BÜTÜN YÖNLERİYLE FETÖ GERÇEĞİ ve 15 TEMMUZ -1-

Tem 15, 2026 - 10:52
BÜTÜN YÖNLERİYLE FETÖ GERÇEĞİ ve 15 TEMMUZ -1-

FETÖ’NÜN OLUŞUMU, HİYERARŞİK ÖRGÜTLENME YAPISI ve TERÖRİSTBAŞI FETHULLAH GÜLEN’İN İLGİNÇ/ÇARPICI HİKAYESİ!..

Muhsin AKIL

FÖTE (Terör Örgütü), teröristbaşı Fethullah Gülen’in sırları, şifreleri, gizemi, takiye mantığı üzerine şekillenmiş ve dizayn edilmiştir. Bu şifreleri, gizemi ve takiye mantığını çözebilmek ve anlayabilmek için de FETÖ teröristbaşı Fethullah Gülen’in, biyografisini/hayatını çok iyi bilmek gerekiyor.

Teröristbaşı FETHULLAH GÜLEN BİYOGRAFİSİ, eli-kanlı örgütünün (FETÖ) perde arkasındaki bilinmeyen gerçeklerin ipuçlarını verecektir. FETÖ örgütlenme şekli teröristbaşı Fethullah Gülen’in biyografisi/hayatı  ile özdeşleşmektedir. Teröristbaşı Fethullah Gülen’in şahsiyeti/kişiliği/karakteri, ikiyüzlülüğü/riyakarlığı, ispiyonculuğu/(muhbir) kin ve hırsı, sahte timsah gözyaşları ve duygu sömürüsü örgütüne sirayet etmiştir.

Sözde CEMAAT özde TERÖR ÖRGÜTÜ olan FETÖ’nün en büyük kurnazlığı ve sinsiliği, Müslüman halkın inançları üzerinden taktik ve yöntem geliştirmesi, İslâmi kavram ve söylemler üzerinden yola çıkmasıdır!

Ayrıca FETÖ terör örgütünün derinliği hakkında bilgi sahibi olabilmek için de psikolojik(ruhsal), sosyolojik (örgütiçi diyalogları), fiziksel(mimikleri-davranış şekilleri) yapısının da çok iyi analiz edilip irdelenmesi gerekiyor.

Örgütün temel yapısında en önemli etken sahte gözyaşyarı, takiye ve ilm-i siyaset mantığı, her yol mubah düsturu ile insanlar üzerinde duygu sömürüsü yaparak çevre edinmeye başlamasıdır. Ütopik hayal ve rüyaları ile de inançlı saf/masum insanlar üzerinde olağanüstü bir duygusal yakınlık oluşturmuştur. İşte her şey bu yakınlaşma ile başlamıştır. Yani, sözde cemaatin (ki örgütün) şekli/şemalı yavaş yavaş oluşmaya ve olgunlaşmaya başladığını gösteren emarelerdi. Örgütün oluşumu için beyin ve gövde yapısı sonrası artık yaygınlaşmaya ve büyümeye başlamıştı. FETÖ böylesi bir altyapı, böylesi bir oluşum, böylesi bir hiyerarşik yapı ile uluslararası sahaya açılmış, gizemliliği, kendisini gizlemesi ve varlığını kamufle etmesi yönüyle de adeta KABALA ve MASONİK bir teşkilatlanma hüviyetine bürünmüştür.

FETÖ 40 yıl boyunca gelmiş-geçmiş bütün hükümetlere yakın oldu. İktidara kim gelirse gelsin dirsek temasına geçti. Sağ-sol, görüş-fikir, siyasi parti ayırımı yapmadı. Amacına ki nihai hedefine giderken kurnazca ve sinsi yolları tercih etti. Ve muvaffak oldu da…

Her yolu deniyorlardı. Hiçbir ahlaki değer, hiçbir yasal engel ve hiçbir insanı ölçü tanımıyordu. Bilhassa siyasi partilere sızma yöntemleri akıllara durgunluk veriyordu.

FETÖ/PDY (Paralel Yapı) Konusunda mevcut AK Parti iktidarını yıllar önce uyarmıştık! FETÖ/PDY eli-kanlı vatan haini terör örgütü ile ilgili yıllar önce iktidarı (ki devleti) uyarmıştık.

Yazımıza başlamadan önce FETÖ’nün sinsi gizemini ve gerçek yüzünü perdeleyen şifrelerini, neden (sözde) CEMAAT olarak ortaya çıktıklarını, nasıl devlet içinde devletmiş gibi örgütlenerek PARALEL bir YAPI haline geldiklerini kendi üslubumuzca izah edip anlatmaya çalışacağız.

Aslında eli-kanlı, acımasız, duygusuz, hain bir terör örgütü olduklarını anlayabilmek, kavrayabilmek için teröristbaşı Fethullah Gülen’in özgeçmişinin/biyografisinin bilinmesi gerektiğini özellikle belirtmek isterim.

FETÖ bölümünde FETÖ/PDY’nin şifrelerini nasıl çözdüğüme değineceğim. FETÖ, 40 yıllık zaman dilimi içinde saf/masum insanların inançları ile oynayarak nasıl duygu sömürüsü yaptığını; ilk çekirdek tohumlarını belirli bir kesimi içinde nasıl ektiğini ve yeşermesi, büyümesi, dal-budak salması, yapraklanıp meyvelerini vermesi için uzun bir süreç içinde nasıl sabırla beklediğini algılayabilmek için örgütlenme şeklini mercek altına almak gerekiyor. Örgütlenirlerken seçtikleri isimler bile özenle seçiliyordu. Cemaat, hizmet, himmet… Başefendi, abla, abi…  Örgütlenme yayılımları hücre şeklinde evler, dershaneler, sivil toplum örgütleri, iş adamları, sivil toplum örgütleri, asker, polis, yargı… Finans yönünden özel dershaneler başta olmak üzere, özel hastaneler, bankalar… FETÖ Ögütlenmesi hiyerarşik bir şekilde yatay, dikey ve derin… Aynı zamanda piramit, üzüm salkımı ve kripto olarak derinlemesine de bir yapılanması vardır. Aynen masonik ve kabala yapılanması gibi… Tarihte haşhaşileri ve Hasan Sabbah’ı hatırlatıyordu.

YARGITAY, FETÖ ÖRGÜT YAPISININ PİRAMİT ŞEKLİNDE VE 7 KAT OLDUĞUNU DAHA YAKIN BİR ZAMANDA BELİRLEDİ. OYSAKİ BİZ YILLAR ÖNCE FETÖ ÖRGÜT YAPISININ PİRAMİT ŞEKLİNDE VE 7 KATMAN OLDUĞUNU YAZMIŞTIK. AYRICA FETÖ’NÜN 5 AYRI ÖRGÜTLENME YAPISI VARDI !..

