baskentpostasi @ gmail.com

ÜLKEMİZDE ÇOK PARTİLİ REJİME GEÇİŞ

Ülkemiz 1946 yılında çok partiye geçiş sürecinden sonra milli irade ile siyasi iktidar dönemin askeri üst yönetiminin gönülleri razı olmasa da el değiştiriyordu. Güçlü olarak iktidara gelen DP genel başkanı Celal Bayar Cumhurbaşkanı, dörtlü takrirde imzası olan ve kurucu olarak yer alan Adnan Menderes de Başvekil oldu. 1930’lu yılların başında Türkçeleştirilen ezanın aslına dönmesine dair DP Milletvekilleri talepte bulundular. TBMM’de görüşülürken CHP daha önceki icraatlarına sahip çıkamıyordu.

İleriki yıllarda 27 Mayıs askeri kanlı darbesini yapan tabii senatörlerin (MBK) bazıları, kürsüden özellikle AP ve MSP’ye yönelik tehditlerinde “Biz Adnan Menderes’in ölüm fermanını 16 Haziran 1950 lerde yazmaya başladık.” diyerek içlerindeki zehirli kini kusmaya devam ediyorlardı. Bunu 1977-1980 dönemi AP bünyesinde bulunan dönemin DP mensuplarının yüzlerine karşı acımasızca söyleyecek kadar pervasızdılar. 27 Mayıs 1960 kanlı darbe ile milletin iradesiyle TBMM’ne gelenleri silah zoru ile uzaklaştırıp, milletin tepesine çöken bu zorbalar, DP’lilerin yeniden seçilip aynı çatıda gördüklerinde çılgına dönüyorlardı. Hele 18 Nisan 1960 günü tahkikat komisyonu kurulmasına dair görüşmelerde İsmet İnönü’nün ‘şartlar tamam olunca darbe behemahal meşru olur. Sizi ben de kurtaramam’ dediği ve 27 Nisan 1960 tarihindeki tartışmalı oturumda İsmet İnönü’ye 12 oturum ceza verilmesindeki oturumu yöneten o dönemin Kayseri Milletvekili İbrahim Kirazoğlu’nu bu defa Kayseri Senatörü olarak karşılarında görmelerine hiç tahammülleri yoktu. Adeta kırmızıyı görünce saldıran boğaların halini alıyorlardı. Bütün kinlerini O’na yönlendiriyorlardı. Ne yazık ki milli iradenin evi olan bu mukaddes mekânda bunları yaşadığımı ifade etmek istiyorum. D.P.’nin ilk döneminde, başta altyapı hizmetleri olmak üzere bütün ülke yapım şantiyesi haline dönüşmüştü. Bilhassa köylü ve çiftçi kesiminin benlik kazandığı, insan yerine konduğu dönem olarak ifade edilmektedir.

2.Dünya Savaşı sona erdikten sonra, başta Avrupa ve diğer ülkelerde demokrasi iklimine geçiş hızlanmıştı. DP iktidara geldiğinde KORE Savaşını da kucağında buluyordu. Adeta dünya iki cepheye bölünmüştü. SSCB ve ÇİN, Kuzey Kore ile, ABD ve Birleşmiş Milletler, Güney Kore tarafı olarak savaş sürüyordu. Tuğgeneral Tahsin Yazıcı komutasında 1 tugay (5090 kişilik) Eylül 1950 ayının son haftasında İskenderun’dan hareket etti. 20 Ekim 1950’de ABD komutasına katıldı. Bu ani savaşa iştirak TBMM’de büyük tartışmalara sebep oldu. 25 Haziran 1950’de başlayan Kore savaşı, 27 Temmuz 1953’te sona erdi. Kore savaşı süreci içinde Türkiye, 18 Şubat 1952 tarihinde NATO’ya (Kuzey İttifakı’na) girdi.

DP Yönetimi, ilk dönemini tamamlarken 02 Mayıs 1954’de milletvekili genel seçimi yapıldı. Bu defa DP %58 civarında oyla 502 milletvekili, CHP 31 milletvekili çıkarabildi. DP ikinci döneme başlamıştı. Yine altyapı, yol ve barajlara ve çiftçinin kalkınmasına ve sanayi yatırımlarına da ağırlık veriliyordu.

ABD ile ilk dönem kadar ilişkiler iyi gitmiyordu. Dünyadaki ekonomik sıkıntılar, Türkiye’yi de olumsuz etkiliyordu. 1958’de yapılması gereken genel seçimler öne alınmıştı. İktidar muhalefet çatışması artarak devam ediyordu. 27 Ekim 1957’de yapılan genel seçimlerde DP yine iktidar olmuş, ancak oyları düşmüştü. DP 424 milletvekili çıkarırken, CHP 178 milletvekilliğine ulaşmak için iktidara karşı büyük bir ittifak sağlamış, bu sayıya ulaşmıştı. Celal Bayar Cumhurbaşkanı, Adnan Menderes yine başvekildi. C.H.P. dönemin muhalif medyası ile, özellikle ANKARA ve İSTANBUL Üniversite hoca ve öğrencilerine el atmıştı. Evvela TRAKYA taarruzu, sonra da EGE taarruzuna geçmişti. 31 milletvekilliğinden 178 milletvekilliğine çıkan ana muhalefet partisi, sokağı hareketlendirmeğe ağırlık veriyor, bir türlü ele avuca sığmıyordu.

