaşkanıseçilen Cevdet Sunay, milli irade yani demokrasi adına hiçbir işe yaramadı. Yine çetenin yanında yer aldı. Hükümetin demokratik yolla TBMM’de düşürülmesi talebine karşı izini kaybettirdi. Muhtıra, Türkiye radyolarından zorla okutulduktan sonra ortaya çıktı.

CHP’li Nihat Erim, partisinden istifa ettirildi. Zorla AP+CHP koalisyonu oluşturuldu. (26 Mart 1971 TC 33’ncü hükümeti) 27 Mayıs 1960 kanlı darbesinden sonra ülke istikrarsızlık çukuruna bir defa daha yuvarlandı. Anarşik olaylar devam ediyordu. 1961 Anayasasını mükemmel yaptık. Kılına bile dokundurtmayız iddiasında olanlar; olağanüstü hali, DGM hükümetlere kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi veren birçok ilave yaparak kendi elleriyle anayasayı kevgire çevirdiler. “Mükemmel anayasa yaptık. Ancak, kendisini koruyacak unsurlarıgetirmemişiz. Şimdi bunları TBMM’den demokrasinin üstüne şal örterek acil çıkartmamız gerekiyor” diye Başbakan Nihat Erim itiraf ediyordu. Bir yıl dolmadan Nihat Erim Hükümeti istifa etti. Tekrar zorladılar. 11 Aralık 1971’de 2’nci Erim hükümeti kuruldu. (34’ncü TC Hükümeti) 22 Mayıs 1972’de istifa etti. Nihat Erim, yeni hükümet kurulana kadar da göreve devam etmedi. 12 Mart 1971 askeri muhtırası, sadece AP’yi iktidardan uzaklaştırmadı. Ana muhalefet partisi CHP’yi de adamakıllı sarstı. Nihat Erim, CHP’den istifa ettirilip, zorla başvekil yapılınca; Bülent Ecevit, genel sekreterlikten istifa ederek muhtıraya tepki gösterdi. Bunun üzerine CHP’deki dalgalanma hızlandı. Bünyedeki hizipler su yüzüne çıktı. Nihat Erim’in ikinci istifasından sonra, 1965 seçimlerinin hükümet başkanı olan Suat Hayri Ürgüplü, Cevdet Sunay tarafından hükümeti kurmakla görevlendirildi. Milli koalisyon kurma çalışmaları sonuçlanmak üzere iken 12 Mart 1971 muhtırasını veren cunta, bu hükümeti Cevdet Sunay’a ilan ettirmediler. Yani milli koalisyon kurulursa, özellikle 1973’deki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bu birlikteliğin askerlerin dışında bir sivilin cumhurbaşkanıolabileceği için derhal önlediler. Hükümetteki Milli Savunma Bakanı olan, o anda başbakanlığa vekâlet eden Ferit Melen’i (CGP’li) zorla başbakan yaptılar. Güven Partisi ağırlıklı (Genel Başkanı Turhan Feyzioğlu) bir zorlama hükümet oluşturuldu. (35’nci TC hükümeti) Bu süreçte anarşik olaylar devam ediyordu. Deniz Gezmiş ve arkadaşları yakalanmış, yargı süreci başlamıştı. Mahkemeden idam kararıçıkmış, TBMM’ne onay için gelmiş, çift mecliste oylama süreci devam ediyordu. TBMM’den onay çıkıyor, idamların infaz süreci yaşanıyordu. Ortam huzursuz ve gergindi.