Yargıtay 16. Ceza Dairesi, FETÖ Örgüt Dikey Yapılanmasını 7 Katlı Piramit ve Tabaka Halinde Olduğunu Belirledi: Yargıtay 16. Ceza Dairesi, bu tabakalar haricinde örgüt içinde yer alanlar hakkında ise şu bilgilere yer verdi:

Yargıtay’ın 7 kat olarak tespit ettiği FETÖ örgütlenmesi: "Birinci Kat, Halk Tabakası: Örgüte iman ve gönül bağı ile bağlı olanlar, fiili ve maddi destek sağlayanlardan oluşur. Bunların birçoğu örgütün hiyerarşik yapısına dahil olmayan bilinçli veya bilinçsiz hizmet ettirilen kesimdir. Genellikle faaliyetlerden habersizdirler. Bu katmandakileri örgüte bağlayan ana unsur, istismar edilen İslami duyarlılık ve din duygularıdır. İkinci Kat, Sadık Tabaka: Okul, dershane, yurt, banka, gazete, vakıf ve kurum görevlilerinden oluşan sadık gruptur. Bunlar, örgüt sohbetlerine katılır, düzenli aidat öder, az veya çok örgüt ideolojisini bilen kişilerdir. Üçüncü Kat, İdeolojik Örgütlenme Tabakası: Gayri resmi faaliyetlerde görev alırlar. Örgüt ideolojisini benimseyen ve ona bağlı çevresine propaganda yapan kişilerden oluşur. Dördüncü Kat, Teftiş Kontrol Tabakası: Bütün hizmeti (legal ve illegal) denetler. Bağlılık ve itaatte dereceye girenler buraya yükselebilir. Bu tabakaya girenler örgütte çocuk yaşta kazandırılanlardan seçilir. Örgüte sonradan katılanlar genellikle bu katta ve daha üst katlarda görev alamazlar. Beşinci Kat, Organize Eden ve Yürüten Tabaka: Üst düzey gizlilik gerektirir. Birbirlerini çok az tanırlar. Örgüt lideri tarafından atanır. Devletteki yapıyı organize edip yürüten tabakadır. Evliliklerinin örgüt içinden olması zorunludur. Altıncı Kat, Has Tabaka: Fetullah Gülen ile alt tabakaların irtibatını sağlar. Örgüt içi görev değişiklikleri yapar. Azillere bakar. Örgüt liderince bizzat atanırlar. Yedinci Kat, Kurmay Tabaka: Örgüt lideri tarafından doğrudan seçilen 17 kişiden oluşan örgütün en seçkin kesimidir. Bu tabakalar dışında örgüte sempati besleyenlerden oluşan alt tabaka vardır. Örgüt hiyerarşisinde yer almazlar. Örgüte yönelik herhangi bir olumsuz düşünceleri yoktur. Örgütün bütün faaliyetlerini illegal bile olsa desteklerler. Talimat almaz ve rapor vermezler. Siyasetçi, sanatçı, yazar, gazeteci, akademisyen gibi çok geniş bir alana yayılmış olan bu sempatizan kitleyi örgüt zaman zaman lehine kamuoyu oluşturmak için kullanmaktadır."

BİZ diyoruz ki, şu anda Yargıtay’ın yeni belirlediği FETÖ örgütlenmesinin yapısı sadece Piramit şeklinde ve 7 kat. Biz de dahası da var diyoruz. FETÖ’nün dikey örgütlenme yapısı da vardır. Aynı zamanda YATAY örgütlenme yapısı da vardır! Kısaca, FETÖ (Fethullah Gülen Terör Örgütü)’nün 5 ayrı yapılanma şekli vardır. 1) DİKEY ÖRGÜTLENME 2) YATAY ÖRGÜTLENME, 3) DERİN (AĞAÇ KÖKÜ) 4) ÜZÜM SALKIMI, 5) KRİPTO ÖRGÜTLENME…

Oysaki BİZ yıllar önce BU GERÇEĞİ Anayurt gazetesindeki köşemizde, Efece Haber internet sitesinde ve yakın bir zamanda www.akilbakis.com isimli internet sitemizde yazmış olduğumuz “Derin Milletin Ayak Sesleri KUMPAS” isimli romanımızda ve kendi internet sitemizde aleni/açık bir şekilde yazmıştık. Yani kısa bir süre önce Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin belirlediği FETÖ örgüt yapısından bahsediyoruz. Elbet ki bunu da belgelemek zorundayız. Aşağıda okuyacağınız yazımız, FETÖ örgüt yapısının nasıl piramit şeklinde ve 7 kattan oluştuğunun belgesidir.

Şimdi de 15 Temmuz Darbesi’nden sonra yayınladığımız “Derin Milletin Ayak Sesleri Kumpas” romanımızın 145 ve 146’ncı sayfalarında FETÖ Örgüt Yapılanmasından bahsederken 7 katlı binada nasıl yapılandıklarını izah etmiştik.

“Ankara’da çok özel yedi katlı bir bina… Binanın birinci, ikinci ve üçüncü katları dershane… Dördüncü katı, finans ve himmet merkezi… Aynı zamanda iş adamlarının toplantı yeri… Beşinci katı, il ve bölgelerin başındaki ablalara, ağabeylere ve imamlara ait. Altıncı katı ise en son teknolojik cihazlarla donatılmış Dinleme Merkezi. Mesleğindeki profesyonel özel bir istihbarat ekibi, üstlerinden aldıkları talimat gereği daha önceden dinlenmesi gereken telefonları bu katta dinliyorlar ve elde ettikleri tüm ses kayıtlarını rapora dönüştürüyorlardı. Bu raporlar, cemaatin Türkiye içinden sorumlu olan üç büyük abisi Yılmaz, Cemal ve Zafer’e ulaştırılıyor. Onlar da Türkiye İmamı vasıtası ile Amerika’daki liderleri Fethullah Gülen’e iletiyordu. Yedinci kat ise cemaatin üst düzey yetkililerinin biraraya gelerek istişare yaptıkları önemli bir kattı. Yani, yedinci kata sadece Türkiye imamı başta olmak üzere diğer ülke ve kıta imamları ile birlikte üç büyük abi olan Yılmaz, Cemal ve Zafer’den başka kimse giremezdi! Çok önemli gizli kararlar burada alınıyordu. Yedinci kat; aynı zamanda Amerika’nın kendisine tahsis ettiği Pensilvanya’daki malikanesinde ikamet etmekte olan Cemaatin lideri Başefendi Fethullah Gülen ile sürekli irtibat kurulan Ana Merkez sayılıyordu. Ana Merkez’e kimlerin girip-çıktığı aşağı kattakilerin bile bilmemesi gerekiyor! Çünkü binadaki yedinci katın diğer katlara herhangi bir merdiven ve asansör bağlantısı yoktu. Yedinci kata çıkabilmek için binanın başka bir giriş kapısından giriliyordu. Diğer katlarla alakası olmayan özel bir asansör direkt yedinci kata çıkartıyor. Binanın bu özel giriş kapısı olağanüstü güvenlikli ve şifreli. Fethullah Gülenle sürekli irtibat halinde olan Türkiye İmamı ve üç büyük abi olan Yılmaz, Cemal ve Zafer kendi aralarındaki olağan/rutin, haftalık, aylık ve yıllık toplantılarla birlikte çok önemli olağanüstü acil toplantılarını bu katta yapıyorlardı. Cemaatin hiyerarşik gizli yapısının kontrolü de bu kattan organize ediliyor.”