1958 yılı hızla geçmişti. Ana muhalefet olarak, üç genel seçimde yitirdiği iktidarı elde edemeyince yeni kurultaya geniş hazırlıklar içinde hazırlanmış ve 12 Ocak 1959 tarihinde 11’nci kurultayını toplamıştı. “İlk Hedefler Beyannamesi” adı verilen 1921 ve 1924 Atatürk Anayasasını tamamen tersyüz eden bir metni kamuoyuyla paylaşıyordu.

Kuvvetler birliğini esas alan Atatürk Anayasasından vazgeçiliyor, kuvvetler ayrılığı, kuvvetler kargaşası, kuvvetler curcunası denebilecek, tamamen siyasetin sahasını daraltan vesayetler zinciri haline dönüştürmeyi kafaya koymuşlardı. Bundan böyle adeta milli irade sonucu yani sandıkla iktidarı elde edemeyeceğini düşünerek, yönetime gelenlerin ayağına çelme takma planları yaptığını, özellikle tarihin derinliklerinden ve 16’ncı dönemde AP’de beraber olduğumuz o döneme ait iktidar mensuplarından edindiğim bilgiler ve yazılı hatıralarından anlıyoruz. MGK, çift meclis olduğu halde, ayrıca Anayasa Mahkemesi, YAŞ, Milli Savunma Bakanlığına bağlı olan Genelkurmayı bugünkü haliyle anlaşılamayan, yuvarlak bir ifade ile ‘başbakana karşı sorumludur’dan ibaret kılıyordu. Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu oluşturuluyordu. Bu şekli ile değişik vesayet kurumlarını, yönetime ortak ediyordu. Bir şekilde kendileri iktidara gelmese de zaten tamamen altıok mührü mevcudiyetinden dolayı hepsinin arka bahçesi olacağı tabiidir.

555K
(BEŞİNCİ AYIN BEŞİNCİ GÜNÜ SAAT BEŞTE KIZILAY’DA)

Siyasi tarih sayfalarında 555K şeklinde yer alan hususa da burada değinmek istiyorum. 27 Nisan 1960 günü TBMM Genel kurulu tartışmalı geçmişti. 28 Nisan 1960 günü İstanbul Üniversitesi öğretim üyeleri ve öğrenciler yürüyüş yapmıştı. 29 Nisan 1960 günü de Ankara Üniversitesi öğretim üyeleri ve öğrencileri sokaktaydı. Bu illerde sıkıyönetim vardı. Başvekil Adnan Menderes radyo konuşmaları yapıyordu. 30 Nisan 1960 günü İSTANBUL’da yine öğrenciler meydanlardaydı.

Mayısın ilk günlerinde Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencileri tarafından 555K parolası yayıldı. Beşinci ayın beşinci günü, saat beşte, Ankara Kızılay Meydanında miting tertiplemişlerdi. Aynı saatlerde TBMM’de çalışmasını tamamlayan Başvekil Adnan Menderes, Cumhurbaşkanını ziyaret için Çankaya’ya çıkmak üzere yoldaydı. Kızılay‘da dikkat çekici kalabalığı görünce otomobili durdurdu, doğrudan kalabalığın içine daldı. Kendisinin yaka paça etrafının sarıldığını gördü. Hırpalanma aşamasında bir öğrenci yakasına yapışmıştı. “….Ne oluyoruz, ne istiyorsunuz?” diye sorunca “hürriyet istiyoruz! hürriyet istiyoruz!” talebiyle karşılaşmıştı. Cevaben “Başvekil’in yakasına yapışmışsınız, bundan daha büyük hürriyet mi olur?” diye sorarak cevap verebilmişti. Oradan zorla ayrılarak yoluna devam etti. Bu yakasına yapışan öğrencinin kim olduğu zaman içinde gündeme geldi. Beraber olduğumuz dönemde DP yöneticilerine merak edip sormuştum. Bilhassa AP’li bakanlardan Yassıada’da Adnan Menderes’in avukatlığını da yapan Talat Asal, “bu konu üzerinde epeyce durdu. Rivayete göre o yıllarda Hukuk Fakültesi öğrencisi olan Deniz Baykal’ın olduğu söylense de, kendisinin olmadığını söyleyip devamlı reddetti. Ancak orada olmadığını da söylemedi. Başvekil’in yakasına yapışanın kendisinin olmadığına ben de ikna oldum. Yakaya yapışanın mutlaka Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisi olduğu anlaşılıyordu.

1977-1980 dönemi Adnan Menderes’in ortanca oğlu Mutlu Menderes ve diğer oğlu Aydın Menderes’le uzun süren beraberliğimiz içinde 17 Eylül 1961’de kanlı darbeden sonra savunmasız, uydurma yargı sonucu astıkları dönemin Başvekilinin, darbeden 22 gün önce Başkent’te herkesin gözü önünde yakasına yapışanın kim olduğunun bugüne kadar tespit edilip, bulunamamasının hayret edilecek bir durum olduğunu düşünüyorum. Ülkemizde birçok bilinmeyenler arasında şimdilik gizliliğini sürdürmekle birlikte o şahıs kendisini elbette bilmektedir. Muhtemelen o kişi hep de siyasetle meşgul olmuştur. Yoksa orada bulunanlara yeni bir vicdani çağrı mı yapılsa acaba? Vicdanen rahat içindeler mi? diye sormadan da geçemiyorum.

