PARTİ DEĞİŞTİRMENİN ASIL NEDENİ…
Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.baskentpostasi.com, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz.
Bilmiyorum, farkında mısınız? BOP ‘un Türkiye ayağının uygulanması aşamasında Meclis'te komisyonlar kurulup, Çerçeve Yasa'lar imzalanıp, federasyon anayasasına zemin hazırlanarak Türkiye'nin etnik ve dini kimliklere parçalanması süreci hızla sürmektedir. İşte tam da bu süreçte; Türkiye'nin ulus bilinciyle hareket edecek, kökleri İttihat ve Terakki'ye, Müdafaa-i Hukuk'a dayanan güçlü, ulusal birliği savunan bir partiye her zamankinden daha çok ihtiyaç bulunmaktadır.
Ancak bakıldığında görülecektir ki bir zamanların Türk ulus devletinin kurucusu olup Müdafaa-i Hukuk'un devamı olması gereken partiler, geçmişlerinden tamamen kopmuş durumdadırlar. Hatta Türk ulus devletini yok ederek Türkiye'yi küresel emperyalizmin talepleri doğrultusunda etnik ve dini kimliklere ayrıştırma konusunda, neoliberal iktidardan rol çalmaya ve bu görevi üstlenmeye çalışmaktadırlar. Bu durum oldukça üzücüdür; sonuçta da parçalanmış ve etkisizleştirilmişlerdir.
Ancak görülüyor ki; iktidarın bu partileri teslim almak adına yaptığı baskılara rağmen, bu tutumdan hiçbir şekilde geri adım atmayıp, sürecin sahibi olma misyonunu kendilerince kararlılıkla sürdürmektedirler.
Bu süreç öyle işlemektedir ki; milletvekilleri, il ve ilçe belediye başkanları ve hatta meclis üyeleri bile iktidar partisine geçmekte bir an bile tereddüt etmemektedir. Öyle ki bazı il ve ilçelerde, zamanında bu partilerden seçilmiş tek bir belediye başkanı veya meclis üyesi bile kalmamıştır. Bir kısmının da geçmek için hâlâ sırada beklediği de düşünülürse, durumun vahameti kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
Peki, sizce neden bu kişiler sıkıştıklarında çareyi, iktidar partisinin kollarına atmakta buluyor? Bunu sadece iktidarın yaptığı baskı ve şantaja bağlamak mümkün mü? Yoksa bu partilerle iktidar partisi arasında gerçekten ideolojik bir sınır olmayıp, tüm görünürdeki çatışmalar kayıkçı kavgasından mı ibaret?
İşte en önemli soru bu. Düşünebiliyor musunuz; sabah bir partideyken akşamüzeri başka bir partinin rozetini takıyorsunuz... Bir partiden diğer partiye geçmek sadece bir rozet değişimi mi? İşin ulusal, ideolojik, sınıfsal hiçbir yönü yok mu? Bu kadar basit mi?
Normalde bir insan; eğer kararlı, bilinçli bir Atatürkçüyse, Kemalistse ve ulus devletten, laiklikten, ekonomik ve siyasi bağımsızlıktan yanaysa, kendi ideolojisinin tam tersi bir partiye nasıl geçer? Kendisine orada nasıl yer bulur? Bence asıl düşünülmesi gereken yer burasıdır. Üstelik nedense işin bu yönü hiç tartışılmıyor.
Genelde tartışma şu noktada kalmaktadır: "Partiye emek veren, o partinin emektarı olan, onu her koşulda savunan insanlar değil de; şu anki parti lider kadrosuna yakınlığı, arkadaşlığı olan kişiler seçiliyor." Ancak bu türden bir tartışma, partilere yol gösterici olmadığı gibi, havanda su dövmekten başka bir işe de yaramamaktadır.
Bu nedenle de öncelikle şu ideoloji işini konuşmakta yarar bulunuyor. Çünkü asıl tartışılması gereken o. Böyle olunca da soralım: Bugün gerek CHP'nin gerekse Yeni Parti'nin, mevcut iktidar partisinden nasıl bir farkı var? Ya da fark var mı? Bu konuda neler söylenebilir? Önce bunu ortaya koymakta yarar bulunuyor.