İstihbarat yönünden de adeta günümüzün Lavrensi’ydi teröristbaşı Fetkhullah Gülen… Teşkilat yapılarına adeta kılıktan kılığa giren ve renk değiştirme özelliği ile bilinen BUKELAMUN gibi, birçok kolu, bacağı olması yönüyle AHTOPOT gibi, çölde bile olsa nereden çıkacağı belli olmayan KÖSTEBEK gibi devletin kılcal damarlarına kadar sızabilen böylesi eli-kanlı bir terör örgütünün perde arkasına ışık tutmaya çalışacağız.

FETÖ bölümüne giriş amaçlı bazı önemli hususların derinliğini, ayrıntılarını ve özelliklerini kısaca hatırlatmak istedim.

FETÖ/PDY’nin Şifrelerini Yıllar Önce Çözmüştük!  FETÖ/PDY terör örgütü lideri Fethullah Gülen ismini ilk defa 1970’li yıllarda (vaazlarından dolayı) duymuştum. Merak edip vaazlarını dinlediğimde (ta günlerde) içimize sinmemiş ve rahatsız olmuştum. Daha sonraki yıllarda hakkında, özgeçmişi ile ilgili bazı araştırmalar yapıp düşüncelerimden iyice emin olmak istedim.

Gazeteci-yazar olduğum için Fethullah Gülen’i yıllarca araştırdım ve birçok olumsuz/negatif bilgi edindim. Fethullah Gülen hakkında hiçbir zaman olumlu/pozitif düşünmedim. Kendisine de sözde cemaatine de hep soğuk baktım. Yıllar sonra (araştırmalarım sonucunda) 1970’li yıllarda Fethullah Gülen’in 1948 yılında kurulan Komünizmle Mücadele Derneği’nin Erzurum kurucuları arasında olduğunu öğrendim. Kafamda sorular oluştu ve bu hususu da derinlemesine araştırarak kendimi sorguladım. Çünkü Komünizmle Mücadele Derneği, Emperyalist Küresel Kapitalist düşüncenin Merkezi olan ABD’nin Türkiye üzerindeki hakimiyetini devam ettirmek için kurmuş olduğu Kontrgerilla’nın bir uzantısı olduğunu biliyordum.

1980 Darbesi’nin şifresi ‘bizim çocuklar’ sözlerinde gizliydi. 1980 darbesini yıllarca araştırdık ve nihai amacını çözdük! Türkiye’nin tam bağımsız bir ülke olmadığı inancı ağır basmaya başladı. Çünkü Türkiye’nin NATO üyesi olması, IMF’ye olan bağımlılığı; siyasi, askeri, ekonomik, istihbarı olarak batıya entegre oluşu, maalesef bu konudaki düşüncelerimi ve şüphelerimi artırdı.

Türkiye’yi bu hale getiren dış güçlerle mücadele etmek için kesin kararlar aldım. Zaten İçinde bulunduğum siyasi (Milli Görüş) ideolojik (MTTB ve Akıncılar) camiasının batıya (ABD, AB, NATO ve IMF) bakışı ufkumu açmıştı. O yüzden içinde bulunduğum camia ile herhangi bir sorunum yoktu. Fakat stratejik, yol/yöntem ve mücadele şekli çok açık/aleni olduğu için karşı cephelerin gücü karşısında hiçbir şey yapılamayacağını çok iyi bildiğim için (yanlış anlaşılmasına sebep vermeden) kendi camiamdan sessizce ayrılarak Türkiye’yi bu hale getiren güçlerle mücadele etmek için yemin ettim.

1980’li yıllarda çömez/acemi bir gazeteci olmama rağmen yaşıt olduğum meslektaşlarımdan çok daha ince/hassas ve derin düşündüğüm için dönüşü olmayan bir yolda bir ömür mücadele etmek için kolları sıvadım. Önce Askeri, Emniyet, MİT çevreleri ile içli-dışlı oldum. Kendi camiama (Akıncılar, MTT ve Milli Görüş) Görünürde kendilerinden ayrıldığımı bilmelerini ama özde asla ve asla aynı duygu ve düşüncelere sahip olduğumuzu hissettirmek istiyordum. Bu nedenle de hakkımda ‘davadan döndü’, ‘bizden koptu’, ‘yanlış yola saptı’ düşüncelerine fırsat vermemek için birkaç şahidim olsun istedim. Bu şahitlerimden birisi üzerimizde çok büyük emeği olan Nevzat Arabacı hocamdı. Diğer ikisi çok mahrem ve gizli! Yanlış bir iz/intiba bırakmanın daha etkili olacağı bilinci içinde MAFYA çevreleri ile de diyaloga girdim.

Aynı zamanda çevremde benim gibi düşünen insanları bulup temasa geçtim. Onlarla günlerce, aylarca istişarelerde bulundum. Bu istişareler sonucunda birlikte hareket etme kararı aldık. Ve bu bir avuç insanla kefeni giyip yola çıktık. Yolumuz uzun, zor ve meşakkatliydi. Aynı zamanda dikenli, tuzaklı, engelliydi.

Ülkemizi, milletimizi bu hale getiren, tarihimizden, kültürümüzden, inançlarımızdan, milli ve ulvi değerlerimizden halkımızı kopartmak isteyen dış güçlerin uzantısı ne kadar yapılanma, örgüt, işbirlikçi, hain var ise onlarla mücadele ve deşifre etmek için yola çıktık.

En iyi mücadeleyi askerin içinde vereceğime inanıyordum. Çünkü asker bu milletin ana damarıydı. Peygamber Ocağıydı. Fakat emperyalist dış güçlerin küresel teşkilatı NATO sebebiyle askerimizi kontrol ettiğinin farkındaydık. Yani, TSK olarak ister-istemez NATO yönünde bir ezikliğimiz, boyun büküşümüz ve emre itaatimiz vardı. Türkiye için bu durum tahammül edilemez bir durumdu. Önce askerimizi bu boyunduruktan eziklikten kurtarmak gerekiyordu.

Askeri çevre ile 1978 yılında Konya’da 2. Ordu’da tanıştım! Gerçi ben bu kararı almadan önce askerle temasa geçmiştim. Temasa geçmem benden kaynaklanmıyordu! Bu bir tesadüf değil tevafuktu! O günlerde Konya’nın yerel bir gazetesinde askeri ilgilendiren (Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile ilgili!) bir yazımdan kaynaklanıyordu. Askerle irtibatım/tanışmam böyle oluştu. Yani, demek istiyorum ki askerle temasım hiç zor olmadı.

Asker içinde benimle temasa geçenlerin düşünceleri ve fikirleri de aynen benim gibiydi. Onlar da Türkiye’nin irtibatlı olduğu ve diyalog/ilişki de mecbur kaldığı ABD, NATO, AB, NATO vs. tüm uluslararası kuruluşlardan rahatsızlardı. Demek ki askerin içinde de benim gibi düşünen bir gurup varmış! Onların bu yönü beni memnun ediyordu. Onlarla birlikte bu güçlere karşı mücadele vermem de hiçbir sakınca görmüyordum.

Ve çalışmalarımızı başlatmıştık.

