HALEPÇE

Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.baskentpostasi.com, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz.

Eyl 20, 2026 - 17:09
HALEPÇE

Bazı tarihler vardır; üzerinden yıllar hatta asırlar geçse de insanlığın vicdanındaki yerini asla kaybetmez. Takvim yaprakları 16 Mart 1988’si gösterdiğinde, Halepçe zülüm ve ölüm ile baş başa kalmıştı… O gün yalnızca bir şehir bombalanmadı. Binlerce kadın, çocuk, yaşlı ve sivil, kimyasal silahların ölümcül etkisiyle hayatını kaybetti. Halepçe, bugün hâlâ insanlık tarihinin en ağır kimyasal silah saldırılarından biri olarak hafızalarda yaşamaktadır. İran-Irak Savaşı'nın son döneminde, İran sınırına yakın stratejik bir kent olan Halepçe yoğun çatışmaların merkezindeydi. 16 Mart günü Irak güçlerinin gerçekleştirdiği saldırıda kimyasal mühimmat kullanıldı. Hardal gazı ve sinir ajanlarının da kullanıldığı saldırıda binlerce insan yaşamını yitirdi. Sokaklarda cansız bedenler, evlerinde hayatını kaybeden aileler, çocuklarını korumaya çalışan anneler… Halepçe'nin görüntüleri, savaşın siviller açısından ne anlama geldiğini bütün dünyaya gösterdi. Ancak Halepçe'yi yalnızca o gün yaşananlarla açıklamak eksik kalır. 1988 yılında Irak Baas rejimi, ülkenin kuzeyindeki Kürt nüfusa yönelik geniş kapsamlı askerî operasyonlar yürüttü. Enfal Harekâtı olarak bilinen bu süreçte köylerin boşaltılması ve yıkılması, zorla yerinden edilmeler, kitlesel tutuklamalar, kayıplar ve kimyasal silah kullanımı yaşandı. İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün Irak devlet arşivleri ve yüzlerce tanığın ifadesine dayanan araştırması, Enfal Operasyonu Kürtlere karşı yürütülen bir soykırım olarak değerlendirmektedir. Kimyasal silahların en korkunç özelliği, asker ile sivili ayırmamasıdır. Halepçe'de de hedef alınan yalnızca askerî unsurlar değildi. İnsanlar evlerinde, sokaklarda ve sığındıkları yerlerde kimyasal gazın etkisiyle hayatlarını kaybetti. Bu nedenle Halepçe, yalnızca bir savaş tarihi meselesi değildir. Aynı zamanda sivillerin korunması, kimyasal silahların yasaklanması ve devletlerin uluslararası hukuk karşısındaki sorumluluğu açısından önemli bir örnektir. Halepçe'nin bir başka acı tarafı da uluslararası toplumun tepkisinin saldırının büyüklüğüyle aynı ölçekte olmamasıdır. Birleşmiş Milletler, İran-Irak Savaşı sırasında kimyasal silah kullanımına ilişkin soruşturmalar yürütmüş ve raporlar hazırlamıştı. Ancak Halepçe'nin görüntülerinin dünya kamuoyuna ulaşması, saldırının gerçek boyutlarının daha geniş biçimde anlaşılmasını sağladı. Tarih burada da aynı soruyu önümüze koyuyor: Sivillerin hayatı neden çoğu zaman uluslararası siyasetin gerisinde kalıyor? Bu soru yalnızca 1988'e ait değildir. Halepçe'nin üzerinden onlarca yıl geçti. Fakat saldırının tanıkları ve hayatta kalanları için tarih bitmedi. Çünkü kitlesel şiddet yalnızca insanları öldürmez; aileleri parçalar, şehirlerin hafızasını değiştirir ve kuşaklar boyunca taşınan yaralar bırakır. Bu nedenle Halepçe'yi anmak, geçmişe dönük bir yasın ötesinde anlam taşır. Halepçe; kimyasal silahlara karşı durmaktır. Sivillerin korunmasını savunmaktır. İnsan hakları ihlallerinin cezasız kalmaması gerektiğini hatırlatmaktır. Ve tarihin aynı acıları yeniden üretmemesi için geçmişten ders çıkarmaktır. 16 Mart 1988'de Halepçe'de binlerce insan hayatını kaybetti. Bugün geriye bir şehir, binlerce hikâye ve insanlığın unutamayacağı bir soru kaldı: Bir insanın hayatı, hangi siyasi veya askerî hedef uğruna feda edilebilir? Cevap nettir: Hiçbir hedef, masum insanların hayatından daha değerli değildir. Halepçe'yi unutmamak bu yüzden yalnızca tarihî bir sorumluluk değil, insanlık sorumluluğudur. Sen bizim en derin yaramızsın Halepçe… ( Tu birîna me ya herî kûr î Helebce…)

Dr. İmbat Muğlu