ayavuz.irgatoglu @ gmail.com

Kime benzedik, neye dönüştük?

İnsanoğlu bir amaç üzere yaratıldı, dağların ve denizlerin yüklenmediği sorumluluğu insan yüklendi ve yeryüzünün halifesi oldu. Kul olma bilinciyle; adalet, emniyet, liyakat, hak, hukuk Âdem’e yani insana “emanet” edildi. Yaşamın gayesi olan “Rıza-i İlahî” parola oldu. Buraya kadar her şey normaldi ama iş uygulamaya gelince o gün bugündür bir “deprem/sarsıntı halinde” yaşıyoruz.

Karşımızda iki yol vardı, birisi bizi selamete götürecek, öbürü ise felakete sürükleyecek. İki yolu da tercih ettik ve nefsimiz hangisine “rıza” gösterdiyse onu daha çok arzuladık. Elimizde rehber olan Kur’an ve sünnet olan Hz. Peygamber’in hayatı apaçık dururken; “Düşünmez misiniz, akletmez misiniz?” diye de sürekli uyanık olmamız isteniyordu. Biz ne yaptık?

“İnsan hakları” dedik ve bunu hep ön planda tuttuk ama “kul hakkı” çoğu zaman akla gelmedi/gelmiyor. Gerçekten de insan hakları kul hakkını tam olarak karşılıyor mu? Adalet ne kadar güzel bir kelime değil mi? Her Cuma namazı öncesi imam efendi minberde hutbenin ardından Nahl Suresi’nin 90’ıncı ayetini hem Arapça hem de mealini (Türkçe olarak) okuyarak “Şüphesiz Allah adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” hatırlatması yapıyor! Ve namaza katılan hemen herkes “işittik ve itaat ettik” diyor!

Rehberimiz olan yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de 30’un üzerinde ayette adaletten bahsediliyor. Emaneti ehline vermek, insanlar arasında hükmederken adil davranmak hatırlatılıyor ama insanoğlu biraz da duygusal davranarak sadece “kendimize dokunduğu zaman” adaleti hatırlıyoruz, hatırlatıyoruz! Ehliyet ve liyakatin yerini nepotizmin aldığı bir yerde herhangi bir düzen kurmak mümkün mü?

Birkaç kişi bir araya gelip sohbet nasihat ettiğinde “iyiliği emredip kötülükten sakındırmalıyız, hakkı söyleyip haksızlığa karşı çıkmalıyız” diyoruz ama sosyal hayatta “Doğrucu Davut olmaya gerek yok, düzene ayak uydur, sırtına binseler de ses çıkarma” diyebiliyoruz! Nerede kaldı bizim insanlığımız ve Müslümanlığımız?

Bulunduğu her yerde hakikati söyleyen, bulunduğu her yerde bedeli ne olursa olsun doğruyu söyleyecek olan bir nesil yetiştiremezsek bütün bu “depremlerin, sarsıntıların” ortasında olan bu cennet vatanımızın birliğini ve bekasını sağlamamız zorlaşır. Maalesef bugün Türkiye'de takiyye denilen “ikiyüzlü davranış” sosyal hayatta en çok görülen hususlardan birisi. Bir ortamda bir türlü, başka bir ortamda başka türlü konuşmak neredeyse siyasi hayatın doğası haline geldi. Politika hayatımızın tam göbeğinde konumlandırıldı ve sürekli sarsıntı yaşattı.

Bu sarsıntılara karşı direnişli bir nesil yetiştirmek istiyorsak önce onlara ahlaklı, onurlu, dürüst bir insan olmayı ve o ortamı sağlamalıyız. Bugün hakikati konuşmaktan korkan, düşündüğünü ifade etmekten çekinen, her ortamda farklı şeyler söyleyerek (o anda) sahip olduğu makamı, mevkii, gücü, mesleği korumaya çalışan insanlardan şahsiyetli bir toplum çıkmaz!

Bizler maalesef dertlenmeyi unuttuk, dava bilincini kaybettik, makam, mevkii, para, mal mülk sevdasına kapıldık. Maddi olarak kendimizden aşağıdakilere değil hep yukarıdakilere baktık, vergilerimizi “zekâttan” düşmeye başladık. Kuzey Avrupa, Amerika ve Kanada gibi bireyci olmaya, “her şeyin kendileri için önemli olduğu, kendileri dışında kalanların ise her şeye müstahak olduğu” anlayışına evirildik.

İngiliz soğukluğunu ve Fransız ilgisizliğini, Yahudi çıkarcılığını “benimsedik.” Duygularımızı yitirdik, Franz Kafka’nın eserindeki gibi “Kumaş pazarlamacısı olan Gregor Samsa’nın uykusundan kocaman bir böceğe dönüşerek uyanmasıyla başlayan” bir “dönüşüm” yaşadık. Sadece hal ve hareketlerimiz değil, kavramlarımız da değişti. Birisi vefat edince “Şunu kaybettim” diyoruz artık, oysa bizde “Rahmet-i Rahman’a kavuştu” denirdi. Hakikaten kime benzedik, neye dönüştük, neyi kaybettik?