baskentpostasi @ gmail.com

            Türk tarihinin dönüm noktaları vardır. Bunlardan bazıları Sultan Alparslan’ın Bizans imparatoru Romen Diyojen’i yendiği Malazgirt meydan muharebesi, Fatih Sultan Mehmet Han’ın İstanbul’u fethi, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın 1683 tarihindeki Viyana bozgunu, 1915’teki Çanakkale Zaferi ve İstiklal harbimizdir.

            Elbette her savaşın kendine göre bir önemi vardır. Ancak yukarıdaki belirttiğim savaşlar sonuçları itibariyle hem biz Türkleri hem de Hrıstiyan Avrupa’yı derinden etkilemiştir.

            Malumunuz olduğu üzere 29 Mayıs İstanbul’un fethi’nin yıl dönümüdür.

            İstanbul, Peygamberimizden itibaren Müslümanlar için vazgeçilmez bir cazibe merkezi olmuştur. Fatih Sultan Mehmet Han’ın fethine kadar gerek İslam orduları gerekse, İslam’ın bayraktarlığını devralan Türk orduları tarafından defalarca kuşatılmıştır. Peygamber Efendimizin İstanbul’un mutlaka alınacağını müjdelemesi, O’nu fetheden komutan ve askerleri övmesi fetih arzusunu kamçılamış, karşı konulması mümkün olmayan bir ideal haline getirmiştir. Bu övgüye mazhar olmak isteyen sahabelerden biri de Eyüp Sultan (Ebu Eyyûb Halid El-Ensari) hazretleridir. İlerlemiş yaşına rağmen İslam ordularıyla İstanbul’un kuşatmasına katılmış ve hastalanarak vefat etmiştir. Fatih fetihten sonra Akşemseddin hazretlerinden Eyüp Sultan Hazretlerinin mezarını bulmasını rica eder. Bu günkü Eyüp Sultan caminin yakınlarında mezarı bulunarak adına Eyüp Sultan cami ve külliyesi yaptırılır.  

            Kendinden önceki Osmanlı padişahları gibi Fatih’in de en büyük arzusu İstanbul’u fethetmekti. Osmanlı Orduları Orhan Bey zamanından itibaren boğazları geçerek Avrupa yakasında ilerliyorlardı. Edirne başkent yapılmıştı. İstanbul’un surları içinde hapsedilmiş olan Bizans İmparatorluğu, Anadolu ile Avrupa’daki Osmanlı toprakları arasındaki ulaşım için bir engel olmakla kalmıyor, her türlü fitne fesadın merkezi olmuştu. Osmanlı’ya karşı haçlı seferleri orada planlanıyordu. Kendisine sığınan şehzadeleri Osmanlı Devleti’ne karşı kışkırtarak kargaşa çıkartıyor ve Osmanlıyı tehdit ediyordu. İstanbul boğazı kullanılarak Avrupa’daki Osmanlı orduları arkadan sarılabilirdi. Ticari açıdan da Osmanlı’nın büyük kaybı oluyordu. Osmanlı ordularının Avrupa’da rahat hareket edebilmesi için Bizans İmparatorluğu’nun yıkılması ve İstanbul’un fethedilmesi gerekliydi.

            Fatih Sultan Mehmet’in en büyük hedefi; İstanbul’u Osmanlı topraklarına katarak, hem peygamber efendimizin övgüsünü kazanmak, hem Avrupa içlerine doğru ilerleyen ordularını arkadan gelebilecek tehlikelerden kurtarmak hem de stratejik önemi olan boğazlara hakim olmaktı.

            Başta baş veziri Çandarlı Halil Paşa ve arkadaşlarının şiddetli muhalefetine rağmen hazırlıklarını tamamladı. Çandarlı Halil Paşa’ya kararlığını göstermek için “YA BEN İSTANBUL’U ALIRIM YA DA İSTANBUL BENİ” dediği rivayet edilir.

            İstanbul yaklaşık iki aylık bir kuşatmadan sonra fethedilir. 21 yaşındaki Sultan Mehmet Fatih unvanını alır. 1100 yıllık Bizans İmparatorluğunu yıkarak bir çağın kapanmasına, yeni bir çağın başlamasına sebep olur.

            İstanbul’un fethedilmesinde rol oynayan önemli etkenlerin başında Fatih’in gençliğine rağmen gösterdiği kararlı tavrı gelir. Yukarıda yazdığım “Ya ben İstanbul’u alırım ya da İstanbul beni” sözü bunu doğrulamaktadır.

            İstanbul’un fethi için hazırlıklar eksiksiz yapılmıştır. Anadolu hisarının karşına Rumeli hisarı yapılarak boğaz denetim altına alınmıştır. Belki de tarihte ilk defa 67 parça gemi karadan yürütülerek haliç sularına indirilmiş ve İstanbul denizden kuşatılmıştır. Yine ilk defa 2000 kişinin çekebileceği büyüklükte toplar yaptırılmış ve bu toplarla surlarda açılan gediklerden İstanbul fethedilmiştir. Burada zamanının ileri teknoloji ürünü silahlar kullanılmıştır.

            Kararlılık, cesaret, sabır ve tahammül, akıl ve yüksek kahramanlık duygularının yanında başta Akşemseddin hazretleri, Molla Gürâni gibi gönül ehli alimlerin manevi yardımlarıyla İstanbul 29 Mayıs 1453’te İslam beldesi olmuştur. İnşallah ebediyen öyle kalacaktır.

            Fatih, fetihten sonra İstanbul’u gezerken kaçışan ve kiliselere dolan halkın büyük bir korku içinde ağlaştıklarını, hatta yerlere kapandıklarını görünce onlara can ve mallarının emniyette olduğunu söyler. Patriklerini tekrar görevine atayarak ibadetlerinde de özgür olduklarını gösterir. Sadece Rumlara mı? Musevilere ve Ermenilere de aynı şekilde davranır. Hatta Ermeni Kilisesi’ne bir patrik atar.

            Fatih’in gayri Müslimlere gösterdiği bu hoşgörüye yüz yıllar sonra Anadolu’yu işgal ettiklerinde onların nasıl karşılık verdiklerini bilmem hatırlatmama gerek var mı?

            Allah; minarelerimizden ezanımızı eksik etmesin, nazlı gelin gibi süzülen bayrağımızı indirtmesin, İstanbul’umuz Türk yurdu olarak kalmaya sonsuza kadar devam etsin. AMİN!