ramercbey @ gmail.com

Heyet-i Nasîha (Nasîhat Heyeti), son Osmanlı padişahı sultan Vahiduddîn (Vahdettin) Han’ın fevkalâde samimiyet ve dehasının eseri Osmanlı bàqîyesini kurtarma çırpınışının tezahürü ve devrin tüm ricâl-i devlet eşhasınca benimsenmiş stratejik bir çalışmaydı.

İşe de yaradı, Osmanlı bàqîyesinde Türkiye Cumhuriyeti o sayede kuruldu. Yàni bazı densiz ve donsuzların dediği gibi tek adamın gayretleriyle kurtulmadık işgalden. İstiklâlimiz bu çırpınışların mübarek milletimizde makes bulmasının neticesidir.

“Olmasaydı olmazdık”larla kutsallaştırılmaya, hattâ tanrılaştırılmaya çalışılan kişi de bu nasîhat heyetine yine sultanın emriyle tayin edilmiş bir komutandı.

Önceleri (Paşa olarak) güzelce heyeti yönlendirdi fakat sonra (kudreti ele geçirdiğinde) işi başlatan sultanı hain ilân edip ülkeden kovdu!

Vahiduddîn Han işgal altındaki ülkeyi hiç değilse Türkiye coğrafyasını kurtarmak istiyordu. 1919 yılında halkın tevhid olmasının ehemmiyetini yurdu dolaşarak anlatmak ve işgalcilere karşı hep birlikte, tefrikaya düşmeden yàni bölünmeden direniş için nasîhatle görevlendirilmiş bir istiklâl ve istikbâl heyeti teşkil ettirdi.

Heyette devlette görev yapmakta olan veya yapıp emekli olmuş muhterem ve natık kıymetli şahıslar vardı. Bunlara ilâve olarak Rum, Ermeni, Yahudi temsilciler dahi bulunmaktaydı. Maksat tüm anâsırı tevhid edip düşmana açık kapı bırakmamaktı.

İzmir'deki Köylü Gazetesi şöyle yazmıştı:

“Pâdişâh ve sadrâzamımızın Anadolu’ya göndermeye karar verdikleri Heyet-i Nasîha’nın görevinin 'öğüt' vermek olduğu anlaşılıyorsa da bu öğüdün cinsi bugüne kadar tam olarak bilinmiyordu. Bugün heyetin görevi biliniyor. Padişâhımız savaşın getirdiği sıkıntıdan pek muzdarip olan devlet anâsırı arasında dostluk, birlik ve sevgi istiyorlar.

Pâdişâhımız, Anadolu’ya heyetler göndererek hepsi evlâtları ve tebaaları olan muhtelif anâsıra memlekette kardeşçe, vatandaşça yaşamaları hakkındaki ulvî arzuları ileteceklerdir.

Pâdişâhımızla hükûmetimizin bu teşebbüsleri, memlekette anâsır farkı kalmadığını ve hukuk-ı vataniyede müsâvatin kurulduğunu göstermesi îtibârıyla [da] gâyet mühimdir. Artık şovenizm denilen koyu kızıl milletçilik taassubu eski heyecân ve sıcaklığını koruyamaz. Dünyada milliyet farkları olsa bile insanlık ve beşeriyet farkları yoktur...”

* * *

Mehmet Esat (İleri) Hoca, Gümülcine’nin Osmanlı toprakları dışında kalmasından sonra Aydın’a gelerek lise öğretmenliği yapmaktayken Yunan işgali başlamıştı. Kuva-yı Milliye güçlerine katılarak önemli işler başarmış bir zattır. Hoca bu nasîhat heyetine,

“... Hristiyanlarla iyi geçinmediğimizi kim söylüyor? Bu havâlîyi gezeceksiniz. Hristiyan mahalleleri mâmur ve âbâdân (şen, bayındır), İslâm mahalleleri ise muhtâc-ı ümrandır. Biz Türkler [Müslümanlar], cephelerde harp edip aziz vatanımızı korumaya çalışırken onlar fabrikalar kurmuşlar; bağlar, bahçeler içinde yaşarlar. Servet, saadet, refâh her şey onlarda; fakr ü zarûret Türklerde toplanıyor. Nasîhati bizlere değil, bizi iktisâden öldürmeye çalışan zümreye vermeniz lâzımdır” demişti ve bunlar doğru lakırdılardı da...

Düşünün ki bu nasîhat heyeti içinde bile Ermeni ve Yahudilerden yàni Hristiyan tebaadan eşhas vardı.  (devam ederiz inşá’allah)

Ramazan Ramazan Ercan Bitikçioğlu / ramercbey@gmail.com 23.01.2023