mansursacan @ gmail.com

Z kuşağı pek hatırlamaz, kamusal alanda başörtüsünün, sakalın, şalvarın ve dinsel şeyleri hatırlatıcı birçok öğenin yasak olduğu dönemlerdi… Trafikte kimi araçların arka camında uhrevi, özlü sözler ve ayet meallerinden kesitler yer alırdı.

  “Hakimiyet, kayıtsız şartsız Allah’ındır! Huzur İslam’dadır, Mülk Allah’ındır, Tek yol İslam ve bazen de Arapça harflerle yazılmış kelime-i tevhit… Son on yılda bu araçlar trafikten epeyce çekildi. Onların yerini daha yüksek modelli, lüks, Avrupa menşeli araçlar aldı. Arka camda da ekseriyetle Osmanlı Tuğrası ya da Kayı Boyu simgesi görür olduk. Kılık-kıyafet, bol pantolon, yakasız gömlek ve uzun sakaldan takım elbise ve sinekkaydı tıraşa, koku da hacı yağından, esanstan ithal parfüme evirildi.

   Dini hassasiyeti ağır basan hanımlar dahi modaya uygun, tesettür kıyafetlerle farklı giyim tarzları oluşturmaya başladılar. Dinsel söylemlerin sivri uçları kütleştirilip, keskin hatları törpülendi. Demokrasi, şeytani düzenin bir kandırmacası olarak nitelenmekten İslam’a en uygun sistem olmaya terfi ettirildi. Kamusal alandaki başörtüsü ve sakal serbestisi kimi aksiyoner insanların sakalını tıraş etmesine, kimi örtülü hanımların da ‘artık amaç hâsıl olmuştur’ düşüncesiyle örtüsünden sıyrılmasına sebep olmuştur.

   Zaman, söylemlerle birlikte eylemleri, fikir ve düşünceleri de öğütmüştür. Haram olan faize, kar payı elbisesi giydirilip helal çemberine dâhil edilmiştir. Darülharp addedilen Türkiye Cumhuriyeti, dini söylemleri ağır basan bir hükümetin icra makamına vasıl oluşuyla darülislama inkılap etmiştir. Devasa mabetlerin, görkemli açılışlarına Reisi Cumhurun hem imameti, hem teşrifi, onu, inananlar nezdinde ‘Ulülemr’ makamına konumlandırmıştır. Dolayısı ile Hz Peygamberin; “Sizden olan ulülemre itaat edin!” buyruğunca icra makamının yaptığı- yapacağı, müspet veya menfi her uygulama kolayca kabul göreceği geniş bir kitleye kavuşmuştur.

   Kifayetsiz muhalefetin yaptığı tüm muhalefet, bu inanmış kitlenin sinesinde sönümlenip kaybolmuş, yok mesabesine indirgenmiştir. Bu da icra makamına daha rahat hareket etme, atak, cesur ve fütursuzca kararlar alabilme imtiyazı sağlamıştır. Yıllar boyu inancı ve yaşam biçimi sebebiyle dışlanıp ezilmiş olan muhafazakâr kesim, nihayetinde temsilciler nezdinde kıymet görmüş ve onore edilmiştir. Gördüğü bu itibarın karşılığını da vefa, sadakat ve kayıtsız şartsız itaat olarak vermek istemiştir. İyi mi olmuştur?

   Yıllar evvel uygulanan başörtüsü ayrımcılığı, yoğun baskı ve dışlamaların yerini alan pandemi faşizmi uygulamaları, iğne ve pcr dayatmaları, yapılanların “sizden olana itaat edin” kalıbına sokularak inançlı insanlar tarafından görmezden gelinmesi kadar hazin bir tablo yoktur. Oysa din, kimden gelirse gelsin haksızlığın karşısında, hakkın yanında durmayı salık verir.

   Camilerimizde namaz takkesinin üzerine sarık saran, uzun siyah sakallı, gözleri pırıl pırıl ışıldayan, mütebessim çehreli, karıncayı dahi incitmekten sakınan, kadife sesli abiler olurdu. Renk olarak krem, kahve, gri veya bej tonlarında cübbeyi andıran pardösüler giyerlerdi. İnsanın ruhunu okşayan esans kokularıyla beraber ferahlık ve huzur yayarlardı sanki. Bu insanların ağzından kırıcı, dışlayıcı sert sözler hiç çıkmazdı. Kaşları hiç çatılmazdı bu adamların.

   Şimdi hepsi politikanın ve münafık siyasetin hırçın dişlileri arasında un ufak olmuş haldeler. Dünya meşgalesi uhrevi tasaları silip süpürmüş, uhuvvet hislerinin yerini dinmeyen azgın bir öfke almış. Görünmeyen bir mühürle, kaş çatıp, surat asarak, ‘ makbul insan’ kriterine uymayan herkesi mühürlüyorlar. ‘Hain, fasık, satılmış, bizden değil…’

    İnancının gereğini rahatça yaşamak isterken, kaygısız yaşamın cazibesi, dindarları dünyevileştirip, sağlam zincirlerle kendisine bağladı… Konforu kaybetme endişesi kaşların çatılmasına, sözlerin kırıcı ve sert olmasına yol açtı. Allah’ın mülkünden payını devşirdikçe, daha fazlasına nail olma ve elde olanı koruma tutkusu dinselliğin üzerini kalın bir toz tabakası gibi örtüp gizledi. “Dünya hayatı bir oyun ve oyalamacadır…”  Ayeti, hayatın merkezinden en uzağa iteleniverdi.

   Osmanlı Tuğrası, adaletin yanında ihtişamı ve zenginliği de çağrışım yapar… Bu yüzden dindar kesim dünyadan payını almak adına “Mülk Allahın’dır!” yazısı yerine Osmanlı Tuğrasını ve Kayı Boyu sembolünü yeğler olmuştur.

    Şimdi kutsal kitabımızın ifadesiyle şunu soralım: “…Fe eyne tezhebuun!” Bu gidiş nereye?