imuglu @ baskentpostasi.com

Canım anam sana bu satırları yazarken, yirmi yaşlarında iki silah arkadaşım; bebek katili PKK terör örgütünün kahpe kurşunlarına hedef olmuş, şahadet şerbetini içerek ölümlerin en hayırlısı, en şereflisi olan Peygamberlikten sonra Allah katında en değerli rütbelerden olan şehitlik mertebesine ulaştılar. Hayatlarının baharında bir bahar gecesi can verdiler, bu eşsiz Vatan için. Yüreğimiz yandı, yanıyor canım anam. Oysa çok erkendi ölüm onlar için. Kimi ana kuzusuydu, kiminin yareni beklerdi, kiminin ise bebesi daha beşikteydi. Binlerce yüreği yanık anne kervanına iki annemiz daha katıldı canım annem. Şimdi o çocukların anneleri, eşleri, evlatları feryat figan, kimi senin gibi evlat kokusuna hasret, kimi benim gibi babaya hasret, kimi de senin gibi tez zamanda kaybedilmiş bir hayat arkadaşına bir ömür boyu içleri yanarak hasret çekecek... İşte canım anam gördüğün gibi ne hayatlar var şu fani dünyada. Kimine hasret, kimine ölüm, kimine de yalnızlık payı düşüyor… Beni hayatına kattığın andan itibaren ben uyumadan uyumayan, ben mutlu olmadan mutlu olmayan, ben gülmeden gülmeyen, mutluluğumla mutlu olan, üzüldüğümde benden çok üzülen, hayatı boyunca hep mutlu günlerimi gözleyen, tüm karanlıklarıma ışık saçan canım anam sözlerime nasıl başlasam bilemiyorum. Bana hem analık, hem babalık yapmış yüce insan sana olan sevgim ve hayranlığım o kadar çok ki anlatmaya kelimelerin yetmesi imkânsız. Bu yaşa gelene kadar çokça emeğin, bir o kadar da hasretin/hasretim oldu anam. Yeri geldi yemedin yedirdin, içmedin içirdin, geceleri uykusuz kaldın ve beni bu günlere getirdin. Çocuk yaşta anneni kaybettin, kardeşlerine annelik yaptın. Sonra 14 yaşında evlenip, 14 çocuk dünyaya getirdin ve bizlerin annesi oldun. Sen 38 yaşında iken gurbet diyarı Almanya yollarında dünyadaki en candan arkadaşın, dertlerini, mutluluğunu paylaştığın, her sıkıştığında yardımına koşan 42 yaşındaki ağabeyini kaybettin canım anam. Felek çarkının ölüm oku daha kardeş acısının üzerinde bir bahar geçmezken bu kez soğuk bir kış gecesinde 40 yaşında olan babamın ölüm haberi ile yine sana dönmüştü garip anam. Babamın ölümü seni hem öksüz, hem yetim hem de kimsesiz bırakmıştı. Babamın ölümü ile tutuşmuştu ciğerlerin, yanmıştı bedenin çünkü bir daha dönmemecesine gitmişti hayatındaki koca çınarın ve kalakalmıştın bir dünyada onca çocuk ve yoksulluk ile baş başa… Babam gidince herkesler de gitti bir anda. Önce amcalar sonra halalar, dayılar, konu ve komşular…. Yoksulluk ve fakirlik  terimlerin bile o anki halimize kifayetsiz kaldığı bir anda yapayalnız ve biçare kalmıştık. Düşmanımız hiç yoktu çok şükür ama dostumuz da, akrabamız da yokmuş onu da görmüş olduk. Babamın ölümünden iki ay sonra, benden beş yaş büyük yani on beş yaşında olan Yavuz abim Kars Atatürk Ortaokulu öğrencisi iken bu yoksulluğa bir çare bulmak için okulu bırakıp kaçmıştı. Annem üç gün sonra ağabeyimin kaybolduğuna ya da kaçtığına dair haberi ancak almıştı. Kar, boran