FUTTU: “KAYBETTİĞİN KENDİN, UZAKLAŞTIĞIN YA DA YABANCILAŞTIĞIN KENDİN”

Gizem Futtu kimdir?

Gizem; hayalperest biraz da öteki dünyalı gibi bir çocukluk geçirdikten sonra, güzel sanatlar okumak isterken kendini sayısalcı düzenin kollarında buldu. Eninde sonunda bir gün mutlu olacağım hayaliyle derslerine sımsıkı sarılan, kitapların içinde kendine bambaşka bir dünya kuran, hayranı olduğu fizik öğretmenin etkisiyle kendini mühendislik fakültesinde bulmasıyla devam eden bir öğrenim hayatı geçirdi. “Eğlence, arkadaş, aşk dikkatini dağıtmasın, hedeflerine kilitlen. O istediğin şeyleri ilerde hobi olarak yaparsın. Şimdi zamanı değil. İyi arkadaş, eş, dost dediğin iyi okullarda, kaliteli iş yerlerinde edinilir.” masallarının arasında sönmüş bir balon gibi hissizleşmiş ve andan tamamen kopmuş; gelip gelmeyeceği bilinmeyen o gelecek için uğraşan, kalabalığın içinde yalnız, moda mod, stres içinde ve sırtında başkalarının yüküyle, başkalarının hayaliyle, sürekli bademcikleri şiş, ateşler içinde kıvranırken sınavlara gidip gelen Gizem nihayet okulu sağ salim bitirip iş hayatına atıldı. İşte! Yıllardır uğruna mücadele edilen, zirve gibi sürekli işaret edilen noktaya ulaşılmıştı. Dünyaca ünlü bir telekomünikasyon firmasının gözde departmanlarından birinde çalışmaya başlamıştı. Gelsin projeler, sorumluluklar, çok şekilli unvanlar, düzenli yatan güzel bir maaş… Tam da burada bir yerde mutlu bir son olması gerekiyordu, ama olmadı. Sanki yıllardır koşulan bir maraton tamamlanmıştı da Gizem bu yarışa kendine ait olmayan bir kulvardan katılmıştı. Ne rekabet etmek Gizem’e göreydi ne olmadığı biri gibi davranmak ne de yaptığını ettiğini sürekli birilerine anlatmak… Ve o güler yüzlü hayalperest çocuk gitmiş; mutsuz, ağlamaklı, sürekli yeni hastalıklarla tanışan bir Gizem gelmişti. İşte tam da en dibe vurduğu zamanda “Bir yerde yanlışlık var, başka açıdan bakmalı artık.” dediği gün hayata yeniden geldiği gün oldu. Gizem’in içsel yolculuğu işte tam da böyle başladı.  Düşünce gücüyle kendimizi iyileştirme, dönüştürme konularında araştırmaya, çalışmaya ve eğitimler almaya başladı.  Bu sırada bir de sosyoloji okudu ve aile danışmanlığı aldı. Kendini iyileştirmenin mutluluğunu çevresiyle de paylaştı, küçüklüğünden beri yaptığı gibi öğrendiklerini ve ona iyi gelen her şeyi sevdiklerine de aktardı. İşte Gizem böyle mutlu olduğunu fark etti; paylaşarak, ona iyi geleni çevresine de aktararak. Çevresindeki herkes de gözlerindeki ışıltıyla beraber Gizem’in dönüşüne, dönüşümüne şahitlik etti. Gizem kendini aramaya başladı, evren ona destek oldu; tıpkı herkese olduğu gibi. Elektronik ve haberleşme mühendisi olarak cihazlarla yeterince haberleştiğini düşünen Gizem; enerjiyle çalışmayı, evrenle ve kâinatın tüm parçalarıyla iletişim kurmayı ve tüm duyularıyla hissederek yaşamayı çok seviyor. Rüzgârı hissetmek, ağaçları dinlemek, kuşlarla şarkı söylemek, atlarla koşturmak ve sevgiyle kucaklamak; Gizem’i böyle anlatabilirim.

Aile danışmanı olarak ne gibi çalışmalar yürütüyorsunuz?