Çekirdeği 1958’lerde “dokuz subay olayı” ile başlayan askeri çete 1959 sonu ve 1960 yılı başlarında inlerinden çıkıp, yeniden bir araya geldiler. Kendi anılarından anlıyoruz ki; Ankara’da
Alparslan Türkeş’in evinde toplanıp, 27 Mayıs 1960 tarihinde darbe yapmaya karar verdiler. 3’ncü Ordu Komutanı Orgeneral Ragıp Gümüşpala’nın tehdidi karşısında, emekli olmak üzere 03 Mayıs 1960’da izine ayrılan dönemin KKK Orgeneral Cemal Gürsel’i gece Ankara’ya getirdiler. Darbeyi gerçekleştirdiler. Çete başı olarak Cemal Gürsel’i görevlendirdiler. 26 Mayıs 1960 günü Eskişehir’de miting yapan Başvekil Adnan Menderes’i gece Ankara’ya getirdiler. Celal Bayar, Çankaya Köşkünde direnç gösterse de tutukladılar. Kısa süre içinde Yassıada’da topladılar. DP’ lilerin taşradaki görevlileri de gözaltına alındı. Milli Birlik Komitesi adını verdikleri çete ülke yönetimini ele aldı. 12 Haziran 1960 tarihinde kanlı darbecilerin postal yalayıcılarından teşekkül eden Yassıada Mahkemesini kurdular.

 

 

 

YENİ ARA DÖNEM ARAYIŞLARI

Nisan 2007’de Cumhurbaşkanlığı seçimi gündeme gelince; iktidar çoğunluğu cumhurbaşkanını daha önceki üç cumhurbaşkanının seçildiği usulle seçme imkânı varken, 367 ucube ve garabeti ile, cumhuriyet mitingleri ve e-muhtıralarla seçimi engellediler. Oturumun açılması için 367 milletvekilinin salonda bulunmasını şart koşan karga kadar hukuk bilgisi olmayanların oyununa gelen ana muhalefet, bu hususu Anayasa Mahkemesine götürüp, o kurulu da alet etmesi, en üst yargı organının da itibarını tartışılır hale getirdiler. Bu haliyle yüksek yargı adeta küstahça kullanılmıştır. Bir hukuk garabetidir. Buna sebep olanlar, hukukçu sıfatını hak etmemişlerdir. Cumhurbaşkanının seçilebilmesi için birinci ve ikinci turda nitelikli çoğunluk olan 367 aranırken, üçüncü turda sonuç için salt çoğunluk olan 276 oy kâfi geldiği halde, ayrıca dördüncü turda salt çoğunluk bile aranmadan en çok oyu alanın seçildiği durumda oturumun açılabilmesi için 367 de ısrarın son kalenin de düştüğünü önlemenin bir çabası olduğunun milletimiz farkındaydı. Önemli kurumlarda bulunmuş ve de başkanlık yapmış, bazı zavallılarla 276’nın sağlanması için bile 367 şartını ileri süren cahiller de çıkmıştır. Bu konuyu matematik mantığı ve kuralları ile de izah etmek hiçbir şekilde mümkün değildir. Bu 367 keyfiliğini izah edecek bir karga hukukçu beklediğimi de belirtmeliyim. Bu ayrıca bir hukuk cinayetidir. 367 ucubesini Anayasa Mahkemesine de getirip karar çıkarttıran ana muhalefetin bu 367 ucubesi devenin boynundaki çan gibi hem o partinin, hem onu AYM’ye getiren genel başkanın boynunda hayat boyu sallanıp çalacaktır. Bu ucubeye sebep olanlarla bunu karar haline getirip, millete dayatanların hukuk bilgi ve diplomaları tartışılmalıdır. Bu garabet, hukuk fakültelerinde ve başka bölümlerde tez olarak işlenmeli ve demokrasiye karşı olan dayatma tutum ve davranışlar, affedilmez hatalar gelecek nesillere anlatılmalıdır. Bu durum karşısında AK Parti iktidarı, Temmuz 2007’de milletvekili erken genel seçim kararı alarak bu oyunu bozdu. Kendileri için önemli olan cephenin ellerinden gittiğini düşünenler, yukarıda anlatmaya çalıştığım yanlışları yüzünden, yıllardır tutundukları baş örtüsü ve laiklik meselesi dâhil, her şeylerini yitirdiler. Oy yüzdesini beklenmedik şekilde artıran iktidar partisi, TBMM’de zorlanmadan Abdullah Gül’ü 11’nci Cumhurbaşkanı olarak seçti. Her cumhurbaşkanlığı seçiminde, bu karanlık odakların rol alması üzerine elde ettiği başarılı seçim rüzgârı sayesinde bu oyunları kökünden bozarak 21 Ekim 2007’de yapılan referandumla bundan böyle Cumhurbaşkanını halkın doğrudan seçmesi karar altına alınmış oldu. Bunun sonucu olarak da parlamenter sistem tartışılır hale geldi. 24’ncü Dönem TBMM’de kaosa kalkan dörtyüzonbir el olarak yazılan gazete manşetleri gibi, 367 ucubesi ile başlatılan bu oyunun sonucunda cumhurbaşkanını halkın doğrudan seçmesi kararından sonra parlamenter sistemi savunmak anlamsız hal almıştır. Buna sebep olanlar ve akıl hocaları, kendilerini bir incelemeye tabi tutmalıdırlar. Siyaseti bir hizmet yarışı çerçevesinde rakipler yarışması olarak düşünmeliyiz. Halbuki bugün görüyoruz ki adeta düşman cepheler oluşmaktadır. Bu da toplumumuzun üzüntü kaynağıdır.

