baskentpostasi @ gmail.com

“Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan, yapana sadık kalmazsa değişmeyen
hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır” der Mustafa Kemal ATATÜRK… Çünkü tarihin
doğru yazılmadığını görmüştür.

Lev TROÇKİ 1917 devriminin önde gelen isimlerindendir. Lenin sonrasında Stalin ile girdiği
iktidar mücadelesini kaybeder. Stalin iktidarını diktatörlükle suçlayan Troçki, diktatör Stalin
tarafından hain ilan edilerek sürgün edilir. Sürgün hayatının bir dönemini de Atatürk’ün izniyle
İstanbul’da geçirir. İstanbul Büyükada’da bir köşkte kalır ve bu köşk halen Troçki Köşkü adı
ile anılır. Ama konumuz bu değil. Konumuz tarihi yazanlar.

Rivayete göre Troçki ile Stalin anma töreninde Karl Marx’ın Almanya’da mezarı başında
karşılaşırlar. Troçki Stalin’e dönerek, “Sen Sovyet Devrimi için bir hainsin ve Sovyet tarihi
seni hain olarak yazacaktır” der.

Bunun üzerine Stalin, “Sovyet tarihini sen yazmıyorsun, ben yazıyorum. Sen çoktan Sovyet
tarihine hain olarak yazıldın bile” der ve öyle de olur. Dönemin Sovyet tarihini yazan, yazdıran
diktatör, Devrim’in mimarlarından Troçki’yi Rus resmi tarihine hain olarak geçirir.

Yazılı dünya tarihinde benzer örnekler çoktur. Yalan vardır, karalama vardır, saptırma vardır.

Bir başka örnek:

Batılı tarihçiler, resmi tarihlerinde Türkleri ve doğulu milletleri, kurduğu sayısız medeniyetleri,
eğitim kurumlarını, dünya siyasetine yön vermiş imparatorlukları, yerleşik kültürünü yok
sayarak at sırtında göçebe ve barbar milletler olarak tanımlar. Öyle yalan ve karalama vardır ki,
doğuda, Asya’da, Uzak Asya’da kurulmuş ve yıllarca varlığını sürdürmüş ve bugünkü batı
medeniyetleri temelini oluşturan uygarlıkları görmemezlikten gelirler.

Bugün batı medeniyetlerinin geldiği nokta tartışmasız saygın ve takdiri hak etmiş bir noktadır
kabul ama doğuda kiliselerin, camilerin, havraların kubbeleri ve kapıları altından yapıldığı,
üniversitelerin, eğitim kurumlarının mektepli alimler yetiştirdiği, fen, uzay ve sosyal bilimlerin
zirve yaptığı, farklı millet ve dinlerin bir arada barışık yaşadığı dönemde batı, geri kalmışlığın,
mezhep savaşlarının pençesinde, açlık ve sefalet girdabında kedi ve köpek eti yiyordu. Bunu
ben söylemiyorum, Avusturyalı tarihçi yazar Ernst Gombrich (Genç Okurlar İçin Dünya Tarihi)
kitabında söylüyor.

Kıssadan hisse, tarihi, güçlüler, tarihsel olayların akışını ve doğruluğunu hiçe sayarak, tarihe
sadakatten uzaklaşarak yazarlarsa, önümüze gelen tarih olsa olsa tek taraflı yalancı resmi tarih
olur ve bilgiler sürekli teyide muhtaç olur. Yazan, yapana sadık değilse bilgi kirliliği bir nehir
gibi devrile devrile geleceğe akar gider.

Tarihe her zaman özel merakım olmuştur. Fakat her zaman okuduğumu sorgulama ve anlama
konusunda şüpheci yaklaşım ihtiyacı duymuşumdur. Zaman içerisinde yazılıp önümüz
konulanların doğru olmadığını herkes gibi bende gördüm.. Felsefede şüphecilik, her türlü bilgi
savını kuşku ile karşılamak, bunların temellerini, etkilerini irdeleyen, hakikate erişilse dahi
sürekli ve tam bir şüphe içinde kalınacağını ifade eden görüştür.

Kuran bile önünüze konulan her bilgi ve öneriye şüpheci yaklaşmanızı önerir. “Aklınızı
kullanın, şüphesiz aklını kullananların üzerine yağacak olan berekettir, kullanmayanların
üzerine yağacak olan pislik ve beladır” der. Bu düşünceler ile yola çıkarak aklımdaki sorulara
cevap aradım hep. Bu anlayışla yola çıktım ve sordum kendime.

ÇANAKKALE ZAFER Mİ HEZİMET Mİ?

“Hayda bu ne demek” diye tepki gösterip zafere gölge düşürdüğümü söyleyenler olacaktır.
Şüphesiz Çanakkale’de savaşmış, şehit olmuş, gazi olmuş herkes kahramandır. Vatan bellediği
topraklar uğruna hesapsız, beklentisiz savaşmış kahramanlarımızı minnet ve şükran ile
anıyoruz.

