TÜRKİYE SOYULURKEN…
Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.baskentpostasi.com, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz.
TÜRKİYE SOYULURKEN…
Aslında ülkede olup biteni anlamak için kişilere değil, sisteme bakmak gerekir. Çünkü neoliberalizmi anlamadan Türkiye'de yaşananları kavramak mümkün değildir. Mesele, vitrindekilerden çok, çarkın nasıl döndüğüyle ilgilidir.
Peki, nedir bu neoliberalizm? Ülke olarak yaşadıklarımızı herkesin anlayabileceği en basit bir dille anlatalım: Vatan, millet, bağımsızlık, kamu çıkarı, ahlak ve onur gibi tüm ulusal değerlerin sıfırlanıp, her şeyin sadece paraya indirgendiği sistemin adıdır. Öyle ki, bu düzende onur ve bağımsızlık bile birer ticari meta gibi alınıp satılabilir. Zaten sistemin o meşhur "Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" sloganı, pratikte "Bırakınız soysunlar" anlamına gelmektedir.
Bu sistemde halkın refahı veya gelir seviyesinin yükselmesi hiçbir önem taşımamaktadır. Aslolan, emeğin ucuzlatılması ve çalışanların yoksullaştırılması üzerinden sermayenin azami kâr elde etmesidir. İşte bu yüzden madenlerimiz, işçilerin canı pahasına, yandaş sermayeye hiçbir sorumluluk hissetmeden peşkeş çekilebilmektedir. Devlet, sosyal devlet olma vasfını yitirip sendikal örgütlenmeler ve ulus bilinci yok edildikçe de; yerine, "gemisini kurtaran kaptan" fırsatçılığı toplumun her kurumunu, hücresini, en başta da yöneticilerini ele geçirmektedir.
Zaten bakıldığında, bugün Türkiye'de devlet ihalelerini silip süpüren o devasa şirketlerin vergi vermediği; yabancılara devredilen kurumların da kârını ve vergisini kendi merkezlerine kolaylıkla gönderebildiği herkes tarafından görülecektir. Böyle olunca da devlete gelir olarak yalnızca halkın sırtına yüklenen dolaylı vergiler ve cezalar kalmaktadır.
İşte tam bu noktada, John Perkins’in o meşhur "Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları" kitabını hatırlamak gerekir. Kitapta bu neoliberal sömürü çarkının nasıl işlediği çok net bir itirafla anlatılır: Yabancılara satılan her fabrika, her banka veya her stratejik kurum için, o ülkenin yöneticileri adına İsviçre bankalarında gizli hesaplar açılır ve komisyonlar o hesaplara yatırılır.
Hatta kitapta geçen çok daha çarpıcı bir diyalog vardır. Bir ekonomik tetikçi, sömürü anlaşması için gittiği ülkenin liderini bir türlü ikna edemediğini söyleyen meslektaşına şu aklı verir: "O ülke liderine bir gemi hediye et ve o gemiye sürekli taşıma işi sağla... Göreceksin, bütün sorunlar anında çözülecektir."
Şimdi ülkemize dönüp bir bakın. İktidar partisi yöneticilerinin neredeyse tamamının izah edilemez bir servete sahip olması tesadüf müdür? Bir parti düşünün... Mensuplarının hemen hepsi zengin, üstelik çok zengin. Ortada devasa çiftlikler yok, mağaza zincirleri yok, üreten büyük fabrikaları yok... Ama siyasete giren anında zenginleşiyor! Tıpkı o kitaptaki gibi; bir bakıyorsunuz maaşla veya tasarrufla açıklanamayacak servetler, uluslararası ticaret yapan devasa filolar, gemiler bir anda ortaya çıkıveriyor.
Daha yakın zamanda gündeme düşen o 850 milyar liralık devasa fon vurgununu bir düşünün... Ortada dudak uçuklatan, tam 850 milyar liralık bir soygun var. Ancak bu korkunç paranın sadece 2 milyar lirası, eski bir iktidar partisi genel başkan yardımcısının üzerinde çıkıyor. Peki ya buharlaşan, izi silinen o geriye kalan 848 milyar lira nerede? Kimlerin kursağında, hangi gizli hesaplarda? Hiçbir haber yok, üstelik bu devasa soygunun hesabını soran tek bir yetkili de ortalıkta görünmüyor.