Yıllar içinde Derin Devlet yapılanmalarının merkezlerine ulaştık. Çevremizde Batı Çalışma Gurubu, Seferberlik Tetkik Kurulu, JİTEM vs. birçok legal ve illegal oluşum vardı. Bu oluşumları gözlemliyor ve bağlantılarını araştırıyorduk. Atatürkçü, Laik, Ulusalcı askeri yapının içine sızmış Kontrgerilla uzantılarının izlerine rastladık. Aslında laik, ulusalcı, Atatürkçü düşünceye sahip askerlerimizin (subay ve astsubay) iyi niyetli, samimi olduklarından hiç şüphemiz yoktu. Amacımız onların algılayamadığı, göremediği, hissedemediği GERÇEĞİ gün yüzüne çıkartmaktı. Onların ufkunu açmak ve kendilerine getirmekte yegane amacımız. Ve artık çok iyi anlıyorduk ki Türkiye de dışa bağımlı Derin bir GÜÇ vardı! Maalesef bu gücün hükümetleri, istihbarat birimlerimizi ve bilhassa MİT’i de kontrol ettiğine şahit olduk.

Türkiye’deki tüm darbelerin, illegal örgütlerin, muhtıraların, anarşi ve terörün, fail-i meçhullerin perde arkasında hep dış güçlerin olduğundan artık çok emindik. Çünkü gördüklerimiz, duyduklarımız, yaşadıklarımız şahitlik ediyordu.

Emperyalist Küresel Gücün Türkiye ayağındaki işbirlikçileri siyasi iradeyi, askerimizi ve istihbaratımızı nasıl çember içine aldığına dair araştırmalarımızı artırdık. Araştırdıkça çok şey öğreniyorduk. Sadece duygu ve düşünce açısından değil aynı zamanda belgeler üzerinden giderek de bu konuda daha emin olmaya başlamıştık. Hiç olmazsa elimizde belge, bilgi, kanıt vardı. Artık kendi içimizde bizi zan altında bırakacak en ufak bir kırıntı kalmamıştı. Zaten darbeciler ve cuntacıların beslendiği böylesi bir dış kaynaklı bir yapının (gücün) Türkiye içinde yıllardan beridir var olduğunu görüp-anlıyorduk. Ve araştırmalarımızı bu yöne çevirmiştik.

12 Eylül 1980 Askeri Darbesi, ANAVATAN dönemi derken yıllar su gibi aktı… Ve AK Parti İktidarı… Yenide yuvama dönmeye karar verdim. (Yuvam derken sözkonusu etmek istediğim Milli Görüş içinden gelen AK Parti camiasıydı.) Çünkü yuvamda tehlike çanları çalıyordu. O yüzden yuvamın (AK Parti iktidarı) çevresini peşinde olduğumuz Cemaat denilen eli-kanlı terör örgüt kuşatmaya başlamıştı! Artık mücadeleyi yuvamda verecektim. Fakat aradan yıllar geçtiği için yuvamda rahat çalışabileceğim bir olanak/imkân göremiyordum. Yine de bazı eski dostlar vasıtasıyla temasa geçtim. Nabızlarını yokladım. Çünkü olağanüstü bir siyasi ego hakimdi! Bizim gibi düşünenlere açık kapı yoktu. Bizim gibi insanlara çekimser ve korkuyla yaklaşıyorlardı. Daha baştan ‘derin devletin adamı’ diye damgayı yedik. Ne desek ne etsek kendimizi kabul ettiremezdik. Maalesef en ufak bir pozitif enerji alamadım ve hemen konuyu kapatmak zorunda kalmıştım. Bu yüzden onlara da hiçbir zaman dargınlığım ve kırgınlığım olmamıştı. Ve bu diyaloğumu farklı bir yoldan (yani dışarıdan) kendilerinin bizimle temasa geçecek nedenleri oluşturarak halledebileceğimize inandım. Şimdilik kendi bildiğimiz yöntemlerle çalışmak ve mücadele etmenin daha hayırlı olacağına inanmıştım. Aradan uzun yıllar geçti. Ben Konya’dan ayrılmıştım. Mesleğimi İstanbul’da devam ediyordum. Mesleğimi diyorum (gazetecilik) ki rızkım da önemliydi. Ayakta durmak zorundaydım. Yıllarca İstanbul’da hem mesleğimi devam ettirdim hem de devletin içindeki ayrık otları, parazitler ve işbirlikçi/hainler ile uğraştık. İstihbarata ağırlık vermiştik. İstihbarat ve terörle mücadele konusunda uzmanlaşmıştım. Ve öyle bir gün geldi beklediğim şey oldu! Eski çevrem/camiam birlikte hareket ettiğimiz arkadaşlarım vasıtası ile bizimle irtibata geçmişti. Bizden yardım istiyorlardı. İşte aradan uzun yıllar geçse de umutlarımız gerçeğe dönüşmüştü. AK Parti’nin ilk kurulduğu dönemden bahsediyorum. Daha öncesinde R. Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde yanında arkadaşlarımız vardı. Ömer Dinçer ve İshak Dinçer. Biz daha çok İshak Dinçer ile irtibatlıydık! Mehdi Dinçer ile zaten yıllardır dostluğumuz vardı. AK Parti ile ilk temaslarımız tesadüfen de olsa Ömer Dinçer ve İshak Dinçer kardeşlerin o yıllarda İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı R. Tayyip Erdoğan’ın yanında olmaları ile başlamıştı. Bu görüşmeleri eski Karaman Belediye Başkan Yardımcısı merhum H. Mehmet Öztaş ile birlikte yürütüyorduk. Sonrası malûm… R. Tayyip Erdoğan’ın kendisine inanan, liderliğini kabul eden arkadaşları ile kendi partisinden ayrılarak AK Parti’yi kurma dönemleri… Biz de (ben ne kadar görünmesem de) diyalog ve temaslarımızı yoğunlaştırmıştık. Ve merhum Erol Olçok bizimle diyaloğa geçti. Siyasi parti kurma çalışmaları olduğundan söz etti. Ve bizim desteğimizi istedi. Önce reddettik. Fakat sonra Erol Olçok rahmetlinin ısrarları sonucunda (bizi ikna etmişti) kabul ettik. Ben de kendisine ailesi, arkadaşları dahil olmak üzere hiçbir kemse bilmemek şartıyla siyasi parti kurma çalışmalarına destek vereceğimizi söyledik.

17 yıl İstanbul’da kaldıktan sonra Ankara’ya döndüğüm ilk zamanlarda AK Parti Ankara İl Başkanı Ersönmez Yarbay ile irtibata geçtim. Çünkü kendisi sevip-saydığım, güvendiğim, saygıdeğer insandı. Dürüstlüğünden asla şüphem yoktu. İçinde bulunduğum çevreyi ve neyin mücadelesini verdiğimizi kendisine bahsettim. O da olumlu bulmuş ve sevinmişti. Çünkü o da bana güvenir ve inanırdı. Ersönmez Yarbay’ın milletvekili olduğu günlerde de görüşmelerimiz devam etti. O günlerde Ersönmez Yarbay milletvekili olduğu günlerde çok önemli bir sır paylaşmıştım. Bu sırrı bir an önce R. Tayyip Erdoğan’a iletmesin/ulaştırmasını söylemiştim. Çünkü önümüzdeki günlerde AK Parti’yi zora sokacak bir açıklamanın Genelkurmay tarafından yapılacağını (sözkonusu sırrımı) paylaşmıştım. Ve MUHTIRA!.. Şimdi düşünüyorum da değerli dost/ağabey Ersönmez Yarbay’ın değeri neden bilinemedi?! Acaba diyorum milletvekilliği sonrası yıllarca AK Parti’den uzak tutulması benim yüzümden miydi?! Böylesi bir sırrı AK Parti’ye ulaştırdığı için mi aforoz edilmişti?! …ve yıllarca AK Parti’den uzak tutulmuştu?! Bu konuda kesin somut bir delil olmadığı için herhangi bir zanda bulunmak istemiyorum.