Aile danışmanı olarak, öncelikle aile bireyleri ve aileyle çalışarak aile içindeki çatışma konularını belirleriz:
• Huzursuzluk, dengesizlik belirtilerini izler ve üzerine çalışırız.
• Aile üyeleri arasındaki etkileşime odaklanırız.
• Aile içinde sorunların çözülmesi için baş etme becerilerini geliştirme üzerine çalışırız.
• Bireylerin aile içindeki rollerinin anlaşılması ve işlerliği, aile bireylerinin aile içinde üstlendikleri misyonlar ve diğer aile bireyleriyle etkileşimini ele alırız.
• En önemli noktalardan bir tanesi, sağlıklı iletişim becerileri. Aile içi iletişim sağlanması ve iletişim becerilerinin gelişmesi üzerine çalışmalar yaparız. Bireylerin kendini, olayları, yaşadıklarını ve en önemlisi hissettiklerini ifade edebilmesi bizim için çok kıymetli.

Kişinin kendiyle olan ilişkisini fark ettirme üzerine yaptığımız çalışmaları da çok değerli buluyorum. Zira kendimizle ilişkimiz nasılsa, çevremizdekilerle ve hayatla olan ilişkimizin de buna göre şekillendiğine inanıyorum.

Spiritüel (ruhani) danışmanlık serüveninizde sizi etkileyen, bizimle paylaşmak istediğiniz bir hatıranız var mı?

Evet, malum konu spiritüellik olunca oldukça ilginç hikayeler biriktirdim. Danışanımın değil, bizzat kendi anımı anlatacağım. Yaklaşık 4-5 sene önce sanırım, mentörümün ofisinde çocukluğumla ilgili bir çalışma yapmıştık. Çalışma gereğince obje olarak bir kurbağa seçmiştim. Bir de o dönemde gündemimde, hayatımdaki etkilerini gözettiğim abi figürleri vardı. Abimin adı Mert, diğer sevdiğim bir abim Yusuf. Çalışmadan birkaç gün sonra da bahçemize gitmiştim, Ankara’nın biraz dışında. Bir çeşmeden su dolduracağım, hani böyle uzun teknesi ve birkaç gözü olan, kendiliğinden akan köy çeşmeleri olur ya. Çocuklar var başında oynuyor, hepsi de erkek çocukları. Sohbet ediyoruz hepsiyle, bir tanesi fazlaca yardımcı oluyor bana, inanılmaz kanım kaynıyor. İsmini soruyorum, diyor ki Yusuf Mert. Şaşkınlıkla soruyorum birkaç kez hatta, diğer çocuklar gülüyor “yahu abla Yusuf Mert işte eheheh” diyerek. Şaşkınlığım geçmeye yakın, çocukların değişik bir şeylerle oynadığını fark ediyorum. Evet… Sayamayacağınız kadar kurbağa var ve çocuklar kurbağalarla oynuyor. “Zarar vermeyin olur mu?” diyorum, bu sefer de Yusuf Mert şaşkınlıkla bakıyor bana “Abla zarar verir miyim hiç?! Çok sevdiğim için buraya gelip oynuyorum ben onlarla.”

Ego, öz benlik, yüksek benlik, iç benlik, üst benlik… Bazen kafa karıştırıcı olabiliyorlar. Bu kavramlardan biraz bahseder misiniz? İçlerinde birbiriyle aynı anlama gelenler var mı?

Latince kökenli egonun kelime anlamı “ben”. Baştan söyleyelim, ego bizim bastırmamız veya savaşmamız gereken bir düşman değil. Adı üstünde “benlik” i temsil ediyor. Varlığımızı tehdit eden, hayati risk taşıyan durumlarda ego bizi korumak için devreye girer, esas görevi budur. Ancak farkındalık düzeyinde kendine ihtiyacı olan bakımı vermediğinde kişi, günlük hayatta en ufak anlaşmazlıkları bile varlığına saldırı olarak algılayabiliyor.

Yüksek benlik, iç benlik, üst benlik; aynı kavramı açıklamak için kullandığımız terimler diyebilirim. “Öz” dediğimiz ve gerçekten neysek, neye ihtiyacımız varsa, hakikatimiz neyse, bize onu söyleyen ses, his, duyum. Eminim herkesin bu konuda bir deneyimi vardır.

Evet ego bizim gerçeğimiz ve ihtiyacımız, ama egoyla yaşamak ve hayatı egodan yaşayarak deneyimlemek birbirinden çok farklı. Örneğin kibir ve aşırı gurur, hayatımızı egodan yaşıyorsak bunu fark etmemiz için bize ipucu olabilir.

Hayatı gerçekten kendimiz olarak deneyimlemek istiyorsak egoyla nazikçe çalışıp hakikatimizi aşkla araştırabiliriz.

Meditasyon ve mindfulness nedir?

Mindfulness- şefkat, son dönemde fazlasıyla üzerine eğildiğim ve paylaşmaktan keyif aldığım konular.

Mindfulness’ın Türkçe çevirisi bilinçli farkındalık gibi bir anlama geliyor, lakin bunu çok anlamlı bulmuyoruz. John Kabat Zinn’in tanımıyla “Bilinçli olarak açık, nazik ve yargısız bir şekilde dikkat etme sonucunda ortaya çıkan farkındalık.” Bir de “kalbin mevcudiyeti” tanımı var ki, benim içimde en çok ses getiren anlam karşılığı bu aslında.

Meditasyonsa; bilinçli bir tavırla, dikkatimizi belirli bir noktaya (örneğin nefeslerimize) yönlendirerek kendimizle kalma halidir. Birçok çeşidi de vardır meditasyonun, hatta ben oturamıyorum diyenler için yürüyüş meditasyonu bile var. Lakin yeni başlayanlar için özellikle “sade” seçimler yapmalarını öneririm. Örneğin nefes farkındalığı meditasyonunda; beklentisiz, yargısız, müdahale etmeden, açık ve arkadaşça nefeslerimizi izleriz. Sade seçimler, bize bu pratikleri neden yaptığımız konusunda hatırlatıcı olacaktır. Neden meditasyon yaparız? Zihnimizi, dikkatimizi eğitmek için. Neden zihnimizi eğitmeye ihtiyacımız var? İç görümüzün gelişmesi için. Kalbin mevcudiyeti demiştim hani, işte bu noktada tekrar hatırlayalım isterim; iç görümüz geliştikçe kalbin hakikatli sesi mevcut olmaya, duyulmaya başlar. Ve aslında her şeyi tam olarak bunun için yapıyoruz.

Zihinle ilgili önce iyi haber, üzerine çalışır ve düzenli pratik yaparsak zihin eğitilebilir. Eğitimli bir zihin de kontrolsüzce sizi ızdıraba sürükleyecek düşünceler üretmez. Ve kötü haber, eğitimsiz bir zihin insanı bilinçsizce oradan oraya sürükleyip ortada bir şey yokken dahi anlamsız acılar çektirebilir. Geçmişin keşkeleri, geleceğin acabaları arasında savrulurken “an” dan yani tek gerçeğinden kopar, kendini sürekli endişe ve korkuların içinde boğulurken bulabilirsin.

Buddha’nın bu konuyla ilgili çok sevdiğim bir paylaşımı var: “Deneyimlerden önce zihin gelir, zihin deneyimi yönlendirir ve zihin deneyim yaratır. Biri saf olmayan bir zihinle konuşur ve hareket ederse o zaman ızdırap peşinden gelir, atlı arabada arabanın atı takip etmesi gibi.”

**Bu arada kaynak ihtiyacı olanlar için, sosyal medyada meditasyon pratiklerimi paylaşıyorum.

İnsan kendini kapana kısılmış, karanlık içinde hissettiğinde şifa bulmak için nasıl bir yol izlemelidir? Siz bir uzman gözüyle ne önerirsiniz?

Herkesin yolculuğunun, deneyimlerinin biricik ve kendine özel olduğunu hatırlayalım isterim önce.

Kapana kısılmış, kaybolmuş, karanlıkta kalmış hissetmekten bahsedince aklıma şu şarkı sözleri geliyor:

“Unuttum bildiğimi doğarken, umudum; ölmeden hatırlamak.”

Ben bu şarkıyı duyunca kendini bulmak geliyor aklıma... Kaybettiğin kendin, uzaklaştığın ya da yabancılaştığın kendin... Başkası gibi davrandığın, belki de bir başkası gibi bahsettiğin kendin...

Ben inanıyorum ki, hepimiz dünyaya bir amaç uğruna geldik ve bunu gerçekleştirmek için ihtiyacımız olan her ne varsa özümüz bize fısıldıyor. Olur da amacımıza hizmet edecek yoldan saparsak, özümüzden uzaklaşırsak, kendimize yabancılaşıyoruz ve karanlık, çaresizlik hisleri böyle zamanlarda çökmeye başlıyor.