zemheri günlerin en soğuk kışı. Köy yolları aylardır kapalı, elektrik ve telefon zaten hiç gelmemişti köyümüze. Anam kayıp haberi ile yıkıldı adeta çığ gibi, daha babamın ardından yakılan ağıtlar arşa kavuşmazken bu kez abim için yükseliyor ağıtlar soğuk ve ürkütücü bir karlı gecede. Dondurucu rüzgâr, anamın ölen kardeşi ile başladığı, babam ile devam ettiği, abim ile nakarat hale getirdiği derin karanlıklarında besteler yaptığı ağıta, toprak damlı evimizin bacaları adeta ritim tutmuştu. Zemheri gecesinde, kara ve isli sobada yanan tezek alevlerinin loş aydınlığında iki elini dengbejler gibi kulağına götürerek, samimi ve içten söylediği ağıtlar kim bilir hangi özlemin, acının, hasretin nağmeleriydi? Anam, sesini geceye salmış, dudaklarında hüzün perdeli bir ağıtla cevap veriyordu zemheri gecelerine. Aynı zamanda semaya ellerini açarak dua ediyor, yalvarıyordu Yüce Mevla’ya abim bulunsun diye. Ben üşüyorum alev alev yanan sobanın dibinde. Ne odanın soğukluğundan ne de duvardan sızan soğuk yellerden değil, içimde çarpışan korku, ya abim bir daha gelmese nece olur halimiz, kime gider ne yaparız korku dolu duygulardan olsa gerek. Anamın ağlaması devam ederken ben de hayal kuruyorum; ayaklarım üşürken, bir dikene dokunuyorum, bir güle; bir tipiye düşüyor yolum, bir bahar yaza. Hayal ile rüya karışmış olsa gerek anam erkenden kaldırdı ve düştük yola. Dışarıda tipi var hava buz kesiyor adeta her bir yanımızı. Yaklaşık üç saat Ardahan Kars yolunda bekledikten sonra bir kamyon donacağımızı anlamış olmalı ki Hızır gibi yetişti bize. İlçe merkezinde indik. Karakola gideceğiz ama ikimiz de Türkçe bilmediğimiz için İlçe merkezinde bir akrabamızın evine gittik. Türkçe bilen akrabamız bir genç bize eşlik etti ve karakola giderek ağabeyimin bulunması için başvuru yapmıştık. O gece akrabamızda kalmıştık belki bir haber gelir diye. Ama annemin aklı hep köyde tek başına bıraktığımız dokuz yaşında olan ablam ve beşikteki kardeşimde idi. Sabah olur olmaz annemle saatlerce o soğukta karakolun önünde bekledik ama hiçbir ses seda yoktu. En son bir bekçi geldi Kürtçe beklemeyin boşuna ne zaman haber geleceği belli değil köyünüze dönün dedi. Annemle tekrar köye döndük. Günler geçiyor ama ağabeyimden bir haber gelmiyordu. Kimi PKK kaçırdı diyor, kimi organ mafyası kimi… Umutların tükendiği bir anda İzmir’de bulunan ablam ilçeden bir akrabamıza ulaşıyor, Yavuz bulundu diye. O gün tüm aile yeniden doğmuştuk adeta, unutturmuştu o haber bütün acılarımızı… Sonradan öğrendik ki abim bize ekmek parası kazanmak için çıkmıştı çocuk yaşta zorlu gurbet yollarına. Ve ayakkabı boyacılığı ve pazarda su satma ile başlayan iş hayatı serüveni böylelikle başlamış oldu. Biz ise ağabeyimden uzak kilometrelerce mesafede köyde annem ile baş başa yapa yalnız kalmıştık. İşte böyle devam eder gider zorluklarla dolu hayat çizgimiz güzel annem. Bak görüyor musun hazan soldu, mevsim yine kışa döndü annem. Uzun zaman olmuş senle dertleşmeyeli. Bende