21 Ekim 2007’de kendi seçtiği vekillerinden geri aldığı yetkiyi halk kendisi 10 Ağustos 2014’te kullanmıştır ve Recep Tayyip Erdoğan’ı doğrudan iradesiyle ilk Cumhurbaşkanı seçmiştir. Orası artık sadece devletin değil, aynı zamanda milletin de doğrudan temsil edildiği bir makam halini almıştır. Bugün bu duruma sebep olup da geriye dönüşü arayanların, sanki ellerinden önemli oyuncağı alınmış çocuklar gibi ağlamaları hiçbir mana ifade etmemektedir.

1961 ve 1982 darbe anayasaları, devleti öne çıkaran adeta onu dokunulmaz kılan, milletin varlığını devletin mutlaka olması için varsayan hali içermektedir. İşte bu bürokratik cumhuriyetin ta kendisidir. Aynı zamanda kurumların birbirine müdahale ettiği, anlaşılmayan vesayetler sistemidir. Bu da yönetimsizlik doğurmaktadır. Halbuki esas olan devletin millet için var olmasıdır. Milletin yönetim organizasyonudur. Bunun da adı demokratik cumhuriyettir.

 

BÖYLE GELMİŞ BÖYLE GİTMEYECEK

Yedi seçim iki referandum, bunun elde edilmesine yönelik çabalardır. Bunların Yeni Türkiye’nin temelini oluşturduğunu ifade etmek mümkündür. Son yıllardaki ülkemizin kendisinin ürettiği ve yapabildiği projeleri de dikkate alacak olursak, ekonomideki büyümenin de istikrarla mümkün olabildiği bir gerçektir. Bu, kararlılığın bir sonucudur. İstikrarsız koalisyon dönemlerinin geçmişte bıraktığı tortuları hatırlamak bile insanı ürkütüyor. Onyedi yıldır milletimiz, kendi sabır ve yüksek feraseti ile temelini oluşturup inşaatına başladığı “Yeni Türkiye”nin bundan sonraki bölümünü de geçmişten edindiği engin hissiyatı ve becerisi ile uçsuz bucaksız, hudutsuz uygulanması imkânsız yalanlara kanmayacak, iç ve dış düşmanlara fırsat vermeyerek, imanı ve inancı sayesinde kararlılığı doğrultusunda yoluna devam ederek benimsediği hedeflere inşallah ulaşacaktır. Ancak halkımızın pazarının ve mutfağının dara düşmeye başladığının da iktidarca bilinmesi gerekmektedir. Aman ha sakın ANAP’lılaşmayın da. (Mayıs.2015) 03 Kasım 2002’den itibaren halkımız istikrara önem vermiştir. Önümüzdeki seçimlerde yakaladığı bu istikrara sahip çıkacağını umuyorum.

Geçtiğimiz dönemlerde bahse konu anayasa muhtelif değişikliklere uğramıştır. Ancak milletin bünyesine uymadığı sonucu da ortaya çıkmıştır. Bu değişikliklere rağmen omurgası askeri darbeleri ihtiva ettiğinden siyaseti ve siyasetçiyi de yormuş bulunmaktadır. Bu sonuca göre de milli iradenin de yorgun düştüğü bir gerçektir. Sonuç olarak darbe anayasaları değiştirilmeye çalışılsa da sivrisinekle uğraşmaktan öteye gitmemiştir. Yapımında ve yazımında millet olmadığı için sivrisinek bertaraf edilememiştir. Esas çözüm bataklığı kurutmaktan geçmektedir. Bu bataklığı kurutmak da Yeni Anayasa ile mümkün olacaktır.

Yönetimde istikrara bir defa daha değinmek gerekirse: Cumhurbaşkanlığı dönemi 12’nci, TBMM dönemi 27’nci, Hükûmet dönemi 65’nci. Yönetim yılı 92, 95/65=1.46. Görüldüğü üzere bir hükûmete 1,5 yıl yani 18 ay bile düşmemektedir. İstikrarlı ve kalkınmanın hızlı olduğu dönemler, siyasal partilerin tek başına iktidar olduğu dönemlerdir. Çok partili dönemden bu yana 92 yılın 37 yılı ancak bu istikrarı yakalayabilmiştir. Bu bakımdan istikrarın önemi bir defa daha ortaya çıkmaktadır. Bu istikrar dikkate alındığında yeni Anayasa ve yeni idare şeklinin önümüzdeki günlerde tartışılacağı gerçektir. Bu seçim sürecinde siyasi partileri programlarında ve ifadelerinde daha ciddi olmaya davet ediyorum. Siyasi partilerin ve temsilcilerinin ağızlarından çıkanı kulaklarının mutlaka duymasını, ülkemiz istikrarının bölgemiz için de çok önemli olduğunu göz önünde tutmamız gerekmektedir. Gelenek ve medeniyetimizin gereği, özellikle islâm ülkelerinde Türkiye’mizin bir umut olduğu gerçektir. Bu beklentiyi de gözden uzak tutamayız. Herkesi sükunete davet ediyorum. Özellikle siyasilerden birbirlerini dinlemelerini, birbirlerini anlamalarını, özellikle bu günlerde yapıcı gönül dili kullanmalarını temenni ederken, toplumun beklentisinin de bu yönde olduğunu belirtmek istiyorum.