Asıl konumuza girmeden önce Teröristbaşı FETÖ ve sözde CEMAAT denilen örgütü/yapıyı tanımamızda fayda vardır. Sözde Cemaati tanımak ve çok iyi algıyabilmek için teröristbaşı Fethullah Gülen’i ve cemaatini çok iyi tanımak gerekiyor. Bu konuyla ilgili zaten yazıma başlarken bazı ipuçları vermiştik! Neden teröristbaşı Fethullah Gülen ve sözde Cemaatine ısınamadık, yıllarca soğuk ve şüpheyle baktık hususu ile ilgili birkaç not düşmüştük. Şimdi de teröristbaşı Fethullah Gülen’in hayat hikâyesini, biyografisini anlatmaya devam edeceğiz. FETÖ elebaşı/teröristbaşı Fethullah Gülen’in biyografisi/hayatı hem kendisi hakkında hem de sözde cemaati hakkında bilinmeyen, merak edilen, gizemli bir gerçeği izah edecektir.

Teröristbaşı FETHULLAH GÜLEN BİYOGRAFİSİ bize eli-kanlı örgütünün perde arkasındaki bilinmeyen gerçeklerin ipuçlarını da verecektir. Teröristbaşı Fethullah Gülen, 27 Nisan 1941’de, Erzurum ili, Hasankale (Pasinler) ilçesi, Korucuk köyünde dünyaya geldi. 1946 yılında ilkokula başladı ancak babasının 1949 yılında Alvar Köyü’ne imam olması ve ailesinin oraya taşınması nedeniyle ilkokulu bırakmak zorunda kaldı ve daha sonra dışarıdan tamamladı. 10 yaşındayken Kur’an’ı hatmeden teröristbaşı Fethullah Gülen, 14 yaşında ilk vaazını verdi.

1959 yılında Erzurum’dan Edirne’ye giden teröristbaşı Fethullah Gülen, girdiği sınavları kazanarak 6 Ağustos 1959’da Üçşerefeli Camii imamlığına getirildi. Askerlik görevine 1961 yılında Ankara Mamak’ta başlayan teröristbaşı Gülen, usta erlik dönemini geçirdiği İskenderun’da verdiği bir vaaz nedeniyle mahkemeye sevk edilerek aklandı ancak disiplin cezası alarak 10 gün askeri hapishanede yattı. Askerden sonra yaklaşık 1 yıl kadar Erzurum’da ailesinin yanında kalan, Komünizmle Mücadele Derneği’nin kuruluşunda bulunan ve Halk Evi’nin kadrosuna katılan Gülen’in ABD’nin Türkiye uzantısı taşeronu/maşası olan Kontrgerilla(Derin Devlet) ile ilk teması böyle başlamıştı. Daha sonra yeniden Edirne’ye döndü ve 4 Temmuz 1964 günü Dar’ül Hadis camiinde Kur’an Kursu öğretmeni ve fahri imam olarak göreve başladı.

1965’te Kırklareli merkez vaizliği, 1966’da İzmir merkez vaizliği görevlerinde bulunan teröristbaşı Fethullah Gülen, İzmir Kestanepazarı Kur’an Kursunda hocalık yaptığı 1968 yılında, Diyanet görevlisi olarak ilk kez hacca gitti. 1972-74 yılları arasında Edremit merkez vaizliği, 1974-76 yılları arasında Manisa merkez vaizliği yapan Gülen, 12 Eylül 1980 ihtilaline kadar da Bornova merkez vaizliği görevini sürdürdü. 1977 yılında görevli olarak gittiği Almanya’nın çeşitli yerlerinde konuşmalar yaptı ve konferanslar verdi; ilk sayısı Şubat 1979’da çıkan Sızıntı Dergisi’nde yazdı.

Teröristbaşı Fethullah Gülen, ihtilalin ardından Çanakkale merkez vaizliğine tayin edilse de rahatsızlığı yüzünden göreve başlayamadı ardından da ağırlaşan şartlar nedeniyle vaizlikten istifa etti. 1985 yılında Anadolu’yu dolaşan teröristbaşı Gülen, altı yıl aradan sonra ilk vaazını 1986 yılında Burdur Büyük Çamlıca Camii’nde verdi ve 1991 yılı Haziran ayına kadar da haftalık ve aylık vaazlarını sürdürdü. 1988 yılında da ‘Yeni Ümit’ Dergisi’nde yazıları yayınlanmaya başladı. 1993 yılında annesi Refia Gülen’i kaybetti.

Teröristbaşı Fethullah Gülen’in, aralarında Bulgar Trud Gazetesi ve Varna Televizyonu, Hollanda Televizyonu, Time Dergisi, Rus ORT Televizyonu’nun olduğu yabancı; Aksiyon ve Aktüel Dergileri, ATV, NTV, SHOW TV, TRT, Kanal D, STV Televizyonları ve Zaman, Cumhuriyet, Milliyet, Radikal Gazeteleri’nin olduğu Türk basın-yayın kuruluşlarında röportajları yayınlanmıştır.

Teröristbaşı Fethullah Gülen’nin biyografisi/hayatı hakkında mutlaka daha önceden bilgi sahibi olabilirsiniz, biz yine de konumuzu ilgilendirdiği için teröristbaşı  Fethullah Gülen’in biyografisini buraya almak zorundaydık! Teröristbaşı Fethullah Gülen’in hayatındaki zik-zakların, izdüşümlerin ve ayrışmaların düşüncesi, fikri ve amacı konusunda mutlaka bazı ipuçları vermiştir!

Sözde Cemaati anlayabilmek için önce onun liderini tanımak gerekiyordu. Teröristbaşı Fethullah Gülen’in özgeçmişi/biyografisi hakkında bilgi sahibi olabilirsek sözde Cemaati anlayabilirdik!.. Ve biraz daha bilgi sahibi olmak için Aydın Doğan’ın sahip olduğu Milliyet Yayınları’nda çıkan “Küçük Dünyam” kitabında 1955 yılında F. Gülen 17 yaşında iken Nur Cemaati ile kaynaşmasını kendisi nasıl anlatıyor:

