imuglu @ baskentpostasi.com

Aralık 2019'da Çin’in Wuhan şehrinde ortaya çıkan, Koronavirüs (Coronavirus 2019 yada Covid 19) enfeksiyonu dünyanın tamamında birinci derecede ilgi çeken bir konu olarak görülmeye başlandı. Dünyanın her yerinde hayatı nerdeyse durma noktasına getiren, binlerce ölümlü vakalara sebep olan virüs gündemden düşmüyor. Koronavirüs kısa sürede yaratmış olduğu ölümcül sonuçlardan dolayı toplumda sağlık boyutu yanında psikolojik ve ekonomik boyutlarıyla da dünya genelini etkilemiş, uzun bir sürede etkilemeye devam edeceğe benziyor. Bu konuda uzman olan bilim insanlarının bu hastalığa neden olan virüs ile ilgili ciddi çalışmaları devam etmektedir. Ama şu bir gerçek ki Korona’nın dünyanın her yanını kısa sürede etkisi altına alması, on binlerce insanın ölümüne sebep olması, enfeksiyonunun önceki viral enfeksiyonlara göre daha hızlı yayılması gibi sonuçlara bakıldığında Koronavirüs’ün sıradan bir virüs olmadığı ortadır. Son yarım asırda karşımıza çıkarılan SARS, SADS, MERS, Kuş Gribi, Domuz Gribi, Ebola ve en son “Korona”ya bakıldığında dünyanın neredeyse tamamına bir anda sanki sistematik bir yönetim anlayışıyla yayılan bu virüslerin biyolojik terör olması ihtimalini akla getirmektedir. Hızla gelişen teknoloji ve iletişim araçları sayesinde küreselleşen dünyanın herhangi bir yeriyle olan etkileşim günden güne çok ciddi bir şekilde artıyor. Bu etkileşim sadece ticari, kültürel, siyasi, eğitim alanında değil aynı zamanda salgın hastalıkların da bir yerden başka bir yere hızla taşınmasına dolaylı olarak olanak sağladı. Teknoloji ve bilimin çok hızlı ilerlemesi ile aynı paralelde ilerleyen kitle iletişim ve ulaşım araçları, dünyanın en uzağını en yakına getirmiştir. Ulaşım kolaylığı ile bireylerin dünya üzerinde dolaşımı hızlanmıştır. Bu hız ile dünyanın bir uçunda bulunan bir ürün, madde, eşya, mikrop, virüs kısacası yerkürede taşınabilir özelliği olan hemen hemen her şey başka bir noktaya kolaylıkla taşınmaktadır. Bugün kilometrelerce uzakta olduğunu düşündüğümüz bir yerde var olan bir salgın hastalık önceden bizi endişelendirmezken artık aynı gün içinde o virüsün bize bulaşmayacağının bir garantisi yok. Dolayısıyla sağlığa bağlı güvenlik de sadece bir bölgenin değil hemen hemen tüm dünyanın güvenliğini tehdit eder oldu. ‘’Çok eski çağlardan beri hayvan ve insan ölülerinin hastalığa neden olduğu anlaşılmış ve savaşlarda salgınlar oluşturularak insanlar öldürülmüştür. Milattan önce 300’lü yıllarda Yunanlılar düşmanlarının içme suyu rezervuarlarını hayvan ve insan ölüleriyle kontamine ederek salgın oluşturmuşlardır. Daha sonraki çağlarda ise Romalılar, İranlılar, İtalyanlar ve Amerikalılar aynı usulleri kullanmışlardır. 1763 yılına gelindiğinde biyolojik silahlar şekil değiştirmiş ve spesifik hastalık etkenleri kullanılmaya başlanmıştır. Kuzey Amerika’da İngiliz kuvvetleri Kızılderililere karşı çiçek virüsünü kullanırken, daha sonraki yıllarda savaşlarda kolera, veba veya tifüs ile infekte cesetler kullanılmıştır. 1940’lı yıllarda biyolojik silah alanında önemli gelişmeler olmuş ve 1940-1969 yılları arasında biyolojik silahlar altın çağını yaşamıştır. Gelişmeler özellikle Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Sovyetler Birliği, Fransa, İngiltere, Polonya, Kanada, Japonya ve Almanya’da olmuştur. Bu gelişmelerin üzerine 144 ülkenin katılımı ile 1975 yılında imzalanan “Bakteriyolojik ve Toksin Silahlarının Geliştirilmesi, Üretimi, Depolanması ve İmhası”na dair anlaşma yürürlüğe girmiştir. Bu anlaşmaya rağmen biyolojik silah üretiminin günümüze kadar sürdüğü belirtilmekte ve Çin, Mısır, Hindistan, İran, Kuzey Kore, Libya, İsrail ve Suriye gibi bazı ülkelerin biyolojik silah programı olduğu tahmin edilmektedir. Çağımızda soğuk savaşın başlamasıyla biyolojik silahlar özellikle terörist gruplar tarafından kullanılmaya başlanmış