Şu günler için de uygun düştüğünü umduğum 3’ncü Cumhurbaşkanımız Celal Bayar’ın anılarındaki bir ifade ile yazımı sonlandırıyorum:

“...İktidara gelme acelesi olanlar bir yere kadar sosyal tahrip unsuru haline gelebilirler. Ama devleti batıracak noktaya kadar hiçbir zaman gelemezler. Çünkü; devlet elden giderse hangi iktidara ulaşacaklar!”

 

 

 

UZLAŞMA REJİMİ OLARAK DEMOKRASİ

Bunların dışında da bir yol, bir orta yol var. Bu orta yolun adı da uzlaşmadır. Bu orta yolun kurumlaşması, bu orta yolun müesseseleşerek toplum hayatının tamamına yayılmasına da demokratik rejim diyoruz ve ülkeler, gelişmelerinin teminatını, insanlarının refahının teminatını işte bu üçüncü yol da insanlık tarihi için diğer iki yoldan, kavga ve baskıdan tamamen ayrı olan, bir bakıma da yeni olan bu üçüncü yolda görmüşlerdir. Ve bu üçüncü yol içerisinde, demokratik yol içerisinde yaşayan toplumlar, fertlerinin, toplumlarının refahı açısından olsun, saadetleri açısından olsun XX. Yüzyılda diğer rejimlere göre, diğer totaliter rejimlere göre isimlerini telaffuz ederek ortaya koyacak olursak, faşizme göre, komünizme göre bu açıdan insanlara daha çok şey temin edebildikleri için, gerek saadetleri, mutlulukları açısından, gerek refahları açısından, gerekse bu toplumların ilerleyebilmesi, gelişebilmesi ve bütün dünya milletleri, ülkeleri arasındaki yarışta arka sıralara düşmemesi açısından daha çok şeyi temin ettikleri için, giderek dünyanın demokrasi dışı kalmış rejimleri de eninde sonunda böyle bir rejime ulaşmayı bir amaç haline getirmişlerdir.

Bir yerde ihtilaf varsa, o ihtilafı tarafların çözebilmesi için her şeyden önce bir hakeme ihtiyaç duyulur. Tarafların kendi rızalarıyla anlaşabilmeleri bazen mümkün olur, ama bazen de mümkün olmayabilir. Ortaya bir hakem çıkması gerekir. Hakem zaten hüküm veren demektir. Demek ki; ihtilaf eden ayrı hedefler, ayrı fikirler savunan insanlar arasında, toplum kesitleri arasında, bireyler arasında bir hakeme ihtiyaç vardır. O hakem, bir karar verecektir. O hakem kimdir?  O hakem, demokrasilerde toplumun kendisidir. Bütün bu ihtilafları çözecek olan makam, merci toplumdur. Bütün bunları toplum karara bağlayacaktır. İşte bu noktada da demokrasinin temel kurumu olan seçimlere gelmiş oluruz.

Toplumların demokratik iradesi, yapılacak çeşitli seçimler sonucunda ortaya çıkar. Gerçi referandum gibi kurumlar da vardır; ama netice itibariyle hayatın sürekli olarak getirdiği yeni fikir ayrılıkları, yeni ihtilaflar, yeni meseleler karşısında teker teker bunları halkoyuna sunmak, hemen hemen imkânsız olduğu için, bir bakıma bunlar, belirli sürelerde bir karara varmak için, yani zaman zaman yazıların, dosyaların biriktirilip, ilgili amirin önüne getirilip konulduğu gibi belirli zamanlar içerisinde gel, bunları karara bağla şeklinde toplumun önüne konulur, orada hür ve serbest seçimler yapılır ve toplumun demokratik iradesi ortaya çıkar. İşte demokrasilerdeki temel uzlaşma da budur; hakem toplumun kendisi olacaktır. Karar ne istikamette çıkarsa çıksın; farklı düşünenler o karardan tatmin olmamışlarsa toplumun bir dahaki sefere vereceği karara kadar, belki hedeflerini ve düşüncelerini muhafaza edeceklerdir, ama ortaya çıkmış olan o kararın gereğini de yerine getireceklerdir, o kararı engellemeyeceklerdir. İşte demokrasilerin dayandığı temel uzlaşma budur.

