SUDAN’A LİBYA MODELİ DEĞİL, LİBYA TECRÜBESİ
Türkiye’nin Libya’da Kurduğu Stratejik Denklem Sudan’da Yeniden Kurulabilir mi?
Bazı coğrafyalar vardır; üzerinde başlayan bir çatışma, kısa süre içerisinde sınırlarını aşarak bölgesel güç mücadelelerinin merkezine yerleşir. Sudan bugün tam olarak böyle bir jeopolitik eşikte bulunmaktadır. Afrika’nın kuzeydoğusunda yer alan, Kızıldeniz’e açılan stratejik kıyı şeridine sahip olan, Nil havzasının önemli bir bölümünü barındıran ve Mısır’dan Çad’a, Libya’dan Güney Sudan’a, Etiyopya’dan Eritre’ye uzanan geniş bir güvenlik kuşağının merkezinde bulunan Sudan, artık yalnızca kendi iç siyasi düzenini ilgilendiren bir kriz alanı değildir. 15 Nisan 2023’te Sudan Silahlı Kuvvetleri ile Hızlı Destek Kuvvetleri arasında başlayan savaş, zaman içerisinde bir iktidar mücadelesinin çok ötesine geçmiş; devlet kapasitesinin, ülkesel bütünlüğün, doğal kaynakların, bölgesel nüfuz alanlarının, Kızıldeniz güvenliğinin, Nil havzasındaki dengelerin ve dış aktörlerin etkisinin aynı anda sınandığı çok katmanlı bir jeopolitik mücadeleye dönüşmüştür. Savaşın uzamasıyla birlikte Sudan'da ortaya çıkan tablo, klasik bir iç savaş tanımının sınırlarını aşmaktadır. Hartum'dan Darfur'a, Kordofan'dan Kızıldeniz kıyılarına kadar uzanan güvenlik denkleminde askeri cepheler kadar lojistik hatlar, ekonomik kaynaklar, limanlar, havaalanları, insani yardım koridorları ve dış destek mekanizmaları da belirleyici hale gelmiştir. Bu nedenle Sudan'a bakarken yalnızca “kim kiminle savaşıyor?” sorusunu sormak yeterli değildir. Asıl soru, savaşın sonunda Sudan'ın nasıl bir devlet yapısına sahip olacağı ve bu yapının bölgesel güç dengelerini nasıl değiştireceğidir.
Sudan'ın stratejik önemini anlamanın ilk yolu haritaya bakmaktır. Ülke kuzeyde Mısır, doğuda Kızıldeniz ve Eritre, güneyde Güney Sudan, batıda Çad ve Orta Afrika Cumhuriyeti, kuzeybatıda ise Libya ile çevrilidir. Bu coğrafi konum Sudan'ı Afrika'nın iç bölgeleri ile Kızıldeniz havzası arasında doğal bir geçiş alanına dönüştürmektedir. Ancak Sudan'ın jeopolitik değerini yalnızca kara sınırları açıklamaz. Kızıldeniz kıyısı, ülkenin stratejik önemini doğrudan küresel ticaret sistemine bağlamaktadır. Port Sudan, savaş koşullarında ülkenin dış dünyaya açılan en önemli kapılarından biri haline gelirken, Kızıldeniz'in güvenliği de Sudan'daki gelişmelerden bağımsız düşünülemeyecek bir başlık haline gelmektedir. Süveyş Kanalı ile Babülmendep arasındaki deniz ticaret hattının karşı kıyısında bulunan Sudan, enerji sevkiyatlarından ticari taşımacılığa, deniz güvenliğinden Afrika Boynuzu'ndaki askeri dengelere kadar uzanan geniş bir stratejik alanın parçasıdır. Kızıldeniz'in batı kıyısında yaşanabilecek kalıcı bir istikrarsızlık, yalnızca Sudan'ın ekonomik düzenini değil, bölgesel ticaret ve güvenlik mimarisini de etkileyebilir. Bunun karşısında Suudi Arabistan, kuzeyinde Mısır, doğusunda Eritre ve daha geniş çerçevede Etiyopya, Somali ve Cibuti hattı bulunmaktadır. Batıya doğru ilerlediğimizde ise Çad, Darfur, Libya ve Sahel güvenlik kuşağı karşımıza çıkar. Böylece Sudan, birbirinden farklı görünen fakat aslında birbirine bağlı dört büyük jeopolitik alanın kesişiminde bulunmaktadır: Nil havzası, Kızıldeniz, Afrika Boynuzu ve Sahel. Bu dört hattın herhangi birinde meydana gelen güvenlik değişikliği Sudan'ın geleceğini doğrudan etkileyebileceği gibi, Sudan'daki istikrarsızlık da bu bölgelerin tamamına taşabilecek sonuçlar doğurabilir.
