Sürdürülebilir Su Kaynakları ve Altyapı Üstyapı Yönetim Uzmanı Adem Büyükköprü: “İstanbul’un altyapısı 50 ve 100 yıllık ekstrem yağış senaryolarına göre yeniden planlanmalı”

İstanbul’da 14 Ekim 2026’da etkili olan ve Meteoroloji Genel Müdürlüğünün ölçüm kayıtlarına göre rekor düzeye ulaşan sağanağın ardından 1.277 su baskını, 15 heyelan ve 4 can kaybı yaşandı. Sürdürülebilir Su Kaynakları ve Altyapı Üstyapı Yönetim Uzmanı Adem Büyükköprü, felaketin yalnızca mazgal temizliğiyle önlenemeyeceğini belirterek altyapının hidrolik kapasitesinin artırılması, kapatılan dere yataklarının yeniden değerlendirilmesi ve yağmur suyunun kentte depolanması çağrısında bulundu. Antalya’da düzenlenecek COP31 öncesinde İstanbul’da yaşananları iklim değişikliğine uyum politikalarının uygulamadaki sınavı olarak değerlendiren Büyükköprü’nün önerileri, kentlerin gelecekteki taşkın ve su güvenliği riskleri açısından önem taşıyor.

Ekim 16, 2026 - 20:26
Sürdürülebilir Su Kaynakları ve Altyapı Üstyapı Yönetim Uzmanı Adem Büyükköprü: “İstanbul’un altyapısı 50 ve 100 yıllık ekstrem yağış senaryolarına göre yeniden planlanmalı”

İSTANBUL – İstanbul’da 14 Ekim 2026’da etkili olan şiddetli sağanak, kent genelinde su baskınlarına, heyelanlara ve can kayıplarına yol açtı. İstanbul Valiliğinin açıklamasına göre, saat 06.00 ile 20.00 arasında AFAD ve 112 Acil Çağrı Merkezine 2 bin 518 ihbar ulaştı. Yağış nedeniyle 1.277 su baskını, 15 heyelan ve 47 mahsur kalma olayı kayda geçti. Meteoroloji Genel Müdürlüğünün 1942’de başlayan ölçüm kayıtlarına göre yağışın rekor düzeye ulaştığı bildirildi.

Valilik açıklamasında 13 ağaç devrilmesi, 2 çatı uçması, 76 araç, 808 konut ve 280 iş yeriyle ilgili ihbarların da bulunduğu belirtildi. Olumsuzluklara müdahale amacıyla 8 bin personel ile 2 bin araç ve iş makinesinin sahada görev yaptığı aktarıldı.

Yağış sırasında Fatih ve Sarıyer’de 2 kişi hayatını kaybetti. Anadolu Ajansı kaynaklı habere göre Fatih’te 14 yaşındaki bir çocuk su birikintisinde elektrik akımına kapılırken, Sarıyer’in Ayazağa Mahallesi’nde 34 yaşındaki bir kişi sel sularını aşmaya çalışırken düşerek yaşamını yitirdi. İstanbul Valiliği, olumsuz hava koşulları nedeniyle 15 ve 16 Ekim tarihlerinde kent genelinde yüz yüze eğitime ara verildiğini açıkladı.

“COP31, İklim Taahhütlerinin Uygulama Sınavı Olmalı”

Sürdürülebilir Su Kaynakları ve Altyapı Üstyapı Yönetim Uzmanı Adem Büyükköprü, İstanbul’da yaşanan sel felaketinin yalnızca iklim değişikliğiyle veya bakım eksikliğiyle açıklanamayacağını belirterek, mevcut altyapının ekstrem yağışların oluşturduğu debileri taşıma kapasitesinin sorgulanması gerektiğini ifade etti.

Antalya’da 9-20 Kasım 2026 tarihlerinde düzenlenmesi planlanan COP31’e dikkati çeken Büyükköprü, yaşanan afetin iklim politikalarının uygulama boyutunu gündeme taşıdığını belirtti.

Büyükköprü, “Selden sadece 25 gün sonra, 9–20 Kasım’da Antalya’da COP31 başlayacak. Türkiye ilk kez bir BM iklim zirvesine ev sahipliği yapacak. Ev sahibi ülkenin en büyük kentinde yaşanan bu sel felaketi, küresel iklim tartışmalarının ‘taahhüt’ boyutunu geride bırakıp ‘uygulama’ kısmını acilen masaya getirmemiz gerektiğini net bir şekilde kanıtlıyor.” dedi.

COP31’in uygulama odaklı yaklaşımının kentlerin altyapı yatırımlarına yansıması gerektiğini vurgulayan Büyükköprü, erken uyarı sistemleri, döngüsel su şehirleri modelleri ve hidrolik kapasite artışlarının somut projelerle hayata geçirilmesi gerektiğini kaydetti.

“Yedi Tepeli İstanbul, Doğal Bir Drenaj Sistemine Sahip”

İstanbul’un jeomorfolojik yapısının yağmur suyunun doğal akış güzergâhlarını belirlediğini anlatan Büyükköprü, kentin tepeleri ile Haliç ve Marmara’ya inen vadiler arasındaki ilişkinin altyapı planlamasında temel alınması gerektiğini söyledi.

Büyükköprü, “Bu tepeler volkanik koniler ya da dağ oluşumunun (orojenez) ürünü değildir. Yüzey akışının binlerce yıl boyunca vadi oyarak bıraktığı aşınım sırtlarıdır. Haliç ve Marmara’ya inen akarsu vadileri arasında kalan yükseltiler, yani flüvyal sırtlardır.” ifadelerini kullandı.

Tarihi Yarımada’da doğu-batı yönünde uzanan su bölümü omurgasının iki yanında Haliç’e ve Marmara’ya doğru uzanan yamaçlar bulunduğunu belirten Büyükköprü, doğal sistemde yağmur suyunun sırtlardan vadilere, oradan da denize ulaştığını kaydetti.

Kentleşmeyle birlikte doğal akış güzergâhlarının yol, cadde, yapı ve alt geçitlere dönüştürüldüğünü dile getiren Büyükköprü, “Vadi tabanları doğası gereği su toplanan, su taşıyan hatlardır. Kentleşme sürecinde yerleşim, yol ve yapılar o hatların tam içine ya da üzerine kuruldu. Yağış şiddetlendiğinde su, mühendislik sınırlarını dinlemiyor; yüzlerce yıl önce kendi açtığı flüvyal yolu izliyor ve karşısında bina ile araçları buluyor.” değerlendirmesinde bulundu.

Sel ve Heyelan Arasındaki Hidrolojik Bağlantı

İstanbul’da selin ardından 15 noktada heyelan meydana gelmesinin su yönetimiyle zemin güvenliği arasındaki ilişkiyi ortaya koyduğunu belirten Büyükköprü, kontrolsüz yüzey akışının yamaçlardaki zemini suya doyurarak kayma riskini artırabildiğini ifade etti.

Büyükköprü, “İklim değişikliğine bağlı olarak radikal biçimde değişen yağış rejimlerinde, özellikle yoğun yüzeysel akışa geçen fazla yağmur sularını hidrolik olarak yakalayıp, kontrollü yönlendiremeyen ve makro ölçekte depolayamayan ülkeleri bekleyen iki büyük kronik tehlike vardır: Birincisi ani sel ve su baskınları, ikincisi ise hemen akabinde tetiklenecek olan heyelanlardır.” dedi.

Aşırı yağış sırasında suyun zemine kontrolsüz biçimde sızmasının boşluk suyu basıncını yükseltebildiğini ve zeminin kayma dayanımını azaltabildiğini anlatan Büyükköprü, sel ve heyelan risklerinin ayrı ayrı değil, aynı havza ölçeğinde değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı.

Beykoz’da Yağış Miktarı 277,1 Kilograma Ulaştı

Yağışın şiddetine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Büyükköprü, Meteoroloji Genel Müdürlüğünün 12 saatlik sınıflandırmasında aşırı yağış kategorisinin 100 milimetreden başladığını hatırlattı.

Büyükköprü, “Beykoz’da ilk etapta ölçülen yaklaşık 240 milimetrelik yağış bile resmî ‘aşırı yağış’ eşiğinin yaklaşık 2,4 katına karşılık geliyor. Eyüpsultan ve Sarıyer’de de 180 milimetrenin üzerinde değerler ölçüldü. İstanbul’un birçok ilçesinde yağış miktarı 100 milimetre civarına ulaştı.” ifadelerini kullandı.

Farklı kurumların açıkladığı yağış miktarlarının ölçüm istasyonlarına ve veri güncelleme saatlerine göre değişebildiğini belirten Büyükköprü, İstanbul Valiliğinin ilk açıklamasında Beykoz-Ömerli istasyonunda metrekareye 193,84 kilogram yağış bildirildiğini, İBB AKOM’un daha sonraki verilerinde ise Beykoz’da 242, Eyüpsultan’da 190,5 ve Sarıyer’de 187,9 kilogram ölçüldüğünün aktarıldığını kaydetti.

Büyükköprü, İstanbul Valisi Davut Gül’ün kriz merkezinden yaptığı açıklamada rekor yağışı metrekareye 261 kilogram olarak duyurduğunu, son konsolide istasyon raporlarında Beykoz’daki en yüksek değerin 277,1 kilograma ulaştığının belirtildiğini ifade etti. Farklı ölçümlerin değerlendirilmesinde istasyon ve saat bilgilerinin birlikte dikkate alınması gerektiğini vurguladı.

Bir milimetre yağışın metrekareye bir litre su anlamına geldiğini hatırlatan Büyükköprü, 240 milimetrelik yağışın bir kilometrekarelik alanda 240 bin metreküp suya karşılık geldiğini ve bunun yaklaşık 96 olimpik yüzme havuzunun hacmine eşit olduğunu belirtti.

Betonlaşma, Suyun Akışını Hızlandırıyor

Kentleşme ve geçirimsiz yüzeylerin artmasının yağmur suyunun toprağa sızmasını azalttığını anlatan Büyükköprü, hidrolojide kullanılan konsantrasyon süresi ve akış katsayısının kentsel taşkın riskini anlamada önemli parametreler olduğunu kaydetti.

Doğal yüzeylerde bitki örtüsü, toprak yapısı ve yüzey pürüzlülüğü nedeniyle suyun daha yavaş hareket ettiğini belirten Büyükköprü, beton ve asfalt yüzeylerde suyun kısa sürede sokaklara ve kanal sistemlerine ulaştığını ifade etti. Bu durumun pik debiyi yükselterek ani taşkın riskini artırabildiğini söyledi.

Akış katsayısının doğal toprak zeminlerde yaklaşık 0,10 düzeyinde olabildiğini, asfalt ve beton yüzeylerde ise 0,90 dolaylarına çıkabildiğini aktaran Büyükköprü, bu değerlerin kullanılan yöntem ve saha koşulları çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini belirtti.

“Lykos Deresi Fiziksel Olarak Kaybolmadı, Görünmez Kılındı”

İstanbul’un tarihî su yollarının altyapı planlamasında yeniden ele alınması gerektiğini ifade eden Büyükköprü, Tarihi Yarımada’dan Marmara’ya, Yenikapı yönüne uzanan Lykos Deresi’nin büyük bölümünün kapatıldığını ve güzergâhının önemli ölçüde ulaşım alanlarına dönüştürüldüğünü söyledi.

Büyükköprü, “Tarihi Yarımada’daki Lykos (Bayrampaşa) Deresi, bu dönüşümün en trajik sembolüdür. Marmara’ya, Yenikapı yönüne inen bu tarihi vadi bugün büyük ölçüde kapatıldı ve üstünden ana arter caddeler geçiyor. Yani dere fiziksel olarak kaybolmadı, sadece görünmez kılındı.” dedi.

Kapalı kanalların ve kolektörlerin kapasitesinin aşılması durumunda suyun eski vadi güzergâhındaki düşük kotlara yönelerek yüzeye çıkabileceğini belirten Büyükköprü, tarihî akış koridorlarının belirlenmesi ve taşkın sınırlarının haritalanması gerektiğini kaydetti.

“Mazgal Temizliği Gerekli Ancak Kök Neden Değil”

Sel sonrasında tartışmaların çoğunlukla mazgal temizliğine odaklandığını belirten Büyükköprü, bakım çalışmalarının gerekli olduğunu ancak altyapının taşıma kapasitesindeki yetersizliği tek başına gideremeyeceğini savundu.

Büyükköprü, “Her sel sonrası ‘mazgallar tıkalıydı’ deniliyor. Tıkalı mazgal elbette gerçek bir sorun; ancak kök neden değil. Boru, kesitinin taşıyabileceği kadar su taşır, fazlası rögardan yüzeye çıkar.” ifadelerini kullandı.

Mevcut boru hatları ve ana kolektör ağının geçmiş dönemlerin yağış verileri ve yapılaşma koşulları dikkate alınarak tasarlandığını belirten Büyükköprü, günümüzde artan betonlaşma ve ekstrem yağışların bu sistemler üzerindeki yükü artırdığını kaydetti.

Saatte 100 milimetre yağışın düştüğü bir kilometrekarelik havzada, doğal yüzey koşullarında saniyede yaklaşık 2,8 metreküp su akışı oluşabileceğini, beton ve asfaltla kaplı yüzeylerde ise bu miktarın saniyede yaklaşık 25 metreküpe çıkabileceğini belirten Büyükköprü, iki durum arasında yaklaşık dokuz kat fark bulunduğunu söyledi.

İklim Değişikliği Hem Taşkın Hem Su Stresi Riskini Artırıyor

İstanbul’da yaşanan yağışların iklim değişikliğinin etkileri ve kentsel yapılaşmayla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini ifade eden Büyükköprü, Akdeniz havzasındaki ısınma ve yağış rejimi değişikliklerine dikkati çekti.

Atmosferin sıcaklık artışıyla birlikte daha fazla su buharı tutabildiğini belirten Büyükköprü, bu fiziksel sürecin bazı bölgelerde kısa süreli ve şiddetli yağışların etkisini artırabildiğini kaydetti. İklim değişikliğinin yalnızca sıcaklık artışından ibaret olmadığını vurgulayan Büyükköprü, su kaynaklarının miktarı, kalitesi ve yenilenme hızının da bu değişimden etkilendiğini ifade etti.

Büyükköprü, “İstanbul’da mesele yalnızca daha fazla yağmur yağması değil, yağmurun kente nasıl düştüğü ve kentte nasıl yönetildiğidir. Suyun bir bölümünü toprağa geçiremez, akiferleri besleyemez ve kontrollü biçimde depolayamazsak, aynı suyu önce taşkın olarak yaşar, ardından kuraklık döneminde ararız.” dedi.

İstanbul Büyükşehir Belediyesinin iklim değişikliği eylem planında ekstrem hava olaylarının etkilerine dikkat çekildiğini hatırlatan Büyükköprü, Prof. Dr. Barış Önol ve ekibinin yüksek emisyon senaryosuna dayalı bölgesel iklim projeksiyonlarında İstanbul’da günlük maksimum yağış miktarının gelecekte 437 milimetreye kadar çıkabileceğinin öngörüldüğünü aktardı. Büyükköprü, bu değerin gerçekleşmiş bir ölçüm değil, belirli bir iklim senaryosuna dayalı projeksiyon olduğunu vurguladı.

“Susuzluk ve Sel Aynı Sorunun İki Yüzü”

İstanbul’daki baraj doluluk oranlarının şiddetli yağışın ardından yükselmesini değerlendiren Büyükköprü, İSKİ verilerine göre doluluk oranının 14 Ekim’de yüzde 38,06 iken 15 Ekim’de yüzde 45,22’ye çıktığını belirtti.

Yağan suyun tamamının baraj havzalarına ulaşmadığını ifade eden Büyükköprü, kentsel alanlardaki geçirimsiz yüzeylerin suyun toprağa sızmasını ve yeraltı su kaynaklarını beslemesini zorlaştırdığını söyledi.

Büyükköprü, “Şiddetli yağış, kentsel alanlardaki betonlaşmış yüzeylerden hızla akıp gidiyor. Toprağa sızıp akifere karışamıyor ve depolara ulaşamıyor. Kent mevcut kapasitesiyle bu suyu hem taşıyamıyor hem de Sünger Kent yapıları olmadığı için yerinde tutamıyor. Böylece su aynı anda hem felakete hem de kaybedilmiş bir kaynağa dönüşüyor.” değerlendirmesinde bulundu.

Yağmur suyunun uygun jeolojik ve hidrolojik koşullarda kontrollü biçimde yeraltında depolanabileceğini belirten Büyükköprü, bu uygulamalarda su kalitesinin izlenmesi, akiferlerin kapasitesinin belirlenmesi ve havza ölçeğinde planlama yapılmasının önemini vurguladı.

“Yağmur Tatili, Altyapının Sınırına Geldiğini Gösteriyor”

İstanbul’da yağış nedeniyle eğitim faaliyetlerine ara verilmesini mevcut altyapının kapasitesi açısından değerlendiren Büyükköprü, bu kararın kentlerin aşırı hava olaylarına karşı dayanıklılığının yeniden ele alınması gerektiğini gösterdiğini söyledi.

Büyükköprü, “Kar tatilini biliyorduk, şimdi yağmur tatilini de gördük. Bu, mevcut altyapı kapasitesinin artık günümüz yağış rejimine yanıt veremediğinin resmî bir ilanı gibi okunmalı.” ifadelerini kullandı.

Kentlerin gelecekteki nüfus projeksiyonları, betonlaşma oranları ve değişen iklim koşullarının birlikte değerlendirilmesi gerektiğini belirten Büyükköprü, geleneksel mühendislik kabullerinin güncellenmesini ve kapsamlı altyapı ana planlarının hazırlanmasını istedi.

“Altyapı 50 ve 100 Yıllık Projeksiyonlara Göre Planlanmalı”

Yeni altyapı yatırımlarının yalnızca mevcut nüfus ve geçmiş yağış istatistiklerine göre tasarlanmaması gerektiğini vurgulayan Büyükköprü, boru hatları, ana kolektörler ve yağmur suyu depolama yapılarının onlarca yıl hizmet verdiğini hatırlattı.

Büyükköprü, “Geleneksel tekerrür analizleri ve eski mühendislik kabulleri geçerliliğini çoktan yitirdi. İstanbul gibi mega kentlerde altyapı yönetimi; sadece bugünün tıkanıklıklarını açmakla veya mazgalları temizlemekle çözülemez. Kentin gelecekteki nüfus projeksiyonları, artan betonlaşma oranı ve iklim krizinin getirdiği ani/ekstrem meteorolojik karakter değişimleri tek bir potada eritilerek makro ölçekli bir altyapı master planı acilen hayata geçirilmelidir.” dedi.

Kritik alt geçitler, kavşaklar ve ana kolektör hatlarının tasarımında kullanılan tekerrür periyotlarının da yeniden değerlendirilmesi gerektiğini belirten Büyükköprü, “Artık kent merkezlerindeki kritik noktaları 5 veya 10 yıllık dünün tekerrür hesaplarıyla değil; günümüz iklim krizinin getirdiği ekstrem karakterdeki 50 ve 100 yıllık taşkın debilerini kaldırabilecek hidrolik kapasitelerle tasarlamak zorundayız.” ifadelerini kullandı.

Yağış şiddeti, süresi ve tekerrür ilişkisini gösteren IDF eğrilerinin sabit kabul edilmemesi gerektiğini belirten Büyükköprü, iklim koşullarındaki değişimlere göre bu verilerin düzenli olarak güncellenmesini önerdi.

Büyükköprü’den Altyapı İçin Beş Temel Öneri

Büyükköprü’nün önerileri arasında, yeni altyapı projelerinin güncellenmiş iklim modellerine göre boyutlandırılması ve imar artışından önce havzaların hidrolik kapasitesinin hesaplanması yer aldı. Parsel ölçeğinde yağmur suyu hasadı ve geçirgen yüzey uygulamalarının yaygınlaştırılması gerektiğini belirten Büyükköprü, yağışın mümkün olduğunca yerinde tutulmasını istedi.

Kapatılan tarihî dere yataklarının yeniden açılabilecek bölümlerinin teknik açıdan incelenmesini öneren Büyükköprü, taşkın sınırlarının haritalanmasını ve hassas akış koridorlarında yeni yapılaşmanın önlenmesini gündeme getirdi.

Yağmur suyu ile atık su hatlarının birleşik sistem olarak çalıştığı bölgelerde ayrık şebeke sistemlerine geçilmesinin hidrolik yükü azaltabileceğini ifade eden Büyükköprü, yeni boru hatlarının gelecekteki nüfus ve aşırı yağış senaryoları dikkate alınarak tasarlanması gerektiğini kaydetti.

Büyükköprü ayrıca yeraltı suyu beslenmesini destekleyecek kontrollü depolama projelerinin geliştirilmesini, yeraltı suyu seviyelerinin ve kalitesinin düzenli izlenmesini önerdi. Yağmur bahçeleri, geçirgen yüzeyler, yeşil koridorlar ve geçici su tutma alanlarıyla kent genelinde yeşil altyapının güçlendirilmesi gerektiğini vurguladı.

Tokyo, Londra ve Rotterdam’dan Altyapı Örnekleri

Taşkın riskini azaltmak amacıyla farklı ülkelerde geliştirilen altyapı uygulamalarına değinen Büyükköprü, Tokyo, Londra, Chicago, Kopenhag, Singapur ve Rotterdam’ın kapasite artırıcı projelerle öne çıktığını belirtti.

Tokyo’daki G-Cans sisteminin yer altında yaklaşık 50 metre derinlikte tünel ve depolama silolarından oluştuğunu aktaran Büyükköprü, Londra’da Thames Nehri’nin altındaki yaklaşık 25 kilometrelik Thames Tideway tüneline, Chicago’daki derin tünel ve tutma rezervuarlarından oluşan TARP projesine dikkati çekti.

Kopenhag’da yeraltı tünelleri ve hat ayrımının, Singapur’da ise kanal kapasitesini artırmaya yönelik ABC Waters yaklaşımının uygulandığını belirten Büyükköprü, Rotterdam’da yağış sırasında geçici depolama alanlarına dönüşen su plazalarının şebeke üzerindeki yükü azalttığını ifade etti.

Bu kentlerin ortak özelliğinin taşkın sorununu yalnızca mazgal temizliği olarak değil, altyapı kapasitesi ve şehir planlaması çerçevesinde ele almak olduğunu belirten Büyükköprü, Türkiye’deki diğer kentlerin de benzer riskler açısından değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.

Büyükköprü, “Bugün İstanbul’u bu olay nedeniyle konuşuyoruz; ancak yağış rejimindeki değişim, hızlı kentleşme ve yetersiz hidrolik kapasite Türkiye’nin birçok kentinde ortak bir risk oluşturuyor. İstanbul’da görünür hale gelen tablo, diğer şehirlerimiz için de yaklaşan taşkın ve su güvenliği sorunlarının teknik bir uyarısıdır.” dedi.

Açıklamasının sonunda kentsel su yönetiminin yalnızca taşkın sırasında suyu uzaklaştırmaya odaklanmaması gerektiğini vurgulayan Büyükköprü, yağmur suyunun toprakla buluşturulması, kontrollü biçimde depolanması ve ihtiyaç halinde yeniden kullanılması gerektiğini belirtti.

Büyükköprü, “Mesele artık ‘bir sonraki sel ne zaman’ değil, ‘bir sonraki yağışa hazır olup olmadığımız.’ Mazgalları temizlemek gerekli ama asla yeterli değil. Kenti dünün hesabı ve dünün yetersiz boru hatlarıyla yaşatmaya devam edersek, hem sel hem de susuzluk dönemlerinde aynı ağır tabloyla karşılaşırız.” ifadelerini kullandı.