NEOLİBERALİZM VE ULUS DEVLETİN SONU
Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.baskentpostasi.com, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz.
NEOLİBERALİZM VE ULUS DEVLETİN SONU
Farkında mısınız bilmiyorum, toplum olarak öyle bir noktaya geldik ki, ülkemizin geleceğini ve etnik kimlikler temelinde parçalanma tehlikesi gibi çok büyük bir tehdit ufukta belirmişken bile sergilenen duyarsızlık, akıllara Yugoslavya'da yaşanan o meşhur olayı getirmektedir.
Yugoslavya'da o büyük iç savaş bittiğinde halka sorarlar: "Bu felaketler yaşanırken sizler ne yapıyordunuz?" Verilen yanıt oldukça manidardır: "Biz o sırada dizi izliyorduk."
İşte bizim de ülke olarak bugün içinde bulunduğumuz durum, emin olun bundan çok farklı değil.
Bilindiği gibi, maden işletmelerinde çalışan işçiler aylardır alın terlerinin karşılığı olan maaşlarını ve sosyal haklarını alamamaktadır. Bu yetmezmiş gibi, yalnızca en doğal anayasal haklarını aradıkları için baskı görmekte, şiddetle karşılaşmakta; işçi temsilcileri haksız yere gözaltına alınıp tutuklanabilmektedir.
Böyle olunca insan haliyle merak ediyor: Bu keyfi tutumla binlerce işçiyi mağdur eden, haklarını gasp eden sermayedarlara ne yapılıyor dersiniz?
Ben söyleyeyim: Hiçbir şey!
Üstelik bu yetmezmiş gibi aynı kişilere binlerce yeni maden ruhsatı verilmekte; memleketin dört bir yanı vahşi talan madenciliğiyle delik deşik edilmektedir. Yaşananlar uzaktan bakıldığında bir şirket ile çalışanları arasındaki münferit bir uyuşmazlık gibi görülebilir. Ancak durum hiç de öyle değildir.
Bu tablo; ülkemizde uygulanan ekonomik ve siyasi modelin bütünüyle neoliberal bir karaktere büründüğünü, devletin küresel sermayenin taleplerini yerine getirmek dışında neredeyse hiçbir sorumluluk üstlenmediğini açıkça ortaya koymaktadır. Kamu yararı, çalışanların hak arama mücadelesi, sendikal örgütlenme, grev, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı gibi küresel sermayeyi zora sokacak girişimlere kesinlikle izin verilmeyeceğini; sermayenin sınırsız sömürü ve talanının ise her ne pahasına olursa olsun devlet eliyle korunacağını göstermektedir.
Kısacası; sendikaların hiçbir yaptırım gücünün kalmayacağı, sosyal devlet ilkesinin rafa kaldırılacağı, "siyasal İslam" maskeli vahşi bir neoliberal talan düzeniyle yönetileceğimiz bu son pratiklerle kesinleşmiştir.
Peki, kendisini halkına değil de yalnızca küresel sermayeye hizmet etmekle yükümlü gören bir anlayış; sizce ülke bütünlüğünü, ulusal çıkarlarımızı ve ulus kimliğimizi korur mu?
Elbette hayır!
Zaten BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) dediğimiz süreç; bölgemizde, özellikle de Müslüman coğrafyada İsrail'in karşısında direnç gösterebilecek güçlü hiçbir ulus devlet bırakmama projesidir. Bölge ülkeleri etnik, mezhepsel ve dini kimliklerle ayrıştırılıp mikro parçalara bölünürken, İsrail'in bölgedeki en etkili ve güçlü devlet haline getirilmesi hedeflenmektedir. Tam da bu nedenle Libya, Irak ve Suriye gibi ulus devlet yapısını korumaya çalışan ülkeler, bizim de lojistik ve siyasi desteğimizle paramparça edilip projeye uygun biçimde yeniden yapılandırılmadı mı? Bugün Suriye'nin kuzeyinde yarı özerk tümenleri ve yüz binleri bulan mevcuduyla konuşlanan SDG adlı yapının temelleri, vaktiyle Irak'tan davulla zurnayla sınırlarımızdan geçişine izin verilen unsurlarla atılmadı mı?