Üstelik bu soygun çarkı, sadece var olanı satmakla yetinmiyor. Gerçek sayıların on katına varan geçiş garantili yollar ve köprüler, uçuş garantili havalimanları, hasta garantili devasa şehir hastaneleri de bu tezgâhın bir parçasıdır. Tüm bunlar; halkın cebinden yandaş sermayeye kaynak aktarılırken aynı zamanda geleceğimizin de ipotek altına alındığı, yasal kılıfa sokulmuş modern birer ekonomik tetikçilik operasyonudur.
Hani şu meşhur fon tezgâhında da birkaç ayda paralarını neredeyse onlarca kat artıranları düşününce anlaşılıyor ki; bu düzen, o tezgâhın tüm ülkeye yayılmış halidir desek sanırım yanlış olmaz.
Zaten sistem öyle kusursuz kurgulanmış ki; çarkı döndürenlerle onları denetlemekle yükümlü olanlar çoğu zaman aynı kişiler olabiliyor. Hatta aralarında derin organik bağlar ve akrabalık ilişkileri bile karşımıza çıkabiliyor. Hal böyle olunca; atamalar aynı kalemden çıkıyor, denetim de yine aynı çekmecede sümen altı edilebiliyor.
Sahi, son yirmi yılda toplumsal değerlerimizin ne kadar erozyona uğradığının farkında mısınız? Eskiden ahlak, onur, kişilik ve dürüstlük itibar görürken; şimdi tek muteber değer, Türkiye'nin ve halkın aleyhine bile olsa sadece para olmadı mı? Değilse; küçücük bir ilçe belediyesinin imar müdüründen 500 milyon gibi bir paranın çıkması, bir kısım bürokratların üzerinde bulunan yüzlerce daire ya da bir başkasının İngiltere'nin göbeğindeki lüks apartmanları başka nasıl açıklanabilir ki? Ve ne yazık ki eskiden olsa insan içine çıkmaya utanması gereken isimler, şimdilerde yavuz hırsız misali topluma ahlak dersi bile verebilmektedirler.
İşte tüm bu devasa soygun düzenini sürdürebilmek, kitlelerin uyanmasını engellemek için; sistemi yürüten siyasal İslamcı iktidar, ulus devlete ve ulusal kimliğe amansız bir düşmanlık gütmektedir. Çünkü ortak bir yurttaşlık bilincinin olduğu yerde bu denli pervasız bir talan yapılamaz. Bu nedenle toplumu bilinçli olarak etnik ve dini kimlikler üzerinden kutuplaştırmakta; kimlik siyaseti yaparak asıl meselenin, yani bu büyük ekonomik çöküşün ve soygunun üstünü örtmektedirler.
Tüm bu anlattıklarımdan sonra haklı olarak, "Peki, hiç mi düzelme şansı yok?" diyebilirsiniz.
Elbette var. Ancak bu, makyaj niteliğinde adımlarla olmaz. Öncelikle hiçbir denetim mekanizmasının çalışmadığı bu başkanlık sisteminden derhal çıkılması gerekmektedir. Sonrasında da Meclis ve yargı denetimi de dâhil olmak üzere kuvvetler ayrılığının yeniden bağımsız biçimde inşası, en üst makamdan en alt birime kadar hukuka aykırı her işlemin yargı önüne çıkarılabilmesi yaşamsal önem arz etmektedir.
En önemlisi de, ülke çıkarını merkeze alan ulusal politikaların cesaretle uygulanmasıdır.
Bunu yapabilirsek, ülke yeniden aydınlığa doğru yol alabilecektir. Çünkü çözüm ancak bataklığı kurutmakla gerçekleşebilir; tek tek sivrisinekleri yakalamakla değil...