Demokrasiler şöyle bir denklem üzerine kurulmuştur: Bütün fertler, toplumun bütün kesitleri istediklerini isteyebilirler, istediklerini düşünebilirler, istedikleri hedefleri seçebilirler. Bunlar son derecede marjinal diyeceğimiz, o toplum için aykırı istek ve talepler de olabilir. Demokrasiler, bunları düşünmemelerini, savunmamalarını o fertlerden, o toplum kesitlerinden kesinlikle istemezler. Onlar, bunları ifade etmekte, yapmakta ve gerçekleşmesini de aramakta hür ve serbesttirler. Fikir ve hedeflerinizin gerçekleşebilmesi için o toplumun sahip olduğu bütün imkânları eşit olarak kullanacaksınız, hak ve hürriyetler dahil, kitle haberleşme araçlarını propagandada serbestçe kullanacaksınız, istediğinizi düşünmekte, istediğiniz hedefi benimsemekte serbestsiniz. Terazinin bir kefesinde bu var; ama öbür kefesinde de şu var: Toplum bir kere karar verdikten sonra, bu toplumun vermiş olduğu karara, herhangi bir seçimle veya halk oylamasıyla ortaya çıkmış olan toplumun iradesine uyup uymamakta serbest değilsiniz. Bir daha ki sefere kadar yine görüşlerinizi muhafaza edebilirsiniz, sonsuza kadar muhafaza edebilirsiniz; ama, toplumun demokratik iradesi ortaya çıktıktan sonra, o irade doğrultusunda hareket etmeğe devam edeceksiniz, o noktada bir uyumsuzluğunuz olmayacak. İşte demokrasilerin toplumlardan talep ettiği temel uzlaşmanın esası budur.

Demokrasi, uzlaşmanın içerisinden doğan, bu iklimin içerisinde yeşerip büyüyen ve güçlenip gürbüzleştikçe uzlaşmayı daha da fazla müesseseleştirip koruyan demokrasi, günümüzde aşağı yukarı kalın hatlarıyla böyle bir süreç içerisinde işlerken toplumu da önemli ölçüde değiştirmiştir. Toplumu değiştirmenin ötesinde devleti değiştirmiştir. Zaten genellikle toplumlar, demokrasiden yanadırlar. Çünkü; demokrasi sayesinde fikirlerinin, düşüncelerinin, arayışlarının bir gün gelip karşılanabilme ihtimali, başka rejimlere göre çok daha fazla mümkündür. Ama, demokrasiler karşısında direnen, demokrasiler karşısında tutucu olan, genellikle devletin kendisi olmuştur. Çünkü devlet, bir takım değişiklikleri, demokratikleştikçe içine sindirmeğe mecburdur.

DEVLET VE DEMOKRASİ 

Demokrasi ve toplumu güçlendirmek, bir bakıma devletin daha hoşgörülü davranmasını sağlamakla başlar. Devletin müsamahalı derken, devleti otoritesiz kılmaz, devlet otoritesinin nerede kullanılacağını da çok kesin bir şekilde sınırlar. Devletin otoritesi, sadece demokratik iradeye karşı bir hareket olduğu vakit, demokrasinin biraz önce bahsetmeye çalıştığım temel uzlaşmaya uyum talebini akıllara getirecek biçimde otoritesini kullanır. Der ki; “Siz her türlü düşüncede ayrı hedefleri benimsemekte serbestsiniz. Bu, size bu rejimin ve devletin taahhüdüdür. Ama; sizin de bir taahhüdünüz var; fikirlerinizi, hedeflerinizi değiştirmeseniz dahi, demokratik irade ortaya çıktıktan sonra bunların neticesine katlanacaksınız. Eğer katlanmıyorsanız, işte orada karşınızda devletin gücünü bulacaksınız.”

Demokrasinin belki en önemli hedefi, kendisini tam olarak yerleştirebilmek için neticede devleti demokratikleştirmektir. Toplum, genellikle demokrasinin yanında yer alır. Devletin demokratikleşmesi, devlete zaman zaman zor gelebilir. Devlet belirli faaliyet alanlarını terk etmek durumunda kalacaktır. Eski otoritesi, eski şaşası ve debdebesi çok daha mütevazı boyutlara geri çekilmiş olacaktır.

Hiçbir demokratik mücadele, belirli bir yerde kendisiyle karşı karşıya gelenlerle demokratik bir hesaplaşmayı yaşamadan kolay kolay bir neticeye ulaşamamıştır. Böyle engeller doğsun veya doğmasın demokratikleşme, toplumdan çok devleti demokratikleştirme olarak ortaya çıkar. Devletin, toplumun içerisindeki konumunu ve görevlerini yeniden tarif eder. Bu şartlar içerisinde ortaya çıkan devlet anlayışı, demokratik devlet anlayışı, bir bakıma ifade etmek istediklerinin doğrultusundadır. Devlet çeşitli çıkarlar arasında, çeşitli arayışlar, hedefler ve düşünceler arasında tam ve eşit mânâda tarafsızdır. Demokratik bir toplumda yaşanıyorsa, devletlerin ideolojisi yoktur, devletlerin tercihleri yoktur, devletlerin inanmış oldukları doğrular da yoktur. Bir tane doğru vardır; o da sandıkta milletin ortaya koyacağı, toplumun ortaya koyacağı iradedir. Bu irade hangi doğrultuda ortaya çıkarsa, devlet o doğrultuda hareket etmekle mükelleftir. Devlet, bir bakıma halkın hür iradesini uygulayan tarafsız bir memurdur, halk ise âmirdir. Uzlaşmanın çatısı, duvarı yıkılmak istenirse; orada devlet, gerekirse gücünü ortaya koyacak ve o temel uzlaşmayı hatırlatacaktır. Demokratik irade ortaya çıktıktan sonra buna inanmasanız da uyacaksınız. Demokrasi, devleti yeniden tarif etmiştir, toplumun içerisindeki konumunu yeniden belirlemiştir ve birtakım görevlerini devletten alırken yerine de belki yeni görevler vermiştir. Devlet, millet için var olmalıdır.