Tüm bunlar yaşanırken kendisini BOP ile görevli kılan ve komşularımızın parçalanma süreçlerinde aktif rol alan bir anlayışın, bu yıkıcı projeyi ülkemizde uygulamayacağını düşünmek saflık olmaz mı?
Kaldı ki bu sürecin başlangıcı olan Irak işgalinden hemen önce ülkemize 70 bin ABD askerinin konuşlandırılmasını, üstelik stratejik Güneydoğu bölgemize yerleşmesini kim istemişti? 1 Mart tezkeresinin meclisten geçmesi için kimlerin olağanüstü çaba harcadığını unuttuk mu? Önce Güneydoğu, ardından Doğu sınırlarımızdaki mayınların temizlenmesinin gerçek amacı neydi? Peki ya korumasız bırakılan sınırlarımızdan içeriye kontrolsüzce sokulan milyonlarca sığınmacı ve kaçak göçmen dalgası ne anlama geliyordu?
Tüm bunların tek bir hedefi vardı: Ülkeyi önce demografik ve sosyolojik olarak çok kimlikli bir yapıya dönüştürmek, ardından yasal ve anayasal zemin hazırlayarak ulus devlete son noktayı koymak. Böylece Türkiye Cumhuriyeti üniter bir ulus devlet olmaktan çıkarılıp; çok kimlikli, federatif ve kolay yönetilebilir bir yapıya dönüştürülecektir.
İşte mecliste onaylanan "çerçeve yasa", yakın gelecekte önümüze getirilecek olan yeni anayasa veya kapsamlı anayasa değişikliği dayatmalarının asıl nedeni budur.
Yasa ve anayasa değişiklikleri için öne sürülen "barış", "demokrasi" veya "kardeşlik" gibi süslü sözler de kimseyi yanıltmamalıdır. Dünyada hiçbir bomba açıktan hedefe konulmaz; ya bir çiçek demetinin içine gizlenir ya hediye paketiyle sunulur ya da fark edilmeyecek biçimde aracın altına yerleştirilir. Ulusal birliğimizi temelinden sarsacak hazırlıklar da tam olarak bu süslü kavramların arkasına gizlenmektedir.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk, milleti tarif ederken: "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir" demiştir. Geçmişte Türk, Kürt, Arap, Laz, Çerkez ya da hangi kökenden gelirse gelsin bu toprakların evlatları; emperyalizme karşı verilen Kurtuluş Savaşı ateşinde tek bir potada eriyerek "Türk Milleti" kimliğini inşa etmiştir. Modern sosyolojide uluslaşma; farklı alt kimliklerin ortak bir ideal, kader ve mücadele birliği içinde bütünleşerek yeni ve üst bir kimlik meydana getirmesidir.
Konuyu somut bir örnekle açıklayalım: Ulusu, her bir malzemenin katkı sunduğu lezzetli bir "domates çorbasına" benzetebiliriz. Kimimiz bu çorbanın domatesi, kimimiz biberi, kimimiz tuzu, yağı veya rendelenmiş kaşar peyniriyizdir. Ateşte kaynayarak pişen ve birbirine karışan o malzemeler, artık ayrı ayrı varlıklar olmaktan çıkıp tamamen yeni ve homojen bir lezzete dönüşmüştür. Pişmeden önceki malzemeler "halklar" veya "alt kimlikler “dir; piştikten sonra ortaya çıkan bütünlük ise "ulus “tur.
Nasıl ki kaynamış bir domates çorbasının içindeki malzemeleri eski haline döndürmek ancak ayrıştırıcı özel laboratuvar yöntemleriyle mümkünse; Türk ulusu da bugün BOP patentli etnik ve mezhepsel laboratuvar yöntemleriyle ayrıştırılmak istenmektedir.
İşte bugün çerçeve yasayla başlatılıp yeni anayasa süreçleriyle tamamlanmak istenen projenin özeti budur.
Önümüzde iki yol var: Ya Atatürk sayesinde kolayca kavuştuğumuz, değerini bir türlü kavrayamadığımız o ortak dili, vatanı, duygu ve iktisadi bütünlüğü kaybederek parçalanışımızı sessizce izleyeceğiz; ya da vakit kaybetmeden mücadele ederek ulus devletimize sahip çıkacağız.
Ortası yok.