“Kurşunlu Cami Medresesi’nde Sadi Hoca Efendi’yle aramızda huzursuzluk oldu; yanından ayrılınca Osman Bektaş Hoca’nın yanına gittim. O sırada bizimle beraber derse devam edenlerden hatıramda kalan isimler: Mehmet Kırkıncı, Cemalettin Kaplan, Cevdet Bilican… Mehmet Kırkıncı Hoca bizden evvel de başka yerlerde okumuştu; ancak Osman Hoca’dan aynı dersi takip ettik. Cemalettin Kaplan Hoca yaşça benden büyüktü. İki sene okudum… (1957’de) Kırkıncı Hoca; bana, Selahaddin ve Hatem’e ‘Bediüzzaman Hazretlerinin yanından birisi gelmiş, akşam sohbet yapacak oraya gidelim’ dedi. Teklifini kabul ettik. Bediüzzaman’ın yanında bulunmuş bir insanı ilk defa görecektik. Mehmet Şergil’in terzi dükkanına geldik. Burası, iki kilimden biraz daha genişçeydi. İlk gece ve ikinci gece orada bulunanlardan aklımda kalan isimlerden bazıları şunlardı: Mehmet Şevket Eygi, Esat Keşafoğlu ve (AP eski milletvekili) Osman Demirci’dir. Mehmet Şevket Eygi yedek subaylık yapıyordu. Esad Keşafoğlu ise o sırada üsteğmendi. Bediüzzaman Hazretleri Muzaffer Aslan’a ‘şarkı bir dolaş gel’ demiş; 15 gün kadar Erzurum’da kaldı. Onu görünce, ‘işte aradığım insanları buldum’ dedim ve bir daha ayrılmayı hiç düşünmedim…”

Görüyorsunuz safiyane, temiz ve hassas duygu ve düşünceler içindeki gençliğinden bugünlere geçen süre içinde yaşananlar kıyaslandığında yukarıda da bahsettiğimiz gibi NASIL, NİÇİN ve NEDEN sorularının cevabına ışık tutacak ipuçları yakalayabilirsiniz!.. Said-i Nursi’nin 1960 yılında vefatından bir yıl önce zaten teröristbaşı F. Gülen de Erzurum’dan ayrılmıştı. Bu arada teröristbaşı  F. Gülen de o eski dava arkadaşlarından da anlaşmazlık ve fikri ayrılıklar münasebetiyle bir bir ayrılmaya başlamıştı.  Said-i Nursi’nin vefatı Nur Cemaati’nin de parçalanmasına neden oldu. Asıl Nur Cemaati, Said-i Nursi’nin vefatı sonrası yerine Zübeyir Gündüzalp’ı seçti. Bundan sonra da ayrılmalar, parçalanmalar devam etti. Yazıcılar ve Okuyucular olarak ikiye ayrıldılar. Said-i Nursi’nin eserlerini Yazıcılar Osmanlıca, Okuyucular Latince çoğaltması birlikte ilk ayrılık sinyalleydi! Daha sonra içinde Cemalettin Kaplan’ın da bulunduğu ve başını/reisliğini Mehmet Kayalar’ın yaptığı gurup Silahlı Mücadele’den yana tavır koydu.

Böylece Nur Cemaati üçe bölünmüş oldu. Bu ayrışmalarda teröristbaşı F. Gülen Okuyucuların yanında yer aldı. Teröristabaşı  F. Gülen’in de içinde bulunduğu gurubun lideri Zübeyir Gündüzalp vefatı sonrasında yerine Mehmet Kutlular geçince teröristbaşı  Fethullah Gülen yolunu bu guruptan da ayırdı. Sonrasında Milli Görüş çevresine yaklaşmaya çalışan teröristbaşı Fethullah Gülen yol haritasını yeniden belirledi. Fakat Milli Görüş çevresi teröriristbaşı Fethullah Gülen’i kabul etmedi. Teröristbaşı Fethullah Gülen “Nurcu Değilim” sözleriyle kendi yolunu çizdi! Zaman içinde kendine münhasır yol-yöntem çizmekle birlikte takiye ve ilm-i siyaset mantığını geliştirerek ve yegane amaca giderken her yol mubah düsturu ile hareket edip halkın üzerinde gizemli, etkileyici bir duygu sömürüsü üzerinden kurmuş olduğu ağını tüm ülkeye yayarak sözde Cemaatin temellerini atmış oldu. Gelmiş-geçmiş bütün hükümetlere yakın oldu. İktidara kim gelirse gelsin dirsek temasına geçti. Sağ-Sol ayırımı yapmadı. Amacına ki nihai hedefine giderken kurnazca ve sinsi yolları tercih etti. Ve muvaffak oldu da…

Teröristbaşı Fethullah Gülen Nur Cemaati’nden kopunca kendi egosu doğrultusunda sözde cemaatleşmeye gitmek için akla-hayale gelmedik takiye yollarına başvurmuştu. En büyük güç kaynağı sahte timsah gözyaşlarıydı. Vaazlerinde salya-sümük kendin geçmesi saf/masum cemaati etkiliyordu. Bu vaazları kasete alınıyor ve Türkiye’nin her yerinde dağıtılıyordu. Hatta sokaklardaki tezgahlarda bile ulu-orta satılıyordu. Zaten daha önce biz bu konuya değinmiştik. 1980’li yıllarda bu durumu aleni bir şekilde yaşayıp-görmüştük.

Şimdi 1980 sonrası sözde CEMAAT oluşumundaki yapılanmalarını oluşturan çalışma şekilleri, yöntemleri, takiye yöntemlerine girerek nasıl büyüdüklerini, nasıl güçlendiklerini, siyasi partilere ve topluma nasıl yayıldıklarını örnekler vererek izah etmeye çalışacağız.

Bilhassa medyaya ve eğitime el atmaları enteresandır! Daha sonra da iş dünyasına, sivil toplum örgütlerine… Durmuyorlardı, sinsi ve gizemli bir şekilde yapılanmaya devam ediyorlardı. Hatta işi o kadar ileri götürdüler ki yıllar içinde polisin, askerin, istihbarat birimlerinin içine bile sızmanın bin-bir türlü yolunu buldular. Bu sızmaları yaparken her türlü yalan ve hileye başvurdular. Onlar için her şey mubahtı. Her yolu deniyorlardı. Hiçbir ahlaki değer, hiçbir yasal engel ve hiçbir insanı ölçü tanımıyorlardı. Bilhassa siyasi partilere sızma yöntemleri akıllara durgunluk veriyordu.

FETÖ için siyasi parti de önemli değildi. Siyasi parti ayırımı yapmıyorlardı. Amaçlarına giderken her siyasi parti onlar için bir araçtı. Geçmiş dönemlerde merhum Turgut Özal’ı, merhum Süleyman Demirel’i, merhum Bülent Ecevit’i bile sahte masumiyetleri ile etkileyebildiler. Zorlandıkları iki lider ve iki siyasi parti vardı. Birisi Milli Görüş camiasının lideri Necmettin Erbakan ve partisi, diğeri de milliyetçi kesimin lideri Alparslan Türkeş ve partisi.

Şimdi düşünüyoruz da AK Parti içine nasıl sızabildiler?! Nasıl bir yöntemle AK Parti içinde cirit atmaya başladılar. Gerçi R. Tayyip Erdoğan onların ne mal olduklarını biliyordu. Yahu bu sorunun cevabı bile o kadar aleni ki… Çünkü bırakın AK Parti’yi devletin bütün istihbarat kurumlarına sızan, TSK, MİT, Polis, Yargı ve teknolojik anlamda ASELSAN ve benzeri en hassas kurumlara sızanlar AK Parti’ye mi sızamayacaklardı.