İsterseniz önce dış politikadan başlayalım. Sizce her iki partinin (CHP ve Yeni Parti), ABD ve İsrail'in Gazze'ye, Yemen'e ve İran'a karşı saldırısına ciddi herhangi bir tepki koyduklarını, o ülkelerin halklarıyla dayanışma içinde olabildiklerini açıkladıklarını falan duydunuz mu? Elbette hayır!
Ya BOP amacıyla Irak, Libya, Suriye'nin parçalanmasıyla ilgili ABD'ye sert bir tepki falan oldu mu? Ne gezer! Normalde bu politikalara karşı çıkan partiler, o ülkelere gider, açıklama yapar, tepki gösterir. Ama yapılan tek şey, koskoca bir sessizlik; başka bir şey yok.
Peki neden? Çünkü söz konusu olan her iki parti de aynen iktidar partisi gibi NATO'cu. Onlar da ne yazık ki aynı şekilde icazeti ABD ve Batı'dan beklemektedirler. Asıl neden bu.
Ya bu partilerin ülkenin geleceğine ilişkin ekonomik ve siyasi politikası nedir? Derseniz... Aslında her ikisinin de Türk ulusal kimliğine, ulus devlete sahip çıkmak gibi bir dertleri olmadığı gibi, ekonomide de milli tarım, milli sanayi, bankacılık gibi politikaları da yok. Üstelik rezerv alan ilan edilen yerlerin, illerimizin pek çoğunun orman vasfından çıkarılıp oraların maden sahası ilan edilerek sermayeye peşkeş çekilmesi de onları çok fazla ilgilendirmemektedir. Tıpkı halkın cebinden milyarlarca lira çıkan otoyolların, köprülerin, hastanelerin ve elde kalan son kamu varlıklarının satılmasına, özelleştirilmesine yeterince tepki göstermedikleri gibi...
Dahası, her iki partinin de en büyük hedeflerinden biri Avrupa Birliği'ne (AB) girmektir. İşin asıl vahim tarafı ise; iktidarın ulus devleti etnik ve dini kimliklere ayrıştırma politikasına bu iki partinin adeta "gönüllü" destek vermesidir. Bunu da yıllardır dillerinden düşürmedikleri "Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı"nı savunarak yapmaktadırlar. Bu şartın, Türkiye'nin üniter yapısını parçalayacak ve ülkeyi özerk bölgelere bölecek bir mayın olduğunu bile bile, sırf Batı'ya şirin görünmek adına bu yıkıcı projeye destek vermektedirler.
Aslında muhalefetin içine düştüğü bu durum sadece bize özgü de değil. Ünlü siyaset bilimci Samuel Huntington'ın Amerikan solu için yaptığı şu sarsıcı tespit, sanki bugünün Türkiye'sindeki muhalefet için yazılmış gibidir:
"Ancak bu solla ilgili bir sorun var. Bu sol yurtsever değil. Ulusal kimlik görüşünü ve ulusal onur duygusunu yadsıyor. Eğer sol etkili olmak istiyorsa, ulusal kimliğe ilişkin ortak duygunun, yurttaşlığın kesinlikle temel bir bileşeni olduğunu kabul etmek zorundadır. Yurtseverlik olmadan sol hedeflerini yakalayamayacaktır."
İşte Huntington'ın bahsettiği bu "yurtseverlik ve ulusal kimlik" kaybı, bugün bizde "Atatürk'ün partisi" edebiyatı arkasına saklanılarak perdelenmeye çalışılmaktadır.
Demek istediğim; hani bazıları tüm bu yaptıklarına rağmen kendilerinin Atatürk çizgisinde olduklarını falan söylüyorlar ya...
Aslında Atatürk çizgisi; aynen CHP'nin 1935 programında olduğu gibi vatana, Türk kimliğine, laikliğe, ulus devlete, ekonomik ve siyasi bağımsızlığa, hemen her alanda ulusal egemenliğe ve ekonominin Türk milletinin elinde olmasına yer vermekle olur.
Ama asla ülke sanayisi, madenleri, toprakları yabancılara peşkeş çekilirken seyretmek ve Türk kimliğinin, ulus devletinin parçalanması sürecine destek vererek değil…