SİYASAL İSLAMIN ÇIKMAZI...

Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.baskentpostasi.com, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz.

Ekim 20, 2026 - 00:39
SİYASAL İSLAMIN ÇIKMAZI...

SİYASAL İSLAMIN ÇIKMAZI…

Nereden bakarsanız bakın 103 yıllık bir Cumhuriyetiz. Siz hiç Cumhuriyet tarihi boyunca ABD ya da başka bir emperyalist güçle "dostluk" gibi bir ad konulan herhangi bir ilişkiye tanık oldunuz mu? ABD ile çok görünür olmasa bile İnönü ile başlayıp Menderes'le devam eden, 12 Eylül'de zirveye taşınıp darbeci generallere "bizim çocuklar" denilmesiyle ayyuka çıkan, Özal ve Demirel dönemlerinde de çok açık olarak göze batmasa da ABD emperyalizmiyle yakın ilişkiler içinde olunduğunu biliyoruz.

Ancak 103 yıllık Cumhuriyet döneminde hiçbir devlet yöneticisi, ABD emperyalizmiyle bu kadar yakın bir ilişki içinde olmadı. Biz elbette bunu kendi devlet yöneticilerimizden öğrenme şansına sahip değiliz. Ancak ABD yöneticileri hemen her fırsatta Türkiye'yle yakın ilişki içinde olduklarını, dahası Türkiye'nin onların isteklerini yerine getirdiğini söylemektedirler. Buna karşın bu ilişkinin nedenini, ülkemize olacak bedelini, hangi çıkmazlarla ve tehditlerle karşı karşıya bırakıldığımızı Türk ulusu olarak biz bilmiyoruz. Görünen o ki yakın zamanda öğrenme şansımız da ufukta belirmeyecek.

Ne diyor ABD Başkanı? Mekke Anlaşması gereği Yemen'e müdahale konusunda, Türkiye'yi yönetenleri kastederek "çok iyi arkadaşız" demedi mi? Peki, bir ülkenin geleceği sadece bir "arkadaşlık" üzerinden şekillenebilir mi? Ne demişti Kissinger: "ABD'nin düşmanı olmak tehlikelidir ama dostu olmak ölümcüldür." Çünkü tarihten bilinir ki ve biz bunu ülke olarak en az 70 yıldır bizzat yaşıyoruz emperyalizme elini vermek demek, sadece kolunu değil, tüm vücudunu kaybetmene bile neden olabilir. Ama bu sözde arkadaşlık ilişkisiyle ülke çok karanlık bir oyuna sokulabilir mi? Evet, bunu da zaman gösterecek.

Ya İran'la ilgili söylenenler? "Türkiye savaşa girecekti, ben engelledim ama bana çok büyük yararları oldu" gibisinden sözler bile sarf edilmedi mi? Haliyle insan merak ediyor: Biz İran'da ABD için ne yaptık? Nasıl bir iyilikte bulunduk? Bunun ülkemize ne gibi bir sonucu olacak, biliyor muyuz? Asla bilinmiyor. İki ülke ilişkilerinin böyle kişisel bağlantılarla yürütülmesi, binlerce yıllık devlet geleneği olan bir millet için asla kabul edilebilir değildir. Üstelik hiçbir şekilde kabul edilmemelidir de.

Ama İran ve Yemen'e karşı oluşturulan ittifaklardan da anlaşılıyor ki; ABD bölgeden çekilirken onun vekâlet gücünü oluşturacak devletler o boşluğu dolduracaklardır. Zaten Mekke Anlaşması'nın esbab-ı mucibesi de budur. Böylece anlaşılıyor ki, bu vekillik üstlenen devletlerle ve ABD başkanlarının itiraflarından anlaşıldığı üzere, ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) süreci son hızla devam edecektir.

Tam burada soralım: Hani siyasal İslamcılar ulus olmak yerine sözde "İslam kardeşliğini" alternatif olarak ortaya koymaya çalışıyorlar ya; sahi biz Afganistan'da, Libya'da, Irak'ta, Suriye'de kimin yanındaydık? ABD emperyalizminin ve Siyonist İsrail'in mi, yoksa ABD ve İsrail'in hedefindeki az önce saydığım Müslüman ülkelerin mi? Ya Gazze'de kimden yanaydık dersiniz? Biz Gazze'ye destek olan Müslüman ülkelerin ABD ve İsrail tarafından parçalanmasına destek olup elimizden geleni yapmadık mı? Ayrıca tüm bunlarla yetinmeyip, İran'a ve Yemen'e karşı ABD kuklası Suudi Arabistan ve Pakistan'la işbirliği yapıp, Mekke Anlaşması adı altında yine İran, Yemen ve Husilere karşı savaş çığırtkanlığı yapan yine aynı siyasal İslamcı anlayış değil mi?