ve biyoterör eylemleri gündeme gelmiştir. Moskova’nın 1400 km doğusunda Sverdlovsk’da; 1979 yılında bakteriyel biyolojik silah teknolojisi ile uğraşan bir laboratuvardan, bilinmeyen sebeple çevreye Bacillus anthracis sporları yayılmıştır. Bu olayın sonunda hayvanlar ve insanlar infekte olmuş, 96 insan şarbonu gelişmiş ve bunların 66’sı ölümle sonuçlanmıştır. Olayın bir terör eylemi mi yoksa bir kaza mı olduğu konusunda bugüne kadar tatmin edici bir açıklama yapılmamıştır. Biyolojik ajanlarla ilk başarılı biyoterör eylemini, 1984 yılında Dallas’ta Rajneesh adındaki terörist grup gerçekleştirmiştir. Bu grubun 10 restoranda Salmonella bakterisi ile gıdaları kontamine etmesi sonucu 750 kişi infekte olmuş, ancak ölüm gerçekleşmemiştir. Eylül-Ekim 2001’de ise ABD’de B. anthracis sporları posta yoluyla gönderilmiş ve 23 şarbon olgusu gelişmiştir. Bunlardan 11’i inhalasyon şarbonu (beşi ölümle sonuçlanmış), 12’si ise deri şarbonuydu. ABD’deki son biyoterör olayından sonra dünyada biyolojik silahlar özellikle gelişmiş ülkeler açısında büyük tehlike olarak görülmeye başlanmış ve biyolojik saldırılara karşı hazırlıklar artmıştır.’’[1] Günümüzde biyolojik silahlar, sadece terör örgütlerin kullandığı bir araç değil uluslararası aktör ülkelerinde kullanmaya çalıştığı bir araç olmuştur. Teknolojisi gelişmiş birçok ülkenin ulusal biyogüvenlik laboratuvarları olduğu bilinmektedir. Çin’de bu ülkelerden bir tanesidir. Koronavirüsünün çıkış noktası olan Wuhan kenti Çin'in ekonomik güç merkezlerinden biridir. Durum böyle olunca Çin’in hızlı büyümesinden endişe duyan dünyanın mevcut etkili aktörlerinin biyolojik saldırı için bu kentin seçildiği tezi ortaya çıkmaktadır. Bu planın baş aktörünün ABD olduğu ve Çin'in ekonomik ve finansal sektörlerini felç etmek istediği için bu yönteme başvurduğu iddia ediliyor. Çin Dışişleri sözcüsü Lijian Zhao, “Salgını Vuhan'a getiren Amerikan ordusu olabilir” demesi gündeme gelen iddiaları destekler nitelikte olmuştur. Yine Korona’dan en çok etkilenen ülkelerden biri olan İran; ABD'nin İran ve Çin'de koronavirüsü yayarak biyo-terör saldırısı düzenlediğini iddia etti. Koronavirüsü dünyayı etkisi altına alarak tüm ülkelerin hem ulusal hem de uluslararası mevcut geleneksel yönetim, sevk ve idarelerini dahi değiştirmiş durumda. Ülkelerin yöneticileri uzaktan yöntemle yani sanal ortamda ülkelerini yönetmeye çalışıyorlar. Dünyanın birçok ülkesi okulları tatil etmiş eğitimleri internet üzerinde online olarak vermeye başlamış vaziyetteler. Ülkelerin yöneticileri diplomatik görüşmelerini dijital araçlar üzerinden gerçekleştirmeye başlamış durumda. Sonuç olarak, dünya sanal hayat ile her açıdan eve haps oldu. Küresel aktörlerin uzun zamandır yaşamın her alanını dijitalleştirmek için vermiş olduğu çalışmalar sanki hedefine ulaşmış gibi görünüyor. Oluşturulan bu sanal dünyanın önümüzdeki günlerde en çok konuşulacak olan konulardan bir tanesi de Kripto para, internet parası ya da bilinen en yaygın adı ile Bitcoin olacaktır. Uzunca bir süredir online bir para birimi yaratma peşinde olan küresel güçler Korona salgını ile bu süreci hızlandırmış oldular.Bir virüsün koca dünyayı karantinaya aldığı bu günlerde geçmişi sorguladığımızda insanlığın bugünleri yaşayacağının temeli yarım asır önce atıldığını net bir şekilde görmekteyiz. Şöyle ki 1970’lerde Henry Kissinger şu sözleri ile dile getirmişti; ”Nüfusun azaltılması üçüncü dünya ülkelerine karşı temel politikamızdır. Çünkü ABD’nin az gelişmiş bölgelerdeki petrol, maden ve diğer kaynaklara olan ihtiyacı artacaktır.” Kissiger’in bir başka sözü ise ”Yasadışı olanı hemen yapabiliriz. Anayasaya aykırı olanı yapmak ise biraz daha vakit alır.” demişti.

Kissiger’in bu ifadelerinden sonra son söz ve yorumu siz değerli okuyucularıma bırakıyorum.



[1] Emine ALP, Mehmet DOĞANAY Yoğun Bakım Dergisi 2006;6(3):135-146