tkosebas @ hotmail.com

Hani eskilerin tabiriyle, “Tok açın halinden anlamaz” “Sudaki balık suyun kıymetini bilmez” deriz; sonra, “Damdan düşenin halini yine bir damdan düşen bilir” fıkrasıyla da aynı gerçeği anlatmaya çalışırız. Yetmedi, “Ağam ben hadımım diyorum, sen çoluk çocuk nasıl diyorsun” gibi darb-ı mesellerle de pekiştiririz anlatacaklarımızı...
Zenginle fakirin, siyasetçiyle halkın, bürokratla memurun, patronla işçinin arasındaki mesafenin adeta birer uçuruma dönüştüğü günümüzde de, benzer gerçekleri anlamakta da anlatmakta da zorlanıyoruz malesef...
Günümüzde dediysek de; her dönem benzer durumlar yaşanmıştır. Örneğin Padişahlık döneminde de, zaman zaman Padişahlar saraylarda büyüttükleri çocuklarını yani şehzadelerini karşılarına alıp nasihat ederlermiş: “Evladım! Halkımızın içinde fakir-fukara insanlar var, senin her istediğin yerine getiriliyor, yediğin önünde yemediğin arkanda. Onları da düşünmelisin, yarın tahta çıktığında bu gerçekleri bilmelisin!" derlermiş. Tabi Saraydan hiç dışarı çıkmamış bir çocuk babasına: "Babacığım, bu fakir fukara dediğin insanların şöyle bir küp altınları damı yok? deyince gidişatın vahameti anlaşılmış ve rivayet odur ki; sırf bu durumu düzeltmek için artık şehzadeler değişik vilayetlere gönderilmiş ve halkın içinde yaşamaları, empati kurmaları sağlanmış...
Gelelim asıl anlatmak istediğimize, yani günümüze... Yani şimdiki toplumun tabakalarının birbiri ile olan iletişimine, etkileşimine... Mesela en yakın çevremizden başlayalım; biz nasıl anlatıyoruz çocuklarımıza dünyanın dört bir yanında açlık ve sefalet içinde yaşayan insanları? Anlatınca onlar ne diyorlar acaba?
Bir yanda kuru bir ekmekle iftar eden insanlar, bir yanda beş yıldızlı otellerde verilen iftarlar... Bunu nasıl izah edebiliriz acaba?
“Sanatçı” denilen bir kesimin bir gecelik eğlencesine harcadığı parayı, onu televizyonlarda izleyip alkış tutan bir fakirin belki bir sene çalışarak kazandığını düşünürsek; bu tabloyu hangi özlü söz, hangi fıkra anlatabilir ki acaba?
Ağır şartlarda çalışan bir işçinin bir ömür boyu çalışarak kazandığı parayı, sadece Doksan Dakikada kazanan bir “Sporcu” ile; maden işçisinin ya da Demir Çelik işçisinin dünyasını kime, nasıl anlatabiliriz acaba? Üstelik o işçi, dişinden tırnağından arttırıp, hayranı olduğu o sporcunun maçlarına her hafta bilet satın alıyorsa, sırf üzerinde logosu var diye normalin iki-üç katı bir paraya o sporcunun formasını satın alıyorsa bu tabloyu nasıl izah edebiliriz ki?
Nedense, konuyla direk ilgili olmasa da Alev Alatlı’nın çok veciz şu sözü geliverdi aklıma: “Aslolan helalleşmek olmalıdır. Helalleşmek mahkemede dava kazanmaktan daha üstün olmalıdır. Çünkü her yasal hak helal değildir ve olamaz.”
Yani şu pandemi döneminde; sırça köşklerde çalışıp, son model makam araçlarıyla fink atan, halkın üzerinde tahakküm kurup, binbir sıkıntıyla mücadele eden gariban millete hava atan siyasilerimizin de, bürokratlarımızın da, üst düzey yöneticilerimizin de, şımarık zengin tayfanın da davranışları belki yasal olabilir ama asla helal değildir, ahlaki değildir diye düşünüyorum. Bu tabloyu resmetmenin de, anlatabilmenin de ne kadar zor olduğunu ifade etmek istiyorum. Zira o gün şehzadenin “Bu fakirlerin bir küp altınları damı yok?” diye sorduğu gibi; bugün de bir siyasi çıkıp “Neredeyse her kapıcının kapısında araba var, aç yok” diyebiliyor ve bunu bir zenginlik olarak resmedebiliyor...
Yaşantısıyla halka örnek olması gereken siyaset kurumlarında, rüşvet, taciz, kadına şiddet gibi olumsuz davranışların kol gezdiği bir ortamda; siyasi etik yasasının sadece dillerde bir hikaye, bir masal gibi dolaşmasını yadırgıyorum...
Güya işçi haklarını koruyan sendika yöneticilerinin milyonluk makam araçlarıyla, şatafatlı güya “hizmet” binalarıyla, her sene asgari ücretin 10 Lira aşağı 5 Lira yukarı pazarlığını yapmalarını komik buluyorum. Tezatlar tezatlar tezatlar...
Belediyelerin yaptığı Yüz Kuruşluk hizmeti yine Yüz Kuruşluk şahsi reklamlarıyla halka sunması gibi... Bir valinin bir kaymakamın her “Görev” değişikliğinde, milletin parasıyla veda gezileri, veda yemekleri, veda hediyeleriyle dolaşması gibi...
Herhangi bir siyasi parti liderinin bir fakir aileyi, onun bütün ihtiyaçlarını karşılayacak bir masrafla ziyaret etmesi gibi...
Hiç bir mesleki ve ahlaki mirasını yaşatmadan, hayatına tatbik etmeden her ölüm yıldönümlerinde; merhum Adnan Kahveci’leri, şehit Muhsin Yazıcıoğlu’larını, merhum vali Recep Yazıcıoğlu’larını ve daha bir çok nev-i şahsına münhasır kişilikleri kuru kuruya anmak gibi...
Bunlar hayatın cilveleri dediğinizi duyar gibiyim...
Peki ne mi yapılmalı? Ne bileyim işte; bir şeyler yapmalı...
Zengin-fakir bir arada yaşama kültürü benimsenmeli, israflar önlenmeli, eşit değil adil olunmalı, gelirler ve imkanlar adil harcanmalı, vergiler eşit değil adil alınmalı, yöneticiler daha çok halkın içinde olmalı ve empati kurmalı, otokontrol olmalı, sürdürülebilir denetim mekanizmaları geliştirilmeli, adil bir yargı sistemi tesis edilmeli... Kısaca bir şeyler yapmalıyız; beraber gülüp, ağlayacaksak da birlikte ağlamalıyız...
Kalın sağlıcakla...