Dahası da vardı: ABD, AB ülkeleri dahil olmak üzere dünyanın birçok ülkesinin yetkili makamlarını kafaya alabilmişlerdi. Zaten onların desteği ile Türkiye’de istedikleri gibi hareket edebiliyorlardı. FETÖ’nün asıl perde arkasındaki güç emperyalist güçlerdi. Onların Türkiye’deki taşeronlarıydı. Kendilerine güvenleri buradan geliyordu. Emperyalist güçler FETÖ’ye her türlü desteği veriyorlardı. Siyasi, ekonomik, istihbarı vs. her türlü destek…

Bu izahlardan sonra biz tekrar teröristbaşı FETÖ’nen sözde Cemaati’nin Türkiye’deki yıllar içindeki yapılanmalarına, güçlenmelerine ve yayılmalarına biraz değindikten sonra AK Parti ile temasları dahil, gerginlikleri, sürtüşmeleri, kavgaları ve hesaplaşmalarını izah etmeye çalışacağız. Ta ki 17-25 Aralık ve 15 Temmuz Darbe Girişimi sürecine kadar neler-olup bitti, neler yaşandı, ne gibi sonuçlar doğurdu onlar üzerinde duralım diyoruz.

Teröristbaşı Fethullah Gülen ve Cemaati önce SIZINTI, sonra sözde CEMAAT, daha sonra ABİ-ABLA… DERSHANELER… ÖĞRENCİ EVLERİ, İŞ ADAMLARI, DERNEKLER, SİVİLTOPLUM ÖRGÜTLERİ ve MEDYA ÇALIŞMALARI vs. vs… Birçok argüman, kavram, usul-üslup ile farklı bir yapılanmaya girdiler. Önce sözde CEMAAT tarlasında, sonra DEVLET erkanında daha sonra da uluslararası ARENADA bol tohum ektiler, yeşermesi için gizliliği tercih edip ektikleri tohumları suladılar. Tam 40 yıl boyunca devletin her kademesine sinsice yerleştiler. Tercihleri asker, polis, yargı ağırlıklıydı. Kendi finans ve medya dünyasını da oluşturup güçlerine güç katarak ortaya çıkma zamanını AK Parti hükümeti ile belirlediler. Çünkü AK Parti iktidarı onların samimiyetine inanmıştı. Çünkü sözde Cemaat açık vermemişti. Kısaca AK Parti iktidarını kandırmışlardı. AK Parti iktidarını karşılıklı desteklediler. Talepleri vardı!.. Tüm istediklerini AK Parti iktidarından bir bir elde ettiler. (Bir ara şu andaki Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ın “Ne istediler de vermedik!..” sözü her şeyi izah ediyordu!) AK Parti’nin kendilerine olan inancını, samimiyetini ve hüsnü niyetini sömürerek her istediklerini elde etmenin de şımarıklığı içinde kendilerinin bir GÜÇ olduğuna inanmaya başladılar. Artık AK Parti iktidarı da onlar için önemli değildi. Sadakat, vefa, güven de umurlarında değildi. Çünkü güçlü olmanın vermiş olduğu sarhoşluk onları akla-hayale gelmeyecek işler yaptırdı!.. Dostluklar, dava arkadaşlıkları ve kardeşlikler bir yere kadarmış. Çıkarlar, egolar, hayalperestlikler, güç edinmeler, inancı tekelleştirmeler baş gösterince AK Parti iktidarı falan umurlarında olmadı.

Artık dünya çapında bir sözde cemaat olmanın başlarını döndürmesi sonucu sivil darbe girişimde bile bulundular. Kendilerine çok güveniyorlardı, gittikleri yolun doğruluğuna inançları tamdı, dünyayı biz yöneteceğiz diyorlardı. Da sonunu gördüler!.. Gerçekler hiç de öyle değilmiş! AK Parti iktidarını da öyle hafife almanın bedelini pahalı ödemeye başladılar. Bunlar ne ki daha neler gelecek başlarına neler!.. Kendi kazdıkları kuyuda boğulacaklar!.. Kendi iplerini kendileri çektiler!.. Vefasızlığın, sadakatsizliğin, ahde vefaya ihanet etmenin faturasını öyle pahalı ödeyecekler ki… Sonucu hep birlikte yaşayıp-göreceğiz.

Maalesef AK Parti iktidarı kurulan tuzaktan bihaber saf ve samimi bir atmosferde sözde Cemaatin kurumlara sızmasına, önemli yerlere getirilmesine ve hatta en kritik görevlerde bulunmasına göz yumdu! Dediğimiz gibi sözde Cemaate inanmışlardı! Cemaatin hoşgörüsü, samimi yaklaşımı, uysallığı ki bilhassa duygusallığı kafalarda soru işareti bırakmıyordu ki..! Ta ki sözde Cemaat devlet içinde gücüne güç katıp söz sahibi oluncaya kadar.

Ve sözde Cemaat öyle bir an öyle bir zaman gözetledi ki hiç sormayın… AK Parti’nin ustalık döneminde sinsi ve kahpe bir tuzak kurup önce Başbakan Erdoğan’ı koltuğundan etmek ve hatta yok etmek dahil olmak üzere her türlü tezgah, dümen ve oyun sahneye kondu. Zaten hükümet içinde kendilerini destekleyen milletvekilleri de vardı. Şartlar ve ortam oluştuğunda onların istifalarından bile nemalanmak istediler. Zaten aynen de öyle oldu. Şartlar oluştu ve zamanı gelmişti.  Nihayetinde sözde Cemaatin AK Parti iktidarına kurmuş olduğu korkunç tuzak 17 Aralık 2013 tarihinde yolsuzluk ve rüşvet kılıfı altında başlatılan operasyonlarla ortaya çıktı. Bir anda Türkiye (bazılarına göre POSTMODERN ama bize göre) DOSTMODERN DARBE ile çalkalandı!..

Bu darbe teşebbüsü sonucunda bazı bakanlar istifa etmek zorunda kaldı çünkü hazırlanan tuzak, tezgahlanan oyunun boyutu çok büyüktü. Bu darbe girişimi ile AK Parti iktidarı al-aşağı edilerek devrilecek ve Başbakan Erdoğan da koltuğundan edilecekti. AK Parti iktidarı başlarına böylesi bir musibetin geleceğini akıllarının ucundan bile geçirmezdi. Çünkü sözde Cemaate öyle bir inanmışlardı ki, öyle bir gönül bağı ile bağlanmışlardı ki, öyle bir güveniyorlardı ki; böylesi korkunç, iğrenç ve kahpe bir tuzağı, oyunu, tezgahı hayal bile edemezlerdi. Ve Başbakan Erdoğan’ın basireti, feraseti, kıvrak zekası ve AK Parti iktidarının erken davranması sonucu gerekli önlemler ivedi olarak alındı ve gerekli müdahaleler de zamanında yapılarak bundan sonra sözde Cemaatten gelebilecek tehlikelere karşı çelikten bir duvar örüldü. Artık bundan sonrasını sözde Cemaat düşünsün.

Gerekli araştırmalar yapıldı! Korkunç senaryonun, oyunun, tezgahın boyutları üzerinde hassas bir şekilde durularak asıl ana kaynağa ulaşıldı ve gerekli tedbirler alındı. Aynı zamanda bu tuzağı hazırlayanlara, bu oyunu tezgahlayanlara ve bu korkunç plânı tatbik edenlere yönelik de acil müdahale planları hazırlanarak icraata kondu. Ve bütün bu karşı önlemler karşısında sözde Cemaat şaşkın, telaşlı ve panik içindeydi. Ne yapacaklarını şaşırmış bir halde içine girmiş oldukları girdaptan ve labirentten kurtulmak için hamlelerini devam ettirmek istediler ama bir kere kuyruğu kaptırmıştı.  İktidar bu kuyruğu kolay kolay bırakacak değildi! Ve de bırakmadı. Kuyruğun ucu nereye giderse gitsin çekilmeye başladı. Kuyruk çekildikçe gövde ortaya çıktı, çekildikçe baş ortaya çıktı!

Sözde Cemaat lideri teröristbaşı F. Gülen’in Amerika’dan yükselen beddua çığlıklarına şahit oldu bu millet. Hem de nasıl bir bedduaydı öyle. İşte bu BEDDUA sözde Cemaat’in gerçek yüzünü ortaya çıkardı. Çok kısa bir zaman içinde de akla-hayale ziyan verecek bu korkunç operasyonları yapanların perde arkasında kimler olduğu, yurt dışında ve yurt içindeki bağlantıları dahil her şey gün yüzüne çıktıkça koskoca bir aysberg ile karşılaşıldı. Yok yoktu, ne ararsan vardı!.. Sözde Cemaat deyip geçilmemesi gerekildiği, 40 yıl kendilerini gizleyerek nasıl böyle örgütlendikleri ve bu güce nasıl erişerek darbe girişimde bulunduklarının tüm sırları da bir bir ortaya çıkıyordu.

Sözde Cemaatin kaçacağı bir delikte kalmamıştı. Sözde Cemaat köşeye sıkışmıştı! Ve yine kapalı kapılar arkasında ve karanlık odalarda acil önlem planları alarak sonunda liderleri teröristbaşı  Fethullah Gülen’i öldü göstermeye karar verirler. Yani, çıkartılacak bir fısıltı ile teröristbaşı Fethullah Gülen iki yıl önce ölmüş olacaktı! Ölecekti ki yaşayacak! Ya tutarsa… Teröristbaşı Fethullah Gülen’in öldüğü bütün ülkede yayılır ve buna inanılırsa (ki medyada da gündem konusu olursa) belki bir çıkış yolu bulunabilirdi. Kısaca; teröristbaşı Fethullah Gülen birkaç yıl öncesinden ölmüş oluyor, onun yerine geçen BENZERİ bütün bu planları yapmış oluyor. Amerika’daki muhterem zatın teröristbaşı Fethullah Gülen’in benzeri olduğu şaibesi/yalanı tuttuğu zaman belki geri dönüş yapılarak yarım kalan plan tıkır tıkır işleyecekti! Köşeye sıkışan sözde Cemaatin SON OYUNU böylece icraata konarak zaman kazanılacaktı.

İşte BİZ böylesi kurnazca (sözde zekice) bir teröristbaşı Fethullah Gülen Öldü fısıltısının ülke çapında yayılacağı ve medya yoluyla gündem konusu yapılacağını öğrenir öğrenmez bu olayın peşine düştük, derinlemesine araştırmalar yaptık ve nihayetinde bir sonuca varmıştı. Ve bu sonucu da siz değerli okuyucularımızla paylaşmak istedik. Belki seçimlere kısa bir süre kala teröristbaşı “Fethullah Gülen Öldü!” haberi yazılı, görsel ve sosyal medyada gündeme bomba gibi düşecek. Hatta Türkiye’de herkesin inanabileceği bazı belgeler ve kasetlerle desteklenerek teröristbaşı Fethullah Gülen’in gerçekten öldüğü inancı tüm ülkede yayılacak. Fakat BİZ bu planı öncesinden fark edip bu yazımızla bu kahpe ve sinsi OYUNU bozmak istedik.

Kısaca, teröristbaşı Fethullah Gülen Öldü şaibesinin çıkacağını biz aylar öncesinden gerek Anayurt gazetesindeki köşe yazımda gerekse kişisel özel web sitemde gündeme getirmiştim. Nihayetinde bu iddialarımızla ilgili gerçekler şu içinde bulunduğumuz günlerde gündeme geldi. Hem de Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç’a bir gazetecinin teröristbaşı “Fethullah Gülen Öldü mü?” sorusu ile yeniden gündeme gelmiş oldu.

Tam 35 yıldır gazetelerde yapmış olduğum haberlerle gerek gazetedeki köşe yazılarımda gerekse seminer, konferans vs. konuşmalarımızda tüm iddialarımızın doğru çıktığı gibi teröristbaşı Fethullah Gülen Öldüğü ile ilgili aylar öncesinde yazmış olduğumuz yazılarımızda önce fısıltı daha sonra haber ve yazılarla gündeme geleceğini yukarıda okuduğunuz yazımızda bir gerçeği daha yeniden gündeme getirmiş olduk.

Teröristbaşı Fethullah Gülen’nin bir dönem medyada ‘Fethullah Gülen Öldü!” haberlerinin nereden kaynaklandığı ve amacının ne olduğunu konusuna tekrar ayrıntılı bir şekilde yer vereceğiz. Şimdi biz terörirstbaşı Fethullah Gülen ve sözde Cemaat’i ile ilgi bilinmeyenleri izah etmeye devam edelim.

Teröristbaşı FETHULLAH GÜLEN BİYOGRAFİSİ bize eli-kanlı örgütünün perde arkasındaki bilinmeyen gerçeklerin ipuçlarını da veriyordu! Fethullah Gülen’in Telefon Konuşmaları CEMAAT’in gerçek yüzünü ortaya çıkardı. Cemaat yıllar önce SIZINTI dergisiyle her yere sızmayı başlatmıştı. Aynen MASON ve KABALA gibi gizemli bir örgütlenmeye gitmişti. İnternete düşen Fethullah Gülen’in telefon görüşmelerinde bugüne kadar kimsenin aklına bile gelemeyecek çok ilginç hususları ve çapıcı gerçeklerin ortaya çıkması Cemaat hakkındaki düşüncelerimizde yanılmadığımızı bir kere daha tescil etmiş oluyordu.

SIZINTI dergisinin isminden de anlaşıldığı gibi gerçekten 30 yıl içinde siyasi partilere, kurumlara ve hatta iktidara nasıl sızdıklarının adeta belgeleyen bu telefon konuşmaları ibret vericiydi. Dershaneler, öğrenci evleri, ağabeyler, ablalar, hocaya gönül bağı yoluyla bağlanan iş adamları vs. birçok yol ve yöntemle Cemaat’in aynen MASON localarına benzer örgütlenme şekliyle ilm-i siyaset ve takiye yoluyla inanan insanların duygularını sömürerek kalplerinde nasıl yer ettiklerini apaçık ifşa ediyordu. Sadece Türkiye’de değil okul kılıfı altında ‘hizmet’ diyerek adeta Hıristiyan misyonerler gibi bütün dünyada sinsi ve gizlice örgütlenmişlerdi.