mansursacan @ gmail.com

Gecekonduda oturduğumuz yıllarda çok akıllı, yakışıklı ve oyuncu bir köpeğimiz vardı. Evimiz mahallenin biraz dışında kaldığı için güvenlik ihtiyacını 7/24 bu köpek sağlıyordu. Ramazan ayının ilk sahurunda minicik bir yavruyken kapımızda ağlar halde bulup sahiplenmiştik onu.

Hızla büyüyüp serpilirken, tavuklarımızı, kazlarımızı tanıyıp sahipleniyordu. İlk gençlik aylarında uzaktan gördüğü herkese ve her şeye cesurca, kararlı biçimde havlıyordu. Bazen akrabalardan, bazen komşulardan ziyarete gelenler olurdu. Merak edip dışarı çıktığımızda varlığımızdan cesaret alır, daha bir hırıltılı, gür ve vahşice havlardı. Boynundaki tasmayı, zinciri koparırcasına zorlardı. Hele uzaktan gelen kişide biraz korku ve sakınma hissederse adeta aslan kesilir, bırakılsa parça pinçik edecek derecede öfkeyle hırlardı. Her şeyi sadakatinden, bize duyduğu bağlılık ve sevgidendi. Bazen neye havladığına, evin içinden perdeyi aralar bakardık. Sesi gür çıksa da bizi yanında hissettiği kararlılıkta olmadığını anlardık. Bazı işgüzar komşular ayaklarını patır patır yere vurarak üzerine yürüdüğünde çenileyerek geri vites yapar, küçük kulübesine kaçardı. Gençti, toydu ve elinden gelen buydu. Bizden aldığı cesaretle amansız, saldırgan ve gözü kara… Bir başına, arkasında güvenebileceği bir güç yokken ürkek, korkak ve tırsak.

Ulusal bir gazetede yazan bir zat, aşı olmayanlar ve aşı aleyhine menfi düşüncelere sahip kişilere uygulanması için bir takım önerilerde bulunmuş. “Aşı karşıtları, seyahat edemesinler, potansiyel virüs yayıcı sayılsınlar, virüs kaparlarsa parasız tedavi olamasınlar. Başkasına virüs bulaştırdıkları anlaşılırsa ‘cinayete teşebbüsten’ yargılansınlar. Aşı olmayanları belli edecek belli simgeler taşımak zorunda olsunlar.” En sonunda da; “bana kalsa, tıpkı vahşi hayvanlara yapıldığı gibi uzaktan atılan iğnelerle aşılardım bunları ya neyse…” Demiş.

Padişahın biri patlıcanı çok severmiş. Karnıyarığını, oturtmasını, kebabını, salatasını, turşusunu, türlüsünü ayrı bir keyifle yermiş. Padişahın soytarısı da padişahı bile imrendirecek, iştahını ayağa kaldıracak biçimde patlıcanın meziyetlerini anlatır dururmuş. Patlıcan yemekten gına gelen padişah, bir gün patlamış: “Yeter artık patlıcan görmek, duymak ve yemek istemiyorum patlıcanın saraya girişini yasaklıyorum!” Demiş. Soytarı derhal çark etmiş:” Vallahi hünkârım yerden göğe haklısınız Allah’ın gücüne gitmesin, ben de sevemedim bir türlü şu patlıcanı, öyle ki, bunu ekeni, çapalayanı, toplayanı, pazara götürüp satanı falakaya yatırsanız içim acımaz.” Demiş. Hizmetkârlardan biri tenhada rastladığı soytarıya; “yahu sen ne fırıldak adamsın, dün patlıcanı öve öve bitiremiyordun, bu gün patlıcan düşmanı oldun.” Soytarı; “Ben patlıcanın değil, padişahın soytarısıyım. Bana baksana sen, patlıcana vefa göstereceğim diye padişahı karşıma alacak kadar aptala benziyor muyum?” Demiş.

Köpeksiz köyde elini kolunu sallayarak dolaşmak kolaydır. Şimdi moda, aşı propagandası yapmak ve aleyhte fikir beyan edenleri linç etmek, aba altından sopa göstermek, güce akıl verip yol göstermek. İnsan hakları ve anayasal haklar olağanüstü hal sebebiyle furuattan sayılabilir. Hazır padişah ve divan heyeti patlıcan taraftarıyken patlıcana kem gözle bakan kullar bir şekilde tedip edilmeli, layıkıyla tazir ve tahkire duçar kılınmalı ve bu vesile ile dağıtılacak olan ulufe ve taltiften azami derecede istifadeye mazhar olunmalı.

Ülke olarak çok zenginsiniz diyelim. Ve Almanya on bin yolcu kapasiteli bir uçak üretmiş. Uçağı yolcusuz olarak birkaç defa uçurmuşlar. Siz hemen parayı bastırıp on tane satın almışsınız ve bir on tane de imal edilmek üzere sipariş etmişsiniz. Avrupa’nın en büyüğü İstanbul hava limanına on bin yolcu kapasiteli on uçağı konuşlandırmışsınız. Uçaklardan hiçbiri daha önce yolculu uçuş yapmamış. Ve siz yurttaşları uçağa binmeleri için teşvik ediyor, zorluyor ve baskı yapıyorsunuz. Kimi işverenler çalışanlarına bu test uçuşuna katılmazsanız sizi kapının önüne koyarım diyor, kimisi bu uçağa binmezsen seni halk otobüsüne, tramvaya, metroya da bindirmem diyor. Yurttaşlardan bazısı haydi binelim, uçuşa geçelim modundayken, kimisi ya uçmaz yere çakılır da ölürsek korkusu taşıyor. Oradan kravatlı, kerli ferli bir adam çıkıyor “haydin binin, tek çaremiz bu uçağa binmenizdir, bu güce güvenin!” Diyor.

Durumun aciliyeti insansız test uçuşlarını atlayıp direkt uçuşa geçmeyi gerektirdi diyorsunuz. İnsanların uçak düşer korkusunu bilimsellikten uzak olmakla, cehalet ve aptallıkla yaftalıyorsunuz. Ve siz bu uçağa binmediğiniz için biz de uçamıyoruz diyorsunuz. Kolluk gücü, cebir, zorbalık ne varsa binmeye mecbur olmadıkları uçağa insanları binmeye zorluyorsunuz. İnsanlara bir de metin imzalatıyorsunuz, ‘uçak düşerse ölümümden, sakatlanmamdan tamamen ben sorumluyum’ dedirtiyorsunuz.

Köpeğimiz çok akıllıydı, adını Karabaş koymuştuk, fakat bir tane siyah tüyü yoktu ağzı burnu dışında. Sarı alacalı, beyaz bir köpekti. Akıllıydı, kendisini riske atmazdı. Arkasında güveneceği bir güç olmadığında öyle aslan gibi kükreyip kendini paralamazdı. Tam kararında makul ve müspet bir köpekti Karabaşımız.