Hatırlamaya çalışın, yapmaktan gerçekten çok keyif aldığınız, sevdiğiniz neler var?  Şu anda bilmiyormuşsunuz gibi gelse bile denemeye başlayın, ne kaybedersiniz ki? Araştırın; bebek adımlarla, kendinize yüklenmeden.  Hepimizin hayatımızı sağlıkla, güzellikle sürdürebilmek için içsel motivasyona, sabah uyanıp bizi yataktan heyecanla kaldıracak nedenlere ihtiyacımız var. Ve hatırlayın, uzun ve meşakkatli bu yolda yalnız yürümek zorunda değilsiniz. Ben de kendimle çalışıyorum ve yaşadığım sürece bu yollarda olmaya devam etmek niyetindeyim. Benim de yolculuğuma eşlik eden kıymetli öğretmenlerim ve mentörüm var. Siz de destek almaktan, yardım istemekten hiçbir zaman çekinmeyin.

Şefkat, öz şefkat hakkında bilgi verir misiniz?

Şefkat sözcüğünü ilk duyduğunuzda size hangi duyguları çağrıştırıyor? İlk aklınıza gelen “ay ay, canım cicim, kıyamam” tarzındaysa hemen uyanalım. Hele ki “acımak” gibi bir durum, şefkatin olduğu yerde asla söz konusu değil. Evet, şefkatin koşulsuz sevgiyle kucaklayan, sarıp sarmalayan bir yanı var. Aynı zamanda da net olan, gerektiğinde dur diyen, sınırlarını belirten ve koruyan güçlü bir yanı da var.

Şefkatin, öfkenin en etkili ilacı olduğundan bahsetmek isterim. Öfke, yoktan var olan bir duygu durumu değildir. Kendi içimizde bakım vermediğimiz zorlayıcı duygular, kırgınlıklar, karşılanmamış beklentiler, acıyla kalamamak, üzüntüye tahammül edememek, yaşanamamış veya tamamlanamamış yas süreci ve daha niceleri birikir; öfkeye dönüşür. Öfkemizi gerçekten şifalandırmak istiyorsak, hayatımıza şefkati hatta öz şefkati dahil etmenin zamanı geldi demektir.

Şefkatle ilgili pek çok tanım duymuş olsak da benim içimde en yoğun karşılığı olan tanımı, acıyla kalma kapasitesi olabilir. Acımıza açık, yargısız ve arkadaşça temas ederek drama sürüklenmeden acıyla öylece olabildiği gibi kalabilmek… İşte şefkat böylelikle geliştirilen bir eylemdir. Ve evet, şefkat bir duygu değil; bir eylemdir.

Geçtiğimiz dönemde, Harvard Üniversitesi Psikiyatri bölümünden Dr. Chris Germer ve Kristin Neff’in değerli araştırmalarıyla geliştirilen Mindfulness temelli öz şefkat programını tamamladım. Öz şefkat konusunda keyifle ve heyecanla çalışmaya ve okumalarımı yürütmeye devam ediyorum. Öz şefkatin benim için en sihirli dokunuşu, kendimizi eleştiriden çok nezaketle motive edebilmeyi hatırlamak. Birçoğumuzun yargılayıcı iç ses olarak tabir ettiği o yıpratıcı, sözde motivasyon kaynağını, nazik, anlayışlı ve şefkatli bir destekleyiciye dönüştürmek mümkün. Ve tabii başkalarından beklemeden kendimize ihtiyacımız olan özenli tavrı göstermeyi, destekleyici dokunuşları ve kendimizin anlayışlı, şefkatli bir dostu olmayı ihmal etmeyelim. Kendimiz tarafından desteklenmeye ve sarmalanmaya gerçekten çok ihtiyacımız var.

Sabırla, nezaketle, şefkatle, kendimizle savaşmadan düzenli bir şekilde çalışır ve pratik yaparsak ihtiyacımız olan şifa bize kendiliğinden gelecektir.

Sizin desteğinizi ve sizinle yol arkadaşlığını deneyimlemek isteyen okurlarımız size nereden, nasıl ulaşabilir?

Kendi için bir adım atmak isteyen ve bu yolda desteğe ihtiyaç duyan herkes için her zaman buradayım.

Düzenleyen: Cansel Yıldız