AİLE BAKANINA ÇAĞRIM…

May 1, 2026 - 18:17
AİLE BAKANINA ÇAĞRIM…

Aile Bakanı, nüfusun yaşlandığını ve doğum oranının azaldığını söylüyor.
Sayın Bakan, bu ülkede açlık sınırı ile asgari ücretin ne durumda olduğunu biliyorsa, doğum oranının neden azaldığını da iyi bilir.

Aile Bakanı’nın steril cümleleriyle güne başladık. “Yaşlanıyoruz, doğurganlık azalıyor ama fırsat penceresini kapatmamak adına tedbirler alıyoruz” diyor. Ardından Türkiye İstatistik Kurumu verilerine atıfla “önümüzdeki beş yıl içinde ilkokul çağındaki çocuk sayısının 900 bin azalacağını” söylüyor ve “çok hızlı ve öncü davranıyoruz” diyerek sözünü bağlıyor.

Bu üç cümle yan yana gelince ilk anda bir hareket varmış gibi duruyor; fakat biraz dikkatle bakıldığında geriye yalnızca gecikmiş bir fark edişin telaşı kalıyor. Çünkü ortada hızla değişen bir demografik yapı var ve bu büyüklükte bir meselenin karşısına “tedbir” gibi ucu açık bir söz koymak, gerçek bir karşılık üretmiyor.

Bugünün meselesi ekonomidir ve bu mesele artık yalnızca geçim sıkıntısı olarak anlatılabilecek bir yerde durmuyor. Daha çok hayatın bütününe yayılan bir sıkışma hissi oluşuyor.

Genç bir insan mezun oluyor, karşısında açık bir yol bulamıyor. İş aramak uzuyor, bulunan iş hayatı taşımıyor; taşısa dahi geleceğe dair birikim kurmak zorlaşıyor. Daha yolun başında bedelli askerlik gibi ağır bir ödeme ile karşılaşıyor, ardından kira ve gündelik masraflar geliyor. İnsan çalıştıkça rahatlamıyor; aksine aynı yerde kaldığını hissediyor.

Bugün 1+1 bir evde çocuk büyütmek önerilen bir model hâline gelmiş durumda. Bakanımız bunları dile getiriyor, fakat o evde gerçekten kim yaşayabilir, bunu sormuyor. İki odalı bir yerde çocukla hayat kurmak yalnızca ekonomik bir konu değil; işin içinde mahremiyet de var. Nefes almak başlı başına bir hak.

İnsan kendine ait bir alan bulamıyorsa, o ev yalnızca dört duvardır. Kira maaşı yakalamıyor, maaş hayatı taşımıyor. İnsan önce kendine bir yer açmaya çalışıyor. O yeri bulamayan biri, yeni bir hayatı nereye koyacağını bilemiyor. Bu his zamanla insanın kendi hayatına duyduğu güveni aşındırıyor.

İşte böylesi şartlarda çocuk meselesi sessizce değişiyor. Kimse “istemiyorum” demiyor; fakat herkes kendi içinde aynı hesabı yapıyor. Kendi hayatını zor taşıyan biri, bir hayat daha eklemeyi tartarken duraksamaz mı?

Bu duraksama, kararların verildiği o andır. İnsan çocuğunu yalnızca var olsun diye dünyaya getirmez; kendi zorlandığı yerde onun da zorlanacağını bile bile o adımı atmak istemez.

Sonra bugünü geçelim; yarının ihtimali de aynı anda tartılıyor. O çocuğun nasıl bir eğitim alacağı, nasıl iş bulacağı, hangi şartlarda yaşayacağı sorusu ebeveynin zihninde sürekli dolaşıyor. Bu sorular netleşmediğinde karar yine erteleniyor. Aylar geçiyor, yıllar ekleniyor. Bir ömür boyunca etkisi sürecek bu kararlar, ülkenin demografik yapısını da değiştiriyor.

Ekonomik sıkışma yalnızca parayla ölçülen bir durum değildir; aynı zamanda insanın içinin daralmasıdır. Markette etiket değişiyor, maaş yerinde sayıyor, yapılan hesap tutmuyor. Ay başı başka, ay sonu başka bir ruh hâli yaşanıyor. Böyle bir ortamda kimse büyük bir kararın altına girmek istemez.

Çocuk meselesi de tam burada insanın içine çöker. Çünkü bu artık bir heves değil, ömürlük bir sorumluluktur. İnsan kendi hayatını zor dengelerken, başka bir hayat daha eklemeyi düşünürken durur ve neredeyse herkes aynı noktada takılır.

Bir de işin başka bir tarafı var. İnsan geçim derdini bir şekilde çözse bile çocuğunu nereye bırakacağının kaygısını yaşıyor. Okullarda yaşanan saldırılar, insanların zihninde derin bir iz bırakıyor. Eskiden “okulda” denildiğinde iç rahattı; şimdi o kelimenin içi huzursuzlukla dolu.

Bu nedenle “ev okulu” kavramı daha fazla konuşuluyor. İnsan kendini güvende hissetmediği yerden yavaş yavaş uzaklaşıyor. Bu durum yaygınlaşırsa mesele yalnızca eğitim olmaktan çıkar; birlikte yaşama biçimi de değişir.

Bu başlıklar yan yana geldiğinde aslında tek bir tablo ortaya çıkıyor. Nüfus başka bir yerde, ekonomi başka bir yerde, eğitim başka bir yerde konuşuluyor; ama hepsi aynı yerden besleniyor.

İnsan yarınına dair iç huzuru bulamıyorsa çocuk yapmaz. Bu kadar net.

Dünya örnekleri de bunu gösteriyor. Fransa ve İsveç yalnızca para dağıtmadı; hayatın yükünü bireyin omzuna bırakmadı. Çocuk bakımı erişilebilir hâle getirildi, çalışma düzeni aile hayatını destekleyecek şekilde kuruldu, insanlar zorlandığında devlet yanlarında oldu. Bu yüzden çocuk sahibi olmak bir risk olarak görülmedi.

Sonuç olarak ortada tek bir mesele yok. Azalan çocuk sayısı yalnızca görünen yüz. Asıl mesele, içten içe zayıflayan gelecek duygusudur.

İnsanlar yalnızca çocuk yapmayı ertelemiyor; hayata dair iddiasını da kaybediyor. Bu gidiş sürerse sınıflar boşalacak, okullar kapanacak, genç nüfus azaldıkça üretim aksayacak, yük daha az insanın omzuna binecek.

Ama asıl kırılma burada da değil. İnsanlar risk almaktan vazgeçtiğinde umut da küçülür.

Bu tablo tesadüf değil. Bu, yıllardır biriken yanlışların, günü kurtaran kararların ve hayatı gerçekten kurmayı düşünmeyen bir anlayışın sonucudur.

İnsanların hayatını bu kadar zorlaştıran bir düzen, sonunda kendini de taşıyamaz hâle gelir.

Görünen o ki ülkede çocuk sesi azalacak, hayatın sesi azalacak.
Ve o sessizlik, bu ülkenin nasıl yönetildiğini en açık şekilde anlatacak.

Gün geçtikçe tehlike kapıyı çalıyor.