DEMOKRASİ VE HÜRRİYET 

Demokrasiler, daha önce ifade etmeye çalıştığım temel uzlaşma dışındaki arayışları da serbest bırakmışlardır. Demokrasilerin diğer rejimlerden olan farkı da budur. Diğer rejimlerde, eğer o rejimin yanındaysanız, demokraside olduğundan daha fazla hür olabilirsiniz. Ama, karşısında olmak gibi bir hürriyetiniz yoktur. Demokraside iş öyle değildir. Demokrasilerde demokrat olmak mecburiyetinde değilsinizdir. Demokrasilerde devlet, demokrat olmayı, demokrasiye inanmayı fertlerden ve toplumdan talep etmez. İsterseniz demokrasinin kaldırılması yolunda da belirli fikirler üretebilirsiniz, düşüncelerinizi yayabilirsiniz, Bunları teşkilatlandırabilirsiniz ve demokrasiden hem istifade eder, hem de onu ortadan kaldırmak için demokratik bir kurum olarak seçimlere de katılabilirsiniz. Bunun aksini de talep etmez demokrasiler. Bu, bir yerde demokratik rejimin kendine olan güveninden kaynaklanan bir tutumdur. Ama; demokrasinin belirli ayırıcı vasfı, kendi hedef ve ideallerine inanmayanların dahi tertip ettiği yarışa, mücadeleye katılmalarını temin etmiş olmasıdır. Bütün bunlar serbestken, demokratik rejimin tabii neticesi olan demokratik irade, toplum tarafından ortaya konduktan sonra inanan da, inanmayan da bu iradenin gereklerini yerine getirecektir. Demokratik rejimin günümüzde bu noktaya ulaşılmasına çalışılmaktadır. Uzun bir süreçten geçerek bu noktaya gelinebilmiştir.

En demokratik gözüken ülkelerde bile, böyle bir gelişme üç beş, hatta beş on yılda ortaya çıkmamıştır. Ama; işte demokrasiyi atletizm müsabakalarındaki yüksek atlama olarak düşünecek olursak, şimdi demokrasinin çıtasının durduğu yükseklik budur. Bu yüksekliği gelir aşarsanız; öbür taraftaki demokratik ülkelerin arasında yer alırsınız. O yüksekliği aşamazsanız; en iyimser ifade ile, demokratikleşen ülkeler arasında isminiz geçer. Öyleyse, demokratikleşmek isteyen ülkeler, gerçek demokrasiye ulaşmak isteyen ülkelerin çok uzun zaman da beklememesi gerekir. Yaşanmış tecrübeler var ki; o tecrübeler herkesin ortak malıdır ve ortaya çıkmış olan birtakım standart değerler ve standart uygulamalar vardır. Öyleyse, yolu uzatmaya gerek yok. Demokratikleşen ülkeler, işte o yüksekliği aşabilmek için çok kestirme yollardan gitmek imkânına sahiptir.

BATI VE DEMOKRASİ

Batı, demokrasi ile ilgili çifte standart diyebileceğimiz bir tutum içerisindedir. Türkiye’ye yönelik değerlendirmesi de böyledir. Türkiye’nin gündeminde, hedefinde demokratikleşme olması, Batı’nın böyle bir talebi olduğu için değildir. O, ayrı bir olaydır. Bundan dolayı Türkiye kimseyle küsüp kavga edecek de değildir. Ama; zaman zaman milletimizin de tercümanı olarak çeşitli düzeylerde devletimizin Batıya demokrasi konusundaki bu çifte standartlı tutumunu hatırlatmasının, ifade etmesinin doğru olacağı tabiidir.

Batı, demokrasiyi bütün insanlık için iyi bir rejim olarak savunmuyor. Ülkelerin iç işlerine karışabilmek için bir kanal olarak görüyor, onun için savunuyor. Eğer batının bir ülkeyle menfaati varsa, ilişkileri varsa o ülkedeki demokratik standartlarla, demokrasinin var olup olmamasıyla meşgul değildir ya da o ülke diş geçiremeyeceği kadar güçlüyse demokrasi hiç de olmayabilir, yine de Batı onunla ilişkilerini bozmaz. Hele şu yıllarda insanlık karşısında Batı’nın varsa vicdanlarının çölleştiğini, kalplerinin karardığını görüyoruz.