Daha açık soralım: Siyasal İslam neden BOP'la hedef olan Müslüman ülkelerin karşısında olup hemen her olayda ABD'nin yanında savaşmaktadır? Veya yine içeride; tarım, sanayi, enerji, maden demeden hemen hiçbir alanda ulusal bir üretim politikası izlemeyip, ülkenin tüm varlıklarını neden tamamen küresel sermayeye peşkeş çekmektedir? Yabancı tekellere ruhsatlandırılıp delik deşik edilen dağlarımız, ithalata mahkûm edilerek bitirilen tarımımız bu teslimiyetin en acı bilançosu değil midir?

Bu muazzam talanın ve Türkiye'nin göz göre göre soyulmasının arkasında yatan asıl düşünce, Siyasal İslam'ın Cumhuriyet'i ve onun kurumlarını bir "Dar-ül Harp" (Savaş Alanı) olarak görmesidir. Kendi kurmadıkları, laik hukuka dayalı bu devleti ve onun kaynaklarını yağmalamayı, oradan ganimet devşirmeyi kendilerine hak saymaktadırlar. Ülke kaynaklarının emperyalizme pervasızca teslim edilmesi de, halkın gözünün içine baka baka yapılan devasa "fon" soygunları da işte bu ganimet anlayışının bir sonucudur.

Peki, bu yağma nasıl bu kadar fütursuzca yapılabiliyor? Çünkü bu anlayışın sözlüğünde "ulus" kavramı yoktur. Ulus olmayınca haliyle "yurttaş" da olmuyor. Onların gözünde halk, eşit haklara sahip yurttaşlar değil; muhtaç, biat etmesi beklenen bir "tebaa"dır. Böyle olunca da; vatan, cumhuriyet, emperyalizme karşı mücadele, ekonomik ve siyasi bağımsızlık gibi sorunlar da ortadan kalkıyor. Dikkat ederseniz; ABD'nin hedef alıp parçalamaya çalıştığı birkaç ulus devlet dışında, İslam ülkelerinin büyük bir kısmının emperyalizmin kuklası olmasının nedeni tam da bu değil midir?

Siz hiç ülkemizdeki İslamcı cemaatlerin bir gün olsun "Ülkede üretim olsun, emperyalizm ülkeden kovulsun, üsler kapatılsın, BOP'tan çıkılsın, ekonomik ve siyasi bağımsızlık sağlansın" gibi bir derdi oldu mu? Onların tepkisi sadece dini sembollere yapılan davranışlarla ilgili olmakta; ABD emperyalizminin Müslüman ülke liderlerini öldürmeleri, hatta okulları bombalamaları, o ülkelerdeki Müslüman halkın perişan edilmesi de hiçbir şekilde onları ilgilendirmemektedir. Üstelik tüm bunlar yapılırken emperyalizmle işbirliği içinde; Müslüman ülke çocuklarını, halkını katledenlerle el sıkışıp iş tutmaya devam edebilmektedirler.

Demek istediğim: Bu durum; laiklik ve ulus bilinciyle şekillenmiş milli çıkarları görmezden gelerek olaylara sadece tarikat, cemaat ve mezhep penceresinden bakmanın bir sonucudur. Hiçbir şekilde ülkenin menfaatine hizmet etmeyen bu yaklaşım, daima ülkenin aleyhine ve küresel sömürü çarklarının lehine işlemektedir.

Oysa Türk milleti, en ağır bedelleri ödeyerek büyük bir Kurtuluş Savaşı sonucunda ulus devletini kurmuş ve bunu Cumhuriyet'le taçlandırmıştır. Yazıya soruyla başladık, o halde yine bir soruyla bitirelim: BOP amacıyla ABD ile birlikte Libya, Irak ve Suriye'yi etnik ve dini fay hatlarından parçalayan bir anlayış, kendi ülkesinde farklı davranır mı? Bugün ulus kimliği yok edilirken, "çerçeve yasalar" dayatılarak Anayasa'nın ilk 4 maddesinin ve "Türk vatandaşlığı" tanımının sistematik biçimde tartışmaya açılması tesadüf müdür? Yoksa Ortadoğu'da sahnelenen o yıkım senaryosunun, içeride adım adım uygulanmaya başlanmasının en açık göstergesi midir?

Unutulmamalıdır ki; siyasal İslam'ın Türkiye'yi etnik ve dini kimlik temelli federasyon yapma anlayışına karşı, ülkeyi emperyalizmin kuklası olmaktan çıkaracak yegâne çözüm, "çözüm" adı altında Türk ulusunun çözülerek etnik ve dini kimliklere ayrıştırılması değil; 1923'ün kuruluş felsefesine ve tam bağımsızlık bilinciyle oluşturulan ulus kimliğine tüm gücüyle sahip çıkılmasıyla gerçekleşebilecektir.

Sessiz kalıp seyrederek değil!