mansursacan @ gmail.com

Hayatımın hiçbir döneminde, felaketlerin bu kadar üst üste geldiği bir yıl daha yaşamadım. Olan biteni anlamlandırmakta, akılla, mantıkla ve bilimle izah etmekte hiç bu kadar zorlanmadım

   İki yıla yakın zamandır olağan üstü süreçlerden geçiyor, olağan dışı şeyler yaşıyor, yaşananlara ve yaşatılanlara tanıklık ediyoruz. Sinir bozucu, yaralayıcı, yıpratıcı ve incitici bu süreçten ne yapsak çıkamıyoruz. Yaşananların ve yaşatılanların bir adım ötesi kaos, karmaşa ve paranoya.

   Milli Eğitim Bakanı, sessiz sedasız görevden affını istedi. Reisi Cumhur da merhamet gösterdi, onu affedip bağışladı! Siyasi literatürümüze “görevden affını istemek” kavramını Sayın Cumhurbaşkanımızın damadı ve aynı zamanda eski maliye bakanımız Sayın Berat Albayrak kazandırdı. Aslında güzel de bir teamüle kapı araladı. İstifa etmenin kabalığının yerini, “görevden affını” istemenin nezaket ve inceliği, zarafet ve nahifliği aldı. Sanki böylesi daha nazik, daha elit duruyor.

   İşi bırakıyorum, benden buraya kadar, bu şartlar altında çalışamam demek yerine “görevden affımı istirham ediyorum!” diyorsunuz, olup bitiyor. Anlayan, bir şekilde işi ne için bıraktığınızı anlıyor, anlamayan da okumuş, eğitimli adam ne kadar da incelikle, nezaketle istifa etti diyor. Belki de kazın ayağı hiç te öyle değildir. Kim niçin durduk yere koskoca bakanlık koltuğundan affını istesin ki? Beklentiler, talepler ve telkinler kişinin bünyesinin, onurunun ve ilkesel değerlerinin kaldıramayacağı ağırlıkta ise, ya da başarısız olduğuna veya başaramayacağına kanaat getirdiyse ancak o zaman görevden çekilmeyi ve affını isteyebilir insan. Netice itibariyle Reisi Cumhur sayın bakanın af talebini kabul etti, makama hemen başka birini atadı. Bakanın istifası gazetelerde birkaç paragraflık yer bulurken, tv haberlerinde tek satırlık alt yazı olarak geçti o kadar.

   Çiçeği burnunda yeni bakan ”Okulları açmak için pandeminin keyfini bekleyemeyiz, okulları öyle ya da böyle açacağız.” Dedi. Daha sonra, “eğitim camiasında iğneden kimler korkuyor, ne kadar korkuyor, kim göğsünü siper etti bilmek istiyorum.” Dedi. Yurttaşlardan reaksiyon alınca da, “Ben öyle demek istemedim, siz beni yanlış anladınız canım!” Buyurdu.

   Mhp lideri Sayın Devlet Bahçeli “Üniversite sınavında binlerce genç barajda boğuldu.” Diye serzenişte bulundu. Akut, Kızılay, Afat, parti genel merkezinin telefonlarını kilitledi. Twitter’ da gençler için “Help Turkey” diye taglar açıldı. Sözlerinin yol açtığı infiali fark eden Sayın Bahçeli “gençler barajda boğuldu” derken, kastının puan barajı olduğunu, Hes ya da sulama barajı olmadığını açıklamak zorunda kaldı. Reisi Cumhur imayı anladığını belirterek gerekli mercilere talimat verdi. “Gençlerin Üniversite Hayalleriyle oynamayın, düşürün barajın seviyesini herkes yüzebilsin!” Dedi… Ve ilave etti “Efendiler yüzlerce üniversite açtık memleketin dört bir yanında, her üniversite üçer beşer fazla öğrenci alsa açıkta bir tane evladımız kalmaz!” Buyurdu. Sayın Bahçeli’nin işaretleri, Sayın Reisi Cumhurun tensipleriyle üniversite hayalleri suya düşen gençlerimiz için puan barajı aşağıya çekildi ve binlerce gencimiz yeniden okullu oldular.