hep Kasım’la başlar yaprak dökümü, çünkü evimizin direği babam Kasım ayında göçüp gitmişti aramızdan. İnci tanem herkes beni güçlü sanıyor. Oysa ne kadar güçsüz olduğumu bir tek sen bilirsin. Senin gözünde halâ küçük bir çocuğum hiç büyümüyorum, büyümek de istemiyorum aslında. Sanki kırk üç değil on üç yaşındayım. Çünkü ben on üç yaşından itibaren sana hep hasret yaşadım, sende bana hasret... Hatırlar mısın cefakâr anam on iki on üç yaşlarında iken rütbeli bir jandarma askeri bana tokat atmıştı köy meydanında ve burnum kanamıştı. Benim ağlamaklı feryadımı onca kalabalığın içinde uzakta olmana rağmen fark edip koşa koşa gelmiş, beni kanlar içinde öyle görünce önce sarılmış korkma, ağlama oğlum dedikten sonra Kürtçe etrafa sormuştun kim yaptı bunu oğluma… Ve bana tokat atan, burnumu kanatan askere elindeki dirgen ile öyle bir vurmuştun ki bir anda tüm namlular ikimize doğrulmuştu. Ama sen namlulara inat bana sıkı sıkı sarılıp korkma ben yanındayım oğlum demiştin. Oysa o dönemde Jandarma adını duyduğumuzda hiçbir suçumuz yok iken hepimiz korkudan köşe bucak kaçıp saklandığımız dönemlerdi. Bu mesele ile artık her alanda kahramanım sen olmuştun canım anam. Sonrasında da o kadar çok anda ihtiyacım oldu ki sana canım anam yazsam şimdi her biri ayrı ayrı uzun metrajlı birer film olur. Ben on üç yaşında köyden ayrılıp İzmir’de teyzemlerde yaşadığım zamanlardan önce, hikâyeler anlatırdın bana zaman zaman. İşin doğrusu anlatmazdın aslında, ben çok ısrar eder sonra anlatırdın. Bir de neyi anlatacaktın ki zaten; hayatı ezilmekle, yokluk, fakirlikle geçmiş, birinin hatırlanacak bir  anısı ya da günü mü olurdu ki!! Sen hikâye ile başlar sonra sözü yine bana ve kardeşlerime getirir bizi anlatırdın. Arada bir de iki gözüm, iki çeşme babamı anlatırdın bize. O kadar çok şey var ki annem, yazmakla asla tükenmeyecek kadar çok. Bu keşmekeş dünya hayatında oradan oraya savrulup giderken, dinlenebilmek için senin dizlerinde her şeyimi verirdim annem. Senden duymadıklarımla yanıyorum annem ve sana söyleyemediklerimle. Keşke söyleyebilseydik; dünyanın en güzel bağıyla bağlılığımızı cümle âleme. Senin karnında ben büyüdüm. Sen ise benim kalbimde büyüyorsun her geçen gün. Canım annem ne yazsam, neyi anlatsam ya da senle hangi yaşanmamışlığı paylaşsam bilemedim. Ama bildiğim tek şey var annem o da hayatımdan çok şeyin çalındığı. Yarına dair umutlarımdan, hayallerime kadar birçok şey mesela... Ve seninle geçen daha çok zamanımız olmalıymış. Oysa seni ne çok az görmüşüm ve ne çok az kalmışım koynunda senin. Ne çok az kalmış kokun bende. Ellerin ne çok az tutmuş ellerimi. Allah’a çok dua ediyorum, annemi başımdan eksik etme diye. Çünkü sen olmadan ben ne olurum bilmiyorum… Artık büyüdüm, beni kucağına alıp başımı okşamasan da beni içinden çok çok sevdiğini biliyorum. Ve ben de SENİ ÇOK AMA ÇOK SEVİYORUM… İNCİ TANEM…

 

Şehit ve gazilerimizin anneleri başta olmak üzere, İNCİ annem ile birlikte tüm annelerin "ANNELER GÜNÜ" kutlu olsun.