Siyaset ve TBMM bu çalkantıları yaşarken, asker de rahat durmuyordu. 12 Mart 1971 muhtırasında imzası bulunan Memduh Tağmaç gitmiş, yerine yine muhtırayı KKK olarak imzalamış olan Faruk Gürler, Genelkurmay Başkanı olmuştu. Bunların hızını, muhtıra ve siyaseti bu hale getirmeleri kesmemişti. Gözleri Çankaya köşkündeydi. (Askeri lojmanlarıÇankaya köşkünün içindeydi). Bu yetmezdi. Cumhurbaşkanı olmayı, orada oturanların tamamıistiyordu. Çünkü; lojmanlarından cumhurbaşkanlığımakamı devamlı gözlerinin önündeydi. Oraya ulaşmak için yanıp tutuşuyorlardı. Bu lojman yapımına Anadolu rüzgârı unvanı alan Osman Bölükbaşı, karşı çıksa da önleyememişti. (19611962) Yani cumhurbaşkanı olmak istiyorlardı. Sadece biri değil, 1973’de Faruk Gürler, süresi dolunca 1980’de de 12 Mart muhtırasını kaleme alan Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur, çok arzuluydu. Nitekim; Mart 1973’de Faruk Gürler, istifa edip, bir tezkere ile Cevdet Sunay tarafından senatör yapıldı. Cumhurbaşkanlığına aday oldu. 1980’de de kontenjan senatörü iken CHP’ye geçen Muhsin Batur (benim de mecliste bulunduğum 16’ncı dönemde) cumhurbaşkanı adayı olarak darbeci komutan önümüze çıkageldi. Yani 12 Mart 1971 muhtırasıyla planladıkları takvimi şer güçlerin istediği gibi işliyordu. Askeri üst kademesi bu çalkantılarıyaşarken, siyasi partiler ve tabiatıyla siyaset de savrulmaya devam ediyordu. Bu muhtıra ile siyasetin ve devletin çivisi çıkarılmıştı. Durulması mümkün olamazdı. Özellikle CHP’ deki çalkantı da hızlanmış, olağanüstü kongre talepleri, parti içi güven oylamasıderken, tarihi şahsiyet İsmet İnönü, genel başkanlıktan, bir süre sonra da CHP’den ve milletvekilliğinden istifa ediyordu. Turhan Feyzioğlu’ndan sonra (1969 seçimlerinden önceki) CHP’nin çarıklı erkânı harbi Kasım GÜLEK (Kemal Satır), yeni parti kurmak üzere partilerinden ayrıldılar. (Cumhuriyetçi Parti’yi kurdular. Sonra Turhan Feyzioğlu’nun partisi ile birleşip CGP oldular.) İsmet İnönü, 1961 darbe anayasasının kendisine tanıdığı ‘eski cumhurbaşkanları’ hakkınıkullanarak Cumhuriyet Senatosu’nda yerini aldı. Bu süreçteki gelişmeler sonucu, Bülent Ecevit CHP’nin genel başkanı oldu. Faruk Gürler, cumhurbaşkanıseçilemedi. TBMM fiilen ve fiziken zorlandı. Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit anlaşmasısonucu 06 Nisan 1973’de asker kökenli, daha önceki yıllarda cumhurbaşkanlığı kontenjan senatörü olan Fahri Korutürk 6’ncı cumhurbaşkanı oldu. Bu defa Başbakan Ferit Melen istifa etti. İstifa eden hükümetteki Ticaret Bakanı olan Naim Talu, hükümeti kurdu. (15 Nisan 1973 TC 36’ncıhükümeti) Bunların tamamı zorlamanın sonuçları idi.

Burada şunu özetlemeye çalıştım: 12 Mart 1971 askeri muhtırası, AP’yi iktidardan uzaklaştırmakla kalmadı. Siyasetin tümünü sarstı, yerinden oynattı. İki buçuk yılda altı hükümet kurulması gibi acısonuçları doğuran, ileriki yıllara da uzanan istikrarsızlıkları siyasette yaşattığı gibi, askerin özellikle üst kademesi, 27 Mayıs 1960 darbesinden sonraki süreçte kışlasına dönme çabaları sürerken, yeniden kışladan çıkmış, siyasete bulaşmış hali, daha da boyut kazandı. Yokluk, kıtlık, kuyruk, yolsuzluk, karaborsa, enflasyon ve devalüasyon dönemleri ülkeyi yeniden kuşatıyordu.