   Burnunda çiçeği kalmamış sayın sağlık bakanımız da, okulların bir şekilde açılacağını ve fakat öğrenci velilerinden Allah’ını sevenin mutlaka iğne yaptırmasını aksi takdirde milletin selameti ve vatanın bekası için iğne yaptırmayan velilerin bebelerini okula alamayacaklarını beyan etti. İğne vurdurmayan velilerin, haftalık periyotlarla pcr testlerini okul idaresine ibraz etmeleri gerektiğini vurguladı. Sayın bakan adeta kendini aşılara ve aşılamaya adamış durumda. Öyle ki orman yangınlarında dumanların, ateş taarruzlarının altında ter döken yurttaşlara bile aşı ekiplerini seferber etti. Sanılır ki aşısız ölen bir kul ebedi âleme hafazanallah imansız gitmiştir.

   Cübbeli Hoca namıyla bilinen muhterem Ahmet Mahmut Ünlü hoca da “Mutlaka aşı olalım, olmayanları uyaralım, çünkü bu salgının aşıdan başka çaresi yok, şahsen ben iki doz aşı oldum!” diyerekten basmış çorbaya tuzu. Hdp’li Selahattin Demirtaş’ta “ Bizim iller bilime güvenin, iğnelerinizi yaptırın!” Diyerekten mahpus damından haber salmış millete.

   Tuhaf, ilginç ve yorucu zaman dilimlerinden geçiyoruz. Felaketler felaketleri kovalıyor. Pandemi yangınlarla taçlandı, sellerle devam ediyor, arkasından depremler başlayacakmış gibi duruyor. Artık normale dönemeyiz. Her şey ve herkes normale dönemeyelim diye el birliği etmiş, çabalıyor. Haber bültenleri korku seanslarını aratmıyor. Haberi ayakta sunan orta yaş üzeri erkek spikerler Nazi subayı modunda kol kırıp, kafa koparıyor. Herkesin dilinde faşizan söylemler, iğnelere temkinli yaklaşan insanları sindirip, ayar vermeye uğraşıyor.

   Salgını ve iğneleri sorgulayan hekimler hakkında disiplin soruşturmaları açılıyor. Pandemiyle ilgili dosya hazırlayan savcı açığa alınıp sesi kısılıyor. Tv kanallarında hep aynı uzmanlar esiyor, gürlüyor, saçıp savuruyor. Televizyonlarımız Uğur Şahin’in gönüllü mümessili olmuşlar, varyant varyant üstümüze gelen salgına karşı  -tek silahımız aşıdır-  tezini zihinlere kazınmaya çalışıyorlar.

   Sahi nereye gidiyoruz?  Domates, tam mevsiminde 4 lira, karpuz 1,75, şeftali 10,90, sivri biber 6 lira… En ucuz Ayçiçek yağı 68 lira. Ankara makarna 3,80 lira. Taliban Afganistan’daki ceza evlerini boşalttı… Artık yeter, Suriyeliler evine dönsün diye feryat ederken Afganlılar misafirliğe gelmeye başladı.

   2021yılında anti-depresan kullanımı % 9,6 artmış. Kurbağayı canlı canlı haşlamanın yolu suyu yavaş yavaş ısıtmakmış. Sular ısınıyor ve kaynamak üzere nitekim. İnsanlar işiyle, aşı arasında, okuluyla, aşı arasında tercihe zorlanıp baskılara boyun eğdiriliyor.

   Kimi işveren, iğne yaptırmayan çalışanını kapı önüne koymakla tehdit ediyor. Rezzak olan, senin rızkını veren benim, bana itaat edip aşı olmazsan rızkını keserim diyor adeta. İş, aş ve geçim derdi, gelecek kaygısı, sistemli baskılar, devletin faşistçe uygulamaları görmezden gelişi, ekmeğinin derdindeki emekçinin belini kırıyor.

   Tehdide, şantaja ve dayatmaya maruz kalan insan, gönüllülük esasına dayalı denek olma onam formunu imzalıyor, kolunu sıvayıp aşısını oluyor.

   İslam inancına göre mülk Allah’ındır. Mülkten kasıt sonradan var olan her şey, kâinat ve ondaki her bir zerredir. Hükümran olan, her şeye sözü geçen ve her şeye hükmeden ancak Allah’tır. İşte bu sebeple inançlı insan her türlü taarruz, zulüm ve haksızlığa karşı direnç gösterir ve yaratana sığınır. Vazifesinin haktan yana olmak olduğunu bilir, gücü yettiğince adaleti tesis etmeye çalışır.

Tanrıcılık oynayanlara müsamaha göstermez. “Rızkımı veren Hüda’dır, kula minnet eylemem, bu da geçer ya Hu!” Der, diklenmeden dik durur. Faşistlik özentisi soytarıların önünde eğilip bükülmez.