Fakat bazı savaşlar vardır, kazanırken kaybedersiniz. En eğitimli, donanımlı, diplomalı, meslek
sahibi aydınlarınızı, doktorlarınızı, öğretmenlerinizi, gençlerinizi, dinamik nüfusunuzu, tecrübe
sahibi bilgelerinizi ve en önemlisi savaş tecrübesi ile baştan aşağı kuşanmış kahraman
ordularınızı ve subaylarınızı kaybedersiniz. Çırılçıplak kalırsınız adeta. Düşmanı kovmuş
olabilirsiniz ama kaybettikleriniz o kadar çoktur ki, kovduğunuzu sandığınız düşman gemileri
ile sallana sallana gelir ve tekrar boğaza dizilir ve demir atar. Çanakkale savaşında tarih
düşmanları bir daha geri gelmeyecek şekilde arkasına bakmadan kovduğumuzu yazar ama
1918 yılında düşman tekrar gemileri ve askeri ile İstanbul’dadır. Geldikleri gibi giderler” sözü
tarihin bize yalan söylediğinin ispatıdır .Emperyal güçlerin danışıklı tuzak savaşlarında ölü
kahramanlarınız toprak altını doldururken gemilerden kısa bir süre sonra da çapulcu birkaç bin
düşman askeri, elini kolunu sallaya sallaya İzmir, Ankara’ya, oradan Sakarya’ya kadar gelir.

Hakkında çok şey yazılan, sayısız efsaneler ile süslenen, Müslümanların “Aksakallılar yardım
ettiler” dediği, karşı tarafın “Hz. İsa bize yardıma geldi” dediği, hayatlarında hiç karşılaşmamış
milletlerin gündüz birbirleri imha ederken gece birbirlerine yemek verdiği bir savaş.
Savaşanların komutanlarının, başka milletlerden teşekkül ettiği, savaşanların kaybettiği ama
savaştıranların kazandığı bir savaş. Gemilerin yakıldığı ve cepheye gelmiş herkesin ölmesi
üzerine planlanmış bir tuzak savaştır Çanakkale..

Çanakkale öyle bir savaştır ki, okullarımız yıllarca mezun veremedi. Hastalarımız doktorsuz,
ilaçsız kıvranarak yaşadılar ya da öldüler. Bu ne menem bir savaştır ki, birçok köy tüm erlerini
kaybederek Ersizler köyü adını aldı. Tarlalar sürülmedi, ekinler ekilmedi. Açlığın, kıtlığın
pençesinde kıvrandı. Yediği soğan ekmek, giydiği çaputtu yıllarca. Köy meydanları düğünsüz,
davullar suskun, türküler ağıtlara, gözler pınarlara döndü.

Öyle tuzak savaşlar vardır ki, ordularınız dağılır, cephaneniz tükenir, tersaneleriniz,
limanlarınız savunmasız kalır. Fabrika bacaları tütmez olur, üretim dibe vurur.

Öyle tuzak savaşlar vardır ki, düşman kim, dost kim belli olmadan savaşırsınız. Kazandığınız
savaş sonrası çok şey kaybetmiş olursunuz. İşte Çanakkale böyle dramatik, tuzak bir savaştı.
Zafer içinde hezimeti yaşadık milletçe.

Böyle dramatik bir savaş sonrasında küllerinden yeniden doğmayı başarmak için Mustafa
Kemal Atatürk ve isimlerini sayfalara sıkıştıramayacağımız arkadaşları sayesinde doktorsuz,
öğretmensiz, ilaçsız, okulsuz, şehirleri harap, yolları harap, kışlalar perişan bir coğrafyadan ana
sıcağı kadar sıcak ve güvenli bir vatan yaratıldı. Tarihe yön vermiş ama yüz yıllar süren
savaşlarda yok olmuş, yorgun düşmüş, özgüvenini kaybetmiş bir milletten, saygınlık kazanmış
bir millet ve saygınlığı uluslararası arenada tescil edilmiş devlete dönüşümün mimarlarına
minnettarız.

Dünya hızla dönüyor. Zaman akıldan uzak, hamasetle, günlük düşünen, şova yönelik davranma
zamanı değil. Olanları doğru analiz ederek, savrulmadan, kaykılmadan, zikzak çizmeden akıl
ile, özellikle devlet aklı ve tecrübesi ile hareket etme zamanıdır. Aksi durumda devlet aklı ve
tecrübesinden uzak kimi komedyenlerin ülkelerini düşürdüğü hale düşeriz.
Çanakkale bize çok şey öğretmiş, cesaretimizi, savaşçılığımızı, fedakârlığımızı düşmana
belleten, sonucu zaferle savaş olsa da, Allah ne bize ne de başka bir millete böyle tuzak savaş
yüzü göstermesin.