AP iki dönem tek başına iktidar olduğu halde, yıllardır süregelen olumsuzluklar ve önceleri yaşanan artçılar sonucu AP bünyesinden Demokratik Parti diye yeni bir parti kuruluverdi. CHP’nin durumunu anlatmaya çalıştım. Naim Talu hükümeti (AP+CHP ağırlıklı koalisyon) seçim hükümeti konumundaydı. Nitekim; 14 Ekim 1973 parlamento seçimlerine gelindi. AP bölünüp darmadağın olmuş, sağ kesim; AP, Demokratik Parti, MSP, MHP olarak parçalanmıştı. Süleyman Demirel liderliğindeki AP 149 milletvekiline düştü. Sağdaki bu bölünmenin matematiksel sonucu olarak CHP 23 yıl sonra birinci parti oldu. CGP’de mecliste yer aldı. İstikrarsızlık devam etti. Uzun süren görüşmelerden sonra Bülent Ecevit başkanlığında 28 Ocak 1974’te CHP+MSP koalisyonu hükümeti kurulabildi. Temmuz 1974’te Kıbrıs barış harekâtı, askeri ambargo, ekonomik ambargo sürerken 17 Kasım 1974’te (TC 37’nci hükümeti) Hükümet istifa etti. Güvenoyu alamayan kontenjan senatörü Sadi Irmak hükümeti kuruldu. (TC 38’nci hükümeti) Kasım 1974’ten 31 Aralık 1975’e kadar ağır siyasi, ekonomik ve sosyal şartlar altında güvenoyu alamayan bir hükümet işbaşında oldu. 5 Haziran 1977 seçimlerini Süleyman Demirel başkanlığında (AP+MSP+MHP+CGP) koalisyon hükümeti (TC 39’ncu hükümeti) yaptı. Bu seçim de istikrarı getirmedi. (Benim de AP milletvekili olarak TBMM’de bulunduğum 16’ncı dönem) Seçim sonucunda birinci parti olan CHP’nin Genel BaşkanıBülent Ecevit başkanlığında güvenoyu alamayan 40’ncı hükümet kuruldu. 21 Temmuz 1977’de Süleyman Demirel başkanlığında (AP+MSP+MHP) koalisyon hükümeti (TC 41’nci hükümeti) kuruldu. 5 Ocak 1978’de siyasi tarihte kara sayfa olarak yer alan ‘Güneş Motel’ hükümeti (TC 42’nci hükümeti) kuruldu. 14 Ekim 1979’daki Cumhuriyet Senatosu ara seçimlerinden sonra Başbakan Bülent Ecevit istifa etti. Kasım.1979’da MSP ve MHP’nin dışarıdan desteklediği AP azınlık hükümeti kuruldu. (TC 43’ncü hükümeti) 12 Eylül 1980 darbesine maruz kalındı. Görüldüğü üzere geriye bakıldığında milli irade sonucu her uyanış (milletin sesi yükseldiğinde) bir darbeyle sonuçlandı. 15 Temmuz 2016’da bunlardan biriydi. İnşallah sonuncusudur.

İşte istikrarsızlıklar zincirini anlatmaya çalıştım. Bir ucunda 12 Mart 1971 askeri muhtırası, diğer ucu 12 Eylül 1980 yine askeri darbe. Bu arada yani 26 Mart 1971’den (Bülend Ulusu44’ncü hükümete) darbe hükümetine kadar askerin zoru ile açıklanmayanla birlikte 13 (on üç) hükümet kuruldu. 1960 darbesinden sonra 1965 ve 1969 seçimlerinde tek parti iktidarı olarak istikrarı yakalamış bir haldeyken, 12 Mart 1971 askeri muhtırası ile AP hükümeti düşürülmüş, sosyal, siyasi, ekonomik olarak içte ve dışta bu kadar istikrarsızlığa ve siyasi çalkantılara sebep olmuş ve önemli bir amacın da illa da Çankaya’ya yani cumhurbaşkanlığına askerlerden birinin oturması için yapılmış olduğu bu kadar açık olan bir harekâta yumuşak ifade olarak muhtıra demek mümkün değildir. Siyasi partilerin tamamıhercümerç olmuş, askerin kendisi büyük çalkantılara uğramış, siyasete bulaşmış ve hırpalanmış bir kurum halini almıştır. Tek başına iktidar iken, sonra koalisyonlara mahkum olmuş hal ve sonuca göre buna muhtıra değil, ‘darbenin ta kendisi’ denir.

12 Eylül 1980’den beri yaşanan süreçler belli. 95 yılda 65 hükümet kurulmuş. Bu millet istikrara susamış olarak; Kasım 2002’de bu imkânı yakalamış. Beş milletvekili genel seçimi, üç mahalli seçim, üç referandum (21 Ekim 2007, 12 Eylül 2010, 16 Nisan 2017) bir de doğrudan halkın ilk defa cumhurbaşkanını seçmesi (10 Ağustos 2014) milli irade olarak epeyce eşikleri aşmış olan (on iki sandık iradesi) milletimiz inşallah kaderine el koyduğu bu azmini sürdürecektir. Burada özellikle 367 ucube ve garabeti ile ülkemizi ve sistemi 367 çukuruna düşürenlerin, aslında halkın karşısına çıkıp da parlamenter sistemi savunması tam bir ucube, garabet, şaşkınlık, şaşırmışlık, tam bir bitmişlik halidir. Bu hali ile darbe ürünü olan 1961 ve 1982 darbe omurgalı bu zihniyetin olan ürün, 367 sonucu 21 Ekim 2007 millet iradesi ile kendi kucağınızda bulunan bir ceset halini almıştı. 16 Nisan 2017 tarihinde milletimiz, bu cesedin defin işlemini gerçekleştirmiştir. 24 Haziran 2018’deki iradesiyle de milletimiz ‘artık yeter, yönetim kararı ve sözü bana ait’ demiştir.

