Anayasal Monarşi
ANAYASAL MONARŞİ
Aslında tüm olay, altyapı ile üstyapı arasındaki o köklü çelişkiden kaynaklanmaktadır. Eğer bir ulus; sanayiden tarıma, madenlerinden liman ve gümrüklerine kadar hemen her alanda tam anlamıyla egemense, elbette siyasette de ulusal çıkarı gözetmek, ulus kimliğini ve bilincini korumak, ekonomik bağımsızlığın yanında siyasi bağımsızlığı da muhafaza etmek zorundadır.
Ama siz ekonomiyi ulusal olmaktan çıkarır, ülkenin pek çok alanındaki tekelini yok edip sanayiden tarıma, madenlerden liman ve gümrüklere kadar her şeyi yabancılara teslim ederseniz, ister istemez böyle bir ülkeyi ulusal birlik içinde tutarak ve ulusal çıkarı koruyarak yönetemezsiniz. Bu durumda zaten ulusal birliktelik kalmayacağı gibi, çok kimliklilik de ülkenin yeni harcı haline gelecektir. Yani bir yandan ekonomiyi küresel sermayeye teslim edip, diğer yandan ulus kalmak ve ulusal politikalar uygulamak mümkün olamamaktadır. İşte böyle olunca da emperyalist ülkelerin baskısına boyun eğmek kaçınılmaz hale gelmektedir.
Zaten siyasal İslam’ın mantığı da emperyalizme boyun eğip ulus devlete karşı olmaktır. Bu sefer de tam olarak böyle olmaktadır. Yine her zamanki gibi talimat ABD’den, uygulamak bizden. Birileri her ne kadar yerli ve milli olduklarını söylüyor olsalar da ne yazık ki gerçek budur.
Üstelik ABD güdümünde olmamız öyle yeni falan da değildir. Nereden baksanız 80 yıllık bir geçmişe dayandığı bile söylenebilir. Ancak ilişkiler, hiçbir dönem son 20 yılda olduğu gibi ABD temsilcisinden talimat alınıp yerine getirilmesi düzeyine düşmemiş, hiç bu kadar açık ve alenen olmamıştır.
Öyle ki, adamlar açıkça bize bir Ortadoğu ülkesi olduğumuzu ya da olmak durumunda kaldığımızı söylemekle kalmadılar. Önümüzdeki dönemde nasıl bir siyasi sistemle yönetilmemiz gerektiğinin yanında, üniter yapımızdan vazgeçmemiz gerektiğini, dahası monarşik ve Osmanlı millet sistemi adı altında ulus kimliğinin bulunmadığı, hemen her türden etnik ve dini kimliğin bir anlamda özerk olabileceği bir devlet sistemini bile önerdiler demiyorum, resmen dayattılar.
İşte "terörsüz Türkiye" komisyonunun kurulması da, "eşit yurttaşlık" tartışmalarının yapılması da, "kurucu önder" gibi kavramların ortaya atılmasının nedeni de budur. Son zamanlarda sıklıkla gündeme getirilerek tekrarlanan anayasa değişikliği söylemlerinin arkasındaki gerçek sebep; ABD tarafından ülkemize dayatılan, İsrail’in bölgede ulus devlet istemediği şeklinde dile getirilen, aynı zamanda monarşik ve Osmanlı tipi, çok kimlikli, çok kültürlü bir toplum yapısına dönüştürülmek istenmemizdir. Yaşananlar, hep o talimatların yerine getirilmeye çalışılmasından kaynaklanmaktadır.
Ülke vahşi bir neoliberal sistemle talan edilip soyulurken, değiştirilmek istenen anayasa ile aslında bu talana karşı mücadele eden işçi sınıfını, köylüleri, hatta her an emperyalizme karşı çıkabilecek durumda olan ulusu topyekûn tasfiye etme tezgâhı kurulmaktadır. Sözde çok kimliklilik adına, sömürüye karşı durabilecek o bütünleşik sınıf kimliği parçalanmakta; toplum da ulus olmaktan çıkarılarak etnik ve dinsel kimliklere bölünmekte ve direniş gücü yok edilmek istenmektedir. Çıkarılmak istenen bu yeni anayasa, aç bırakılan maden işçilerinin karşısına polisi diken, toprağını ve deresini maden şirketlerine karşı korumaya çalışan köylünün karşısına devletin gücünü çıkaran, yani doğrudan soygun ve talandan yana olan neoliberal anlayışın, işçi sınıfını ve ulusu zayıflatma aracıdır.
O halde şöyle bir düşünelim: Mevcut Anayasaya göre seçilmiş bir meclisin anayasa değişikliği yapma Veya yeni bir anayasa yapma yetkisi olmalı mıdır?
Bir futbol takımı düşünün. Maçın tam ortasında bir an oyunu durdurup, futbolla ilgili herhangi bir kuralı öne sürerek bunu hemen değiştirmek ve buna göre maça devam etmek istemesi ne kadar saçma sapan bir olaysa; mevcut anayasaya uymak konusunda yemin etmiş vekillerin dönemin ortasında "Biz bu anayasanın falan maddelerini beğenmiyoruz" diyerek değişiklik talep etmesi de emin olun o kadar saçmadır. Genelde anayasalar darbe veya devrim gibi olağanüstü koşullarda, toplumun çeşitli kesimlerinden belirli kıstaslara göre seçilen "kurucu meclisler" tarafından yapılır veya değiştirilir.
Ancak görünüyor ki birilerinin acelesi var. Çünkü ABD, Türkiye’nin bir an önce BOP kapsamında monarşik ve çok kimlikli bir ülke olmasını istiyor.
Peki neden? Çünkü emperyalizm parlamenter, demokratik ülkeleri sevmez. Bilirler ki o ülkelerde iktidara isteklerini kabul ettirmiş olsalar bile karşılarında bir muhalefet vardır. Bir an 1 Mart Tezkeresi tartışmalarını gözünüzün önüne getirin. Muhalefet sessiz kalsa bile sendikasıyla, meslek odasıyla, demokratik kitle örgütleriyle tepki koyabilecek örgütlü, geniş bir kesim vardır. Ayrıca kuvvetler ayrılığı olduğundan, bağımsız yargı organının karşı durması gibi bir durum da haliyle söz konusudur.
Bu durumda ABD açısından, üniter ulus devlet yerine çok kimlikliliği, yani Osmanlı millet sistemi denilen ve sıklıkla Türk, Kürt, Arap, Alevi gibi sözcüklerle zaman zaman ifadesini bulan etnik ve dinsel kimlikli, çok hukuklu bir sistemi yürütmek, ancak ve ancak ABD tarafından desteklenebilecek monarşik bir başkanlıkla mümkün olabilir. İşte tüm bu anayasa tartışmalarının esbabı mucibesi budur.
Yani uzun sözün kısası: Ya Atatürk İlke ve Devrimlerinin ışığında, üniter ulus devletimizle birlikte sendikamız, meslek odamız, demokratik kitle örgütlerimiz, bağımsız yargı ve yasama için mücadele edeceğiz ya da değişmeyen tek kişinin bundan sonra her hakka sahip olacağı bir monarşinin tebaası olacağız.
Ortası yok.