DEMOKRASİNİN DAYANAKLARI

Demokrasi, sabır ve tahammül rejimidir. Tahammülü, kendimiz gibi düşünmeyenlere göstereceğiz. Bizim düşüncemiz gerçekleşsin diye, demokrasi bize lâzım. Ama; bir başkasına da onun düşüncesi gerçekleşsin diye demokrasi lâzım. İşte uzlaşma da bu noktada ortaya çıkmaktadır. Şartlar eşit, ortada kurallarına göre oynanan bir oyun var. Eğer böyle olmazsa, sonunda bir kavga kaçınılmaz olur. Oyun oynayanlar, taraflardan birisinin hile yaptığını görürlerse, neticesine razı olmazlar. Oyun, kaidesine göre oynanacaksa, demokrasi kaidesine göre olacaksa, peşinen kabul etmek durumundayız ki, bizim düşünce ve tercihlerimizin 180 derece zıttına sahip olan insanlar da bu toplumda bulunacaktır. Onların bulunması demek, eğer demokrasiyi özlemişsek ve demokrasiyi seviyorsak bizim için bir neşe, bir mutluluk kaynağı olması anlamına gelecektir. Çünkü; o vakit belirli bir noktaya geldiğimizi, hem kendimizin bireysel olarak bir demokratikleşme sürecini tamamladığımızı, hem de toplumumuzun bu süreci tamamlamış olduğunu göreceğiz demektir.

Acaba Türkiye hangi noktada? Türkiye yola başladığı noktayı göz önünde bulundurursak, demokrasiye doğru önemli ölçüde yol almış, mesafe almış olan bir ülkedir. Varması gereken hedef için önünde daha mesafe vardır. İşte 2015 yılında Türkiye’de tartışma demokratikleşme ve yahut demokratikleşmeme şeklinde ortaya çıkmıyor. Hemen hemen bu noktada bir fikir birliği olduğu gözleniyor. Demek ki, demokratikleşme, âdeta Türkiye için ortak ve ittifakla alınmış bir karar niteliği taşıyor. O zaman biz ne yaparsak, neyi değiştirirsek veya neyi kendimize eklersek demokratikleşme hedefine ulaşmış olacağız.

Geçtiğimiz 72 yıl içerisinde demokrasiye karşı hepimizin, partilerimizin ve politikacılarımızın eksikleri, kusurları olabilir. Belki kimimiz sınıfta kalmış, kimimiz ikmale kalmış olabiliriz. Bunun tartışmasını yapmak yerine, yeni bir imtihan açalım. Herkes için yeni bir demokrasi hamlesi başlatalım. İnşallah bu yeni demokratikleşme sınavında artık kimse sınıfta kalmaz. Çağrım daha çok milletimizle yüzleşemeyenleredir. Samimi olarak milletten yana olduğunuzu belli ediniz. Bu da yepyeni sivil yeni ANAYASA ile mümkün olacaktır.

Bunları ifadeden sonra şunları da belirtmeliyim: Her şeyden önce toplumun en güçlü kurumu durumundaki devletin demokratikleşmesidir. Ne yapılırsa Türkiye adına yeni bir demokrasi hamlesi olacaktır.

Demokrasiler devleti demokratikleştirmiştir. Devlet denilen kurum, demokrasilerden önce vardı. Demokrasi, devlete göre yeni icattır. Ama; demokrasilerin kaderini devletler belirlemedi, demokrasiler devletin kaderini belirledi. Devletler, demokrasileri şekillendirmedi. Demokrasi devletleri şekillendirdi. Öyleyse demokratik rejim, devletten devlete göre değişmez. Ama, devletler gerekirse kendilerini demokratik rejimin şartlarına göre değiştirmek mecburiyetindedirler.

Türkiye’de devletimiz çeşitli arayışlar ve çeşitli düşünceler karşısında tam tarafsız konuma gelmelidir. Türkiye’nin demokratikleşmesi için önümüze koymamız gereken hedeflerden birincisi budur. İkincisi; Türkiye’de devlet, hiçbir düşüncenin, resmi veya gayri resmi hiçbir ideolojinin, hiçbir çıkarın ve hiçbir hedefin toplum kesimlerine ve bireylere kabul ettirilmesinin aracı olamaz. Yani devletimiz; ideolojisiz, önyargısız bir devlet olmalıdır. Bunun yanı sıra da Türkiye‘de her fikir sahibi, kınanmadan, itilip kakılmadan fikir ve düşüncelerini gerekirse belirli şartlar yerine geldiği zaman, kamunun mülkiyetinde olan ya da kamunun denetiminde olan bütün imkân ve fırsatları kullanarak ifade edebilmelidir. Bu, yadırganmamalıdır. İfade edebilmekle de kalmamalıdır; düşüncelerine katılan başkalarını bulduğu vakit, bunları temsil edebilmelidir. Bunları temsil ederken gerekiyorsa, teşkilatlandırabilmelidir ve yine de bu düşünceleri, gerekiyorsa demokratik yarış olan seçimlere götürüp sokabilmelidir.

Devletimizi düşünce kabul ettirme aracı halinden çıkartacak olursak, çeşitli arayışlar karşısında tam tarafsız ve bağımsız kılabilirsek ve toplumdaki herkese, taşıdığı fikir doğrudur veya yanlıştır, haklıdır veya haksızdır, zararlıdır veya faydalıdır gibi önyargılarla bunları eleştirmeden, bunları bir elekten geçirmeden, bunların hepsine, toplumumuzda mevcut olan demokratik hakların tamamını eşit bir şekilde kullandıracak olursak, o zaman kendi ülkemizi, kim ne derse desin, tam demokratikleşmiş bir ülke olarak kabul edeceğimiz vakte ulaşmışız demektir.