Son anayasa değişikliğine ihtiyaç değil dayatma diyerek TBMM’ni zaafa uğratma iddialarının hiçbir mesnedi olamaz. Bugün ülkemizi 367 çukuruna düşüren zihniyet milletimizce malumdur. Eğer meydanlarda iddia ettiğiniz gibi TBMM’nin omurgası zedelenmişse (gücü azalacaksa) Anayasa Mahkemesini de kullanarak buna sebep olanlar da milletçe malumdur. Suçun başkalarında aranması her zamanki hali gibi yüzsüzlüktür. Boşa sarf edilen mesaiden ibarettir. Çifte standart halin devam etmesidir. Yıllarca savunduğunuz darbe ürünü sistemin avara kasnağı olduğunuz bir defa daha ortaya çıkmıştır. Bağırıp çağırmanız beyhudedir. Çok sevdiği oyuncağı elinden alınmış çocukların halini yaşıyorsunuz.

Zihninizde ve geninizde var zaten bu durumlar. Suçunuzu bastırma gayretidir. Şu anda suçüstü haldesiniz. Ne yapacağınızı bilemez durumdasınız. Esas dayatma Anayasa Mahkemesini de alet ederek 367 ucube ve garabetidir. Bu ucube ve garabet, bunu gündeme getiren, ülkemizi 367 çukuruna atanların hayatları süresince devenin çanı gibi boyunlarında sallanacaktır. Arka bahçeleri ellerinden gittikçe çıldırdıklarını izliyoruz. Ne yapacakları şaşkınlığının içinde olduklarını görüyoruz. Dış düşmanlardan medet umacak, yani acınacak hale geldikleri de ortadadır. Aynaya baksanız bu gerçekleri görebileceksiniz.

Hiç yüzünüz olmadığı halde, parlamenter sisteme dönüşü savunmanız ve bundaki telaşınız şudur:

1961 ve 1982 darbe anayasalarının omurgası(1937’deki altıok’un da yer almasıyla 12 Ocak 1959 kurultay kararlarınız olup adı da ‘ilk hedefler beyannamesidir.’ İşte şu günlerde meydanlarda bahsettiğiniz, tapu dediğiniz sizin bu belgenizdir. Kasım.2002’den beri milletimiz, kaderine el koymuştur. On dört sandıkta sahip çıktığı istikrara, on beşincide de sahip çıkarak tapu dediğiniz ‘ilk hedefler beyannamesinin’ çöplüğe yolcu olduğunu anlayan zihniyetin adeta gözü dönmüşlüğünü, çıldırdığını ibretle, üzüntü ile beyanlarından hâlâ izliyoruz. Adeta dış düşmanlara ülkemizi şikayet edecek kadar zavallılıklarına şahit oluyoruz.

21 Ekim 2007 tarihli referandumla; cumhurbaşkanıseçimini vekilinden aldı. 10 Ağustos 2014’te doğrudan halk kendisi seçti. Bunun son aşaması olan yürütme organını da (İCRAYI) 16 Nisan 2017’deki iradesi ile darbeler sonucu vesayetler ürünü olan karanlık odalarda zorlamalarla teşekkül eden, demokrasi dışı gelişmelerle birlikte koalisyon dönemlerini de sona erdirmiştir. İktidar olmanın yanında muktedir hale gelerek bundan böyle kaderine bir defa daha sahip çıkarak, egemenlik gerçekten milletin kendisine ait olduğunu göstermiştir.

27 Mayıs 1960 kanlı darbesi ile feshedilen meclis ve 1924 Anayasasından sonra, hukuki, kanuni, siyasi ve insani hiçbir mesnedi olmayan kendilerinin çalıp oynadığı bir kurul (MBK+ Temsilciler Meclisi=Kurucu Meclis) tarafından hazırlanan darbe ürünü 1961 ve 1982 sözde anayasalarını yine kendi dayatmacı marifetleri olan 367 ucube ve garabetinden sonra tamamen uygulanamaz hale getirdiler. Bu günlerde parlamenter sistemi yeniden getirmek gibi çabaları olduğunu görüyoruz. Bu bir vaktiyle oynadıkları tiyatro oyunundan ibarettir. Milletimiz 21 Ekim 2007 tarihli referandumla cumhurbaşkanlığıseçimini vekilinden alıp kendi iradesine geçirmiştir. 10 Ağustos 2014 de de cumhurbaşkanının ilk seçimini yapmıştır. Elde ettiği bu iradeyi bundan böyle hiç kimse ile paylaşmayacaktır.  Irmak, yatağını bulmuştur. Tersine akıtılması mümkün değildir. Duvara tırmanmaktan başka bir şey değildir.  

Milletimizin on dört sandık iradesinden sonra 15 Temmuz 2016’da yaşanan fiili, hain kalkışmaya karşıgösterdiği akıl dolu cesaret ve feragatiyle bugüne kadar yaşananların en önemli iradesini ortaya koyması her türlü takdirin üzerindedir.