Sudan'ın jeopolitik ağırlığının ikinci temel unsuru ise Nil havzasıdır. Mısır açısından Nil, ekonomik bir kaynak olmanın çok ötesinde ulusal güvenliğin temel unsurlarından biridir. Sudan'ın Nil sistemi içerisindeki konumu, Mısır'ın güney güvenliği ile Etiyopya'nın bölgesel yükselişini birbirine bağlayan önemli bir ara noktadır. Etiyopya'nın Nil üzerindeki projeleri nedeniyle yaşanan su güvenliği tartışmaları düşünüldüğünde Sudan'ın istikrarı, yalnızca kendi sınırları içerisindeki siyasi düzen açısından değil, Mısır-Etiyopya ilişkilerinin geleceği açısından da önem taşımaktadır. Sudan'ın uzun süreli bir parçalanma sürecine girmesi, Nil havzasında koordinasyonu zorlaştırabilecek, Mısır'ın güney sınırındaki güvenlik baskısını artırabilecek ve Afrika Boynuzu'ndaki güç rekabetini daha da karmaşık hale getirebilecektir. Aynı şekilde Sudan'ın Kızıldeniz kıyısındaki konumu, Körfez ülkelerinin Afrika politikalarıyla doğrudan bağlantılıdır. Dolayısıyla Sudan dosyasının içerisinde Mısır, Etiyopya, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Çad, Libya ve daha geniş anlamda Afrika Boynuzu ülkelerinin çıkarları bulunmaktadır. Bu nedenle Sudan'daki savaşın gerçek niteliği, iki silahlı aktör arasındaki mücadeleden daha geniştir. Sudan, bölgesel güçlerin çıkarlarının kesiştiği ve birbirleriyle rekabet ettiği bir jeopolitik düğüm haline gelmiştir.
İçerideki tablo ise bu dış jeopolitiği daha da karmaşık hale getirmektedir. Sudan Silahlı Kuvvetleri ile Hızlı Destek Kuvvetleri arasındaki savaşın merkezinde General Abdulfettah el-Burhan ile General Muhammed Hamdan Dagalo, yani Hemedti arasındaki güç mücadelesi bulunsa da çatışmayı yalnızca iki askeri lider arasındaki rekabet olarak değerlendirmek yeterli değildir. Sudan'ın tarihsel olarak merkez ile çevre arasında yaşadığı siyasi ve ekonomik gerilimler, Darfur'daki çatışmalar, eski rejim döneminden kalan güvenlik yapılanmaları, ekonomik kaynakların paylaşımı, askeri kurumların siyaset üzerindeki ağırlığı ve 2019 sonrasında başarısız olan siyasi geçiş süreci bugünkü krizin zeminini hazırlamıştır. RSF'nin kökenlerinin Darfur'daki Cancavid yapılanmalarına kadar uzanması, bu örgütün yalnızca güncel savaşın ortaya çıkardığı bir aktör olmadığını göstermektedir. Diğer tarafta SAF, Sudan devletinin klasik askeri kurumsallığını temsil etmektedir. Böylece çatışmanın bir boyutunda devlet ordusu ile devlet dışı fakat son derece güçlü bir paramiliter yapı arasındaki mücadele ortaya çıkmaktadır. Fakat zaman içerisinde farklı bölgelerde yerel silahlı aktörlerin, aşiret yapıların ve çeşitli siyasi unsurların denkleme dahil olması, savaşın iki kutuplu görüntüsünün altında çok daha parçalı bir güvenlik mimarisi meydana getirmiştir. Darfur, Kordofan ve Mavi Nil gibi bölgelerde yaşanan gelişmeler, Sudan'ın geleceğinin yalnızca Hartum'daki siyasi veya askeri kararlarla belirlenemeyeceğini göstermektedir.
Bu noktada Sudan savaşının karakterinde ortaya çıkan teknolojik dönüşüm ayrıca önem taşımaktadır. İnsansız hava araçlarının savaş alanında giderek daha fazla kullanılması, çatışmanın klasik kara savaşı niteliğini değiştirmiştir. Drone teknolojisinin yaygınlaşmasıyla birlikte cephe hattı kavramı eski anlamını kısmen kaybetmekte; şehirler, lojistik merkezler, havaalanları, ikmal hatları ve kritik altyapılar savaşın hedef alanına dönüşmektedir. Bu durum Sudan'ı aynı zamanda geleceğin düşük maliyetli fakat yüksek etkili teknolojilerin kullanıldığı savaş alanlarından biri haline getirmektedir. Drone kullanımı, yalnızca saldırı kapasitesi anlamına gelmemektedir. İstihbarat, keşif-gözetleme, hedef tespiti, elektronik harp, hava savunması ve kritik tesislerin korunması gibi alanlar aynı savaşın parçaları haline gelmiştir. Dolayısıyla Sudan'da devlet kapasitesinin yeniden kurulması yalnızca daha fazla asker veya silah anlamına gelmemelidir. Modern savaşın ortaya çıkardığı yeni güvenlik ortamında istihbarat kapasitesi, komuta-kontrol, hava savunması, sınır güvenliği, elektronik harp ve kritik altyapıların korunması gibi unsurlar birlikte değerlendirilmelidir. Bu tablo, Türkiye'nin savunma teknolojileri ve güvenlik kapasitesi bakımından sahip olduğu tecrübenin Sudan açısından neden dikkat çekici olabileceğini de göstermektedir.
İşte tam bu noktada Türkiye'nin Libya tecrübesi stratejik bir referans haline gelmektedir. Ancak Libya'da yaşananları yalnızca askeri teknoloji üzerinden okumak büyük bir eksiklik olur. Türkiye'nin Libya'daki yaklaşımı, Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti ile güvenlik ve askeri işbirliğinin geliştirilmesi, eğitim ve danışmanlık kapasitesinin artırılması, istihbarat ve operasyonel yeteneklerin güçlendirilmesi, sahadaki askeri dengenin değiştirilmesi ve bütün bunların diplomatik süreçle birlikte yürütülmesi üzerine kurulmuştu. Bayraktar TB2 gibi insansız sistemlerin istihbarat, gözetleme, hedef tespiti ve hassas vuruş kapasitesiyle kullanılması, Trablus yönetiminin Hafter güçlerinin ilerleyişine karşı koyabilme kapasitesini artırdı. Fakat Libya'daki sonuçları yalnızca TB2'nin başarısıyla açıklamak doğru değildir. Teknolojik kapasitenin eğitim, istihbarat, komuta-kontrol, operasyonel planlama ve siyasi hedefle bütünleştirilmesi asıl farkı meydana getirdi. Bir başka ifadeyle mesele yalnızca bir silah sisteminin sahaya sürülmesi değil, farklı devlet kapasitesi unsurlarının aynı stratejik hedef doğrultusunda çalıştırılmasıydı.
Libya tecrübesinin en önemli taraflarından biri, askeri gücün diplomatik alan oluşturmak amacıyla kullanılmasıdır. Bir tarafın başkenti ele geçirme ihtimaline inandığı bir ortamda siyasi müzakerenin gerçekçi bir zemine oturması son derece zordur. Türkiye'nin Trablus yönetimine verdiği destek, Hafter güçlerinin başkent üzerindeki askeri baskısının kırılmasına katkı sağladı ve böylece siyasi çözüm ihtimalinin önünü açan daha dengeli bir saha ortaya çıktı. Buradaki stratejik ders, “askeri güç kullanarak siyasi sonuç almak” şeklinde basitleştirilmemelidir. Daha doğru ifade şudur: Sahadaki güç dengesi, siyasi çözümün mümkün olabileceği bir noktaya taşındı ve ardından diplomasi bu gerçeklik üzerinden işletildi. Askeri kapasite diplomasinin yerine geçirilmedi; diplomasinin hareket alanını genişletmek için kullanıldı. Bu ayrım, Türkiye'nin Libya tecrübesinin Sudan açısından değerlendirilmesinde belirleyici öneme sahiptir.
Türkiye'nin Libya politikasındaki ikinci önemli dönüşüm ise zaman içerisinde yalnızca Trablus'la ilişki kuran bir aktör olmaktan çıkmasıdır. Ankara'nın Libya'nın doğusundaki güç merkeziyle doğrudan temas kurması, Türkiye'nin diplomatik hareket alanını genişletmiştir. MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın 2025 yılında Bingazi'de Halife Hafter ile gerçekleştirdiği görüşme ve 2026 yılında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın Libya temaslarında Trablus'un yanı sıra Bingazi'deki aktörlerle de görüşmesi, Ankara'nın Libya politikasında çok kanallı bir diplomatik yaklaşım geliştirdiğini göstermektedir. Fidan'ın Trablus'ta Başbakan Abdülhamid Dibeybe ve diğer siyasi aktörlerle, Bingazi'de ise Halife Hafter, Saddam Hafter ve Temsilciler Meclisi Başkanı Agila Salih ile temas kurması, Türkiye'nin Libya'nın siyasi ve coğrafi gerçekliğini tek bir merkez üzerinden okumadığını ortaya koymaktadır. Buradaki kritik nokta şudur: Bir aktörle görüşmek, onun bütün politikalarını kabul etmek anlamına gelmez. Diplomatik temas ile siyasi meşruiyet aynı kavram değildir. Devletler, ateşkesi konuşmak, insani yardım koridorlarını açