İRAN’IN YAKIN TARİHİ
Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.baskentpostasi.com, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz.
Bir asırdır darbeler, devrimler, savaşlar, dış müdahaleler ve ekonomik yaptırımlarla şekillenen İran, bugün yalnızca kendi geleceğini değil, Orta Doğu'nun güvenlik dengelerini de etkileyen tarihsel bir dönemeçten geçiyor. Bazı ülkelerin tarihini anlamak için haritalara bakmak yeterlidir. Ancak İran'ı anlamak için haritaların ötesine, toplumun hafızasına, geçmişin hesaplaşmalarına ve devletin güvenlik anlayışına bakmak gerekir. İran, yalnızca petrol ve doğal gaz kaynaklarıyla önem kazanan bir ülke değildir. Binlerce yıllık devlet geleneğine, köklü bir medeniyet birikimine ve güçlü bir ulusal kimliğe sahiptir. Ancak modern İran'ın siyasi hafızasında üç tarih özellikle belirleyicidir: 1953 darbesi, 1979 İslam Devrimi ve 1980'de başlayan İran-Irak Savaşı. Bu üç olay, Tahran'ın Batı dünyasına duyduğu güvensizliği, savunma politikalarını ve bölgesel nüfuz arayışını anlamak için temel öneme sahiptir. Bugün İran ile Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail arasındaki gerilimi yalnızca son yılların nükleer anlaşmazlıklarıyla açıklamak, tarihin önemli bir bölümünü görmezden gelmek olur. İran'ın modern siyasi kırılmalarından biri 1951 yılında Başbakan Muhammed Musaddık'ın petrol sanayisini millîleştirmesiyle başladı. İran petrolü uzun yıllar boyunca İngiliz ekonomik çıkarlarının merkezindeydi. Musaddık, petrol gelirleri üzerinde ülkesinin daha fazla egemenlik kurmasını istiyordu. Ancak bu politika Londra ile Tahran arasında ciddi bir krize neden oldu. 19 Ağustos 1953'te ABD ve İngiltere'nin desteğiyle gerçekleştirilen darbe sonucunda Musaddık devrildi. Şah Muhammed Rıza Pehlevi'nin iktidarı güçlendi. Darbe, yalnızca bir hükûmet değişikliği değildi. İran toplumunun önemli bir kesiminde, ülkenin siyasi geleceğinin yabancı devletlerin müdahalesine açık olduğu düşüncesini derinleştirdi. [1] 1953'ten bugüne uzanan Amerikan karşıtlığının tarihsel köklerinden biri burada yatmaktadır. İran'ın sonraki liderleri bu olayı, dış müdahaleye karşı egemenlik söylemlerinin temel dayanaklarından biri olarak kullandı.Şah Muhammed Rıza Pehlevi döneminde İran, ekonomik kalkınma ve Batı ile yakınlaşma ekseninde önemli değişimler yaşadı. 1963 yılında başlatılan Beyaz Devrim kapsamında toprak reformları gerçekleştirildi, kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanındı ve sanayileşmeye yönelik politikalar geliştirildi. Ancak modernleşme süreci siyasi özgürlüklerin aynı ölçüde gelişmesini sağlamadı. Şah yönetiminin güvenlik teşkilatı SAVAK, muhalif hareketler üzerindeki baskısıyla tanındı. Gelir dağılımındaki eşitsizlikler, dinî çevrelerin tepkileri, siyasi baskılar ve Batı etkisine yönelik itirazlar toplumsal hoşnutsuzluğu büyüttü. [2] İran'ın yakın tarihinin temel çelişkilerinden biri burada ortaya çıktı: Ekonomik modernleşme, siyasi meşruiyeti tek başına güvence altına alamadı. Nitekim 1970'lerin sonunda Şah'ın güçlü ordusu, petrol gelirleri ve Batı desteği, monarşinin yıkılmasını önleyemedi. 1979 İslam Devrimi, 20. yüzyılın en önemli siyasi dönüşümlerinden biriydi. Ayetullah Ruhullah Humeyni'nin öncülüğündeki devrim sürecinde dinî çevreler, milliyetçiler, sol hareketler, öğrenciler ve farklı toplumsal kesimler Şah yönetimine karşı bir araya geldi. 16 Ocak 1979'da Şah ülkesinden ayrıldı. Humeyni 1 Şubat'ta İran'a döndü. 11 Şubat'ta monarşi çöktü ve nisan ayında İslam Cumhuriyeti ilan edildi. [3] Yeni düzen, dinî liderliğe dayalı siyasal kurumlarla seçimli cumhuriyet kurumlarını aynı anayasal yapı içerisinde birleştirdi.Devrim sonrasında dış politika da köklü biçimde değişti. Şah döneminde ABD'nin en önemli bölgesel ortaklarından biri olan İran, Washington'un başlıca karşıtlarından birine dönüştü. Kasım 1979'da ABD'nin Tahran Büyükelçiliğinin işgal edilmesi ve Amerikalı diplomatların rehin alınması iki ülke ilişkilerinde derin bir kopuş yarattı. Ancak devrimin değerlendirilmesinde önemli bir ayrım yapılmalıdır: Şah yönetimine yönelik geniş halk muhalefeti ile devrim sonrasında kurulan siyasal sistemin bütün uygulamaları aynı şey değildir. Devrime katılan farklı siyasi grupların önemli bir bölümü, sonraki yıllarda yeni iktidarla karşı karşıya geldi. İran henüz devrimin siyasi ve kurumsal sarsıntılarını yaşarken, 22 Eylül 1980'de Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak'ın saldırısıyla yeni bir savaş başladı. Sekiz yıl süren İran-Irak Savaşı, iki ülkenin ekonomisinde ve toplumunda çok ağır kayıplara neden oldu. Petrol tesisleri hedef alındı, şehirler bombalandı, kimyasal silahlar kullanıldı ve yüz binlerce insan hayatını kaybetti. Savaş, İran'ın güvenlik anlayışını kalıcı biçimde değiştirdi. Tahran yönetimi, konvansiyonel askerî güçlerin yanında füze programına, asimetrik savaş kapasitesine ve bölgedeki silahlı ortaklık ağlarına giderek daha fazla önem vermeye başladı. Bu dönemde Devrim Muhafızları da devletin askerî ve siyasi yapısında giderek etkili bir kuruma dönüştü. İran'ın sonraki yıllarda Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen'de geliştirdiği ilişkiler, yalnızca ideolojik yakınlıkla değil, tehditleri kendi sınırlarının uzağında karşılama düşüncesiyle de bağlantılıdır. Bununla birlikte İran'ın bu stratejisi, bölge ülkelerinin egemenlik ve güvenlik kaygılarını artırmış; özellikle silahlı devlet dışı aktörlere sağlanan destek, önemli bölgesel anlaşmazlıkların konusu olmuştur. 1989 yılında Humeyni'nin ölümünün ardından Ali Hamaney'in dinî liderlik makamına gelmesi, İran siyasetinde yeni bir dönemi başlattı. Haşimi Rafsancani döneminde savaşın yıktığı ekonomiyi yeniden inşa etme çabaları öne çıktı. Muhammed Hatemi'nin 1997'de cumhurbaşkanı seçilmesiyle reform ve Batı ile diyalog beklentileri güçlendi. Ancak İran'ın siyasi yapısındaki seçilmiş kurumlar ile dinî liderliğe bağlı kurumlar arasındaki yetki farklılıkları, reform hareketlerinin karşılaştığı temel sınırlardan biri oldu. 2009 seçimleri sonrasında ortaya çıkan Yeşil Hareket, 2019'daki ekonomik protestolar ve 2022'de Mahsa Amini'nin ölümünün ardından başlayan gösteriler, İran toplumunda siyasal haklar, ekonomik koşullar ve bireysel özgürlükler konusunda süregelen gerilimleri görünür kıldı. İran'ın yakın tarihi, yalnızca devletin dış güçlerle mücadelesinden ibaret değildir. Aynı zamanda toplumun kendi yönetim sistemi, özgürlükleri ve ekonomik geleceği hakkında yürüttüğü mücadelelerin tarihidir. 2000'li yıllarda İran'ın nükleer faaliyetleri, uluslararası siyasetin en önemli tartışmalarından biri hâline geldi. Tahran, nükleer programının barışçıl amaçlar taşıdığını savunurken ABD, İsrail ve çeşitli Batılı ülkeler İran'ın nükleer silah geliştirme ihtimaline ilişkin kaygılarını dile getirdi. 2015 yılında imzalanan Kapsamlı Ortak Eylem Planı, İran'ın nükleer faaliyetlerinin sınırlandırılması ve denetlenmesi karşılığında yaptırımların hafifletilmesini öngörüyordu. Ancak ABD'nin 2018 yılında Donald Trump'ın ilk başkanlık döneminde anlaşmadan çekilmesi, diplomatik süreci yeniden krize soktu. 2025 yılında nükleer anlaşmayla bağlantılı Birleşmiş Milletler yaptırımları yeniden devreye alındı. Bu gelişme, İran'ın uluslararası ekonomik sistemle ilişkilerini daha da zorlaştırdı. [4] Burada temel sorun şudur: Tahran nükleer teknolojiyi egemenlik ve güvenlik meselesi olarak değerlendirirken, karşı taraflar bu programın askerî kapasiteye dönüşmesinden endişe etmektedir. Diplomasi bu iki yaklaşım arasında güvenilir bir denetim ve güvenlik mekanizması oluşturamadığında kriz yeniden derinleşmektedir. İran'ın yakın tarihindeki en ciddi kırılmalardan biri de 2025 ve 2026 yıllarında yaşanan askerî çatışmalar oldu. 2025'teki ABD ve İsrail saldırılarının ardından 2026 Şubat ayında başlayan yeni savaş, yalnızca İran'ın askerî altyapısını değil, Körfez ülkelerinin güvenliğini ve küresel enerji ticaretini de etkiledi. İran'ın Hürmüz Boğazı üzerindeki hamleleri, ABD'nin deniz ablukası ve karşılıklı saldırılar ekonomik sonuçları ağırlaştırdı.Haziran 2026'da Pakistan'ın arabuluculuğuyla diplomatik bir çerçeve üzerinde uzlaşılmış olsa da kalıcı bir barış düzeni kurulamadı. Ekim 2026 itibarıyla müzakerelerde ciddi anlaşmazlıklar sürüyor. [5] İran ekonomisindeki tablo da giderek ağırlaştı. Reuters'ın 20 Ekim tarihli haberine göre yıllık enflasyon eylül ayında yüzde 73,6'ya ulaştı. Petrol ihracatındaki aksamalar ve para birimindeki değer kaybı, halkın satın alma gücünü ciddi biçimde zayıflattı. [6] Tarih burada yeniden kendisini hatırlatmaktadır. 1953 yılında petrol, İran'ın bağımsızlık mücadelesinin merkezindeydi. 1979'da siyasal egemenlik, devrimin temel söylemiydi. 1980'lerde askerî güvenlik devletin önceliği oldu. Bugün ise İran aynı anda egemenlik, güvenlik, ekonomik istikrar ve toplumsal meşruiyet sorunlarıyla karşı karşıyadır. Türkiye ile İran ilişkileri, yalnızca bugünün bölgesel rekabeti üzerinden okunamaz. İki ülke, Osmanlı ve Safevî dönemlerinden itibaren çatışmalar, anlaşmalar ve diplomatik ilişkilerle şekillenmiş köklü bir komşuluk geçmişine sahiptir. 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşması, sınır ilişkilerinin tarihsel temel taşlarından biridir. Ancak bugünkü sınır düzeninin oluşumunda daha sonraki antlaşmaların ve sınır düzenlemelerinin de payı vardır. Türkiye açısından İran'ın istikrarı, enerji güvenliği, sınır ticareti, düzensiz göç, terörle mücadele ve Kafkasya-Orta Doğu dengeleri bakımından önem taşımaktadır. Ankara ile Tahran'ın Suriye, Irak ve Güney Kafkasya'daki çıkarları zaman zaman farklılaşmaktadır. Bununla birlikte iki ülke, coğrafyanın zorunlu kıldığı diplomatik ve ekonomik ilişkilerini sürdürmek durumundadır. Türkiye açısından stratejik mesele, İran'ın iç siyasi tercihlerini belirlemek değil; sınır güvenliğini korumak, bölgesel savaşın yayılmasını önlemek ve diplomasinin açık kalmasını sağlamaktır. İran'da yaşanabilecek geniş çaplı bir istikrarsızlık, yalnızca Tahran'ı değil; Irak'ı, Azerbaycan'ı, Körfez ülkelerini ve Türkiye'yi de etkileyebilir. İran'ın son yüz yılı incelendiğinde birbirini izleyen dört büyük mesele karşımıza çıkmaktadır: yabancı müdahale korkusu, güçlü devlet arayışı, toplumsal meşruiyet tartışmaları ve ekonomik bağımsızlık mücadelesi. Şah döneminde modernleşme ile siyasi baskı arasındaki çelişkiler büyümüştü. Devrim sonrasında ise bağımsızlık ve dinî yönetim anlayışı yeni bir siyasal düzen oluşturdu. İran-Irak Savaşı güvenlik kurumlarının ağırlığını artırdı. Nükleer kriz ve yaptırımlar ülkenin uluslararası konumunu yeniden şekillendirdi. 2026'ya gelindiğinde aynı tarihsel meseleler farklı koşullar altında yeniden gündemdedir. İran yönetiminin güvenlik kaygıları gerçektir. Komşu ülkelerin İran'ın askerî kapasitesine ve bölgesel faaliyetlerine ilişkin endişeleri de dikkate alınmalıdır. En önemlisi, İran halkının ekonomik refah ve temel haklara ilişkin talepleri dış politika mücadelelerinin gölgesinde bırakılmamalıdır. Bir devletin askerî kapasitesi sınırlarını savunabilir; ancak uzun vadeli istikrarı, ekonomik dayanıklılığına, kurumlarına ve vatandaşlarıyla kurduğu güven ilişkisine de bağlıdır. Bugün sorulması gereken soru yalnızca İran'ın ABD ve İsrail karşısında nasıl bir strateji izleyeceği değildir. Asıl soru şudur:İran, geçmişten miras aldığı güvensizlikleri ve çatışmaları aşarak halkına ekonomik refah, bölgesine güvenlik ve gelecek nesillerine barış sunabilecek bir siyasi denge kurabilecek midir? Çünkü İran'ın yakın tarihi bize bir gerçeği göstermektedir: Devrimler devletlerin yönetimini değiştirebilir, savaşlar sınırların güvenliğini yeniden tanımlayabilir; fakat milletlerin gerçek geleceği, barışı ve refahı kalıcı hâle getirebildikleri ölçüde şekillenir.
Dr. İmbat MUĞLU
[1] https://apnews.com/article/ap-was-there-iran-1953-coup-6ae8700ec74ba7d2ff04a40aa3f1f4d7
[2] https://unvis.it/www.britannica.com/place/Tehran/History
[3] https://www.iranicaonline.org/articles/khomeini-i-life
[4] https://www.consilium.europa.eu/en/policies/sanctions-against-iran/timeline-measures-targeting-nuclear-proliferation-activities
[5] https://commonslibrary.parliament.uk/research-briefings/cbp-11075/?utm_source
[6] https://www.reuters.com/world/us/iran-prolongs-talks-stalemate-influence-us-midterms-officials-say-2026-10-20/?utm_source