yokbosunayazma @ gmail.com

CUMANIZ MÜBAREK OLSUN. (Aşağıdaki uzun yazıyı faydalı bilgiler öğrenmek isteyen bahtiyarlar okusun)

Ahmed Cevdet Paşa’ları, Muallim Nâci, Muallim M. Cevdet’leri ve sair eski yazar ve şairleri bugünün nesilleri pek okumuyor. İstisnaları elbette tenzih ederiz. Hele de okuyup güzelce anlayabilenleri tekrar tekrar tebrik eder, hürmetlerimi arz ederim.

Bendeniz eskicilerden değilim. Yàni eskiye ait ne varsa güzeldir demiyorum. Fakat şu da bir hakikattir ki, kâinat gidişatı genel olarak kötüyedir.

“Gelen gideni aratır” deriz. Mustafa Kemal’in Dil inkılâbı lisánımızı ve gönlümüzü (kültürümüzü) ecdattan kopardı. Harflerimizle birlikte ecdadımızı da terk ettik. Biz inşá’allah bu bağı yeniden kurmak, ecdadın mirasına sahip çıkmak niyetinde olanlarız ve inşá’allah bunu başaracağız da.

Muhterem okurlarım, dünkü yazımda tafsilatıyla bahsettiğim merhum yazarlarımızdan Muallim M. Cevdet, çok eski bir isim değil[1]. ünlü eseri «Askere Din Dersleri» kitabını lâ’net harf inkılâbından çok az önce İslâm-Kur’ân harfleriyle bastırmıştı. Ve binlerce nüsha kitap, inkılâb yüzünden maalesef imha ettirilmişti...

Ve ancak üstâd merhum Mehmed Şevket Eygi’nin gayretiyle tá 1993 yılında (tàbîî latin harfleriyle) Bedir Yayınevi’nce «İslâm’ı Anlamak» adıyla yeniden basılabilmişti.

Kitabı gündeme getirmemizin birinci sebebi ecdadımızla irtibatı sağlamak ise de asıl gayem, Muallim M. Cevdet’in bu kitapta anlattığı hatıralarındaki ibretlik güzel şeylerdir: Bunları hülasa etmeye de çalıştım sıkılmayın diye.

Geçmişte Öğretmenliğin kadr-ü kıymeti...

Kitabın takdiminden: “Sultan Abdülhamid Türkiye’sinde sadece İstanbul değil bütün Anadolu şehirleri edip, âlim, ârif şahsiyetlerle doluydu. Muallim M. Cevdet otobiyografisinde bunlardan birini şöyle anlatmaktadır:

«Kastamonu’da öyle bir sahhar halk vaizine rastgeldim ki, lisánındaki icaz Manastır’lı İsmail Hakkı Efendi ile Nasuhîzâde Âsım Efendi’yi gölgede bırakırdı. Bu zat esbak istinaf mahkemesi azasından hukukşinas, mutasavvıf, şair, nihayet mebus Hacı [İsmail] Mahir Efendi merhumdur ki, Mısır hükemasından Ataullah İskenderiânî’nin hikmetlerini, muazzam bir cilt halinde ve Nef’iyâne bir üslûb ile tercüme [ve şerh] eyleyerek neşr eylemiştir.”

Yukarıdaki paragrafı buraya almaktan maksadım, dünün Türkiye’sinde nasıl ülema, ne türlü vâizler bulunduğu hakkında bir fikir vermektir. (......) Muallim M. Cevdet 1317’de (1901) İstanbul’a gelerek Darülmuallimin’in (erkek Muallim Okulu) edebiyat şubesine, müsabakada ikinciliği kazanarak girmiştir. (Önce bir sene hukuk mektebine devam etmiş, babasının rahatsızlığı yüzünden orayı bırakarak Darülmuallim’e geçmiştir). Çünkü o zaman bu öğretmen okulu talebelerine tam bir altın maaş veriyordu. Öğretmenin kadr-ü kıymeti [böyle fevkalâde] yüksekti.

* * *

Muallim M. Cevdet’in Peygamberimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) anlatışı da bir harikadır.

Yüreğinde ne büyük Allah nuru varmış ki, bir değil binbir düşmana karşı geldi. Sert Arapları yola getirdi. Onlara bellettiği Kur’ân-ı Kerîm, cihanın yarısını Müslüman etti. Kendisi vefat ettiği halde hürmetkârları sayesinde Rum, Mısır, İran hükûmetleri devrildi. Ahalisinin milyonlarcası Müslüman oldu.

Derebeyleri birbirini keserlerdi. Arabistan bibirine düşman yüzlerce şeyhin elindeydi. Hz. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ne yaptı yaptı onları onları ortadan kaldırdı. Bütün Arapları biir yere, Kâbe’ye bağladı.

Bütün Arabistan’lılar beş altı dille yazarlardı. (......) Onlara bir okuma dili öğretti. Mekke dili. Önlerine mukaddes terbiye ve kanun kitabı koydu. Kur’ân-ı Kerîm. Her kabile, her vilayet, her semt halkı bütün şairler, bütün kâtipler, bütün muallimler, bütün kumandanlar bu kitabı okumaya ezberlemeye takbik etmeye başladı. Kur’ân-ı Kerîm’den birçok kanunlar, talimatnameler, dersler daha doğdu.

İslâm çocuklarına okuma, yazma, adáb öğretmek için bütün ana babaları mecbur tuttu. Mescidler hem okuma yeri mektep, hem halk evi idi. Sonra mescidler yanında ayrıca mektepler yaptırılmıştır. Bir harika olan Hz. Muhammed (s.a.v), sivil terbiye ile askerî terbiyeyi beraber yürütmüştür. Yalnız sivil terbiye ile kalan, asker terbiyesi almayan, ata binmeyen, kılıç kullanamayan, iyi atamayan gençlerle vatan ve devlete hizmet edilemeyeceğini fiilen anlatmıştır.” (s.44)

Hz. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) terbiyede ezan sesine de çok kıymet verdi. Ezan türlü makamlarda okunduğu için mûsikînin terakkisine de hizmet eyledi. (.......) Öğle ve İkindi ezanları abdestleri, namazları yüzbinlerce ameleye, binlerce neferlere, zabitlere (subaylara), hocalara, talebelere teneffüs (temiz havada nefes almak, dinlenmek için çalışma arası) zamanı (imkânı) da temin eylemiştir.”

Muhterem okurlarım, bakınız bu son cümle bugünkü hayatı gözönüne alınca ne kadar manidar ve büyük ehemmiyet kazanıyor. Zamanımızda çalışanlara ancak öğle vakti yemek için bir teneffüs veriliyor (Oruç ayı Ramazan’a itibar bile edilmiyor) ve bu da çalışma verimini (randımanı) düşürüyor.

Oysa teneffüs, üretim hızını ve kaliteyi düşürmez bilakis arttırır. Ve İslâm bunu namazlar ve abdestleriyle ne güzel hallediyor. Müslüman hem imanının gereğini yerine getiriyor, ara veriyor, temizleniyor, nefesleniyor hem bir nevi idman da yaparak bilemedin yarım saat içinde işine daha zinde bir şekilde dönüyor. Ancak beyinsizler bunu reddederler.

Tefekkürümüz ne kadar azalmış ki, marka müslümanları olmuş ve İslâm’ın bize sunduklarını göremez hale gelmişiz. Allah hepimizi ıslah eylesin. Başka ne diyebilirim ki? 30.09.2022


------------------------------------------------
[1] Muallim Nâci (1850-1893) ile karıştırılmasın. Muallim Cevdet (1883-1935) çağdaş bile sayılmazlar. Muallim Nâci, Giritli Aziz Ali Efendi’nin Muhayyelât’ındaki bir hikâye kahramanıdır. Asıl adı Ömer olan Muallim Ömer Bey bu Nâci’yi) kendisine mahlas seçmiş ve bu isimle ünlenmiştir. Hepi topu da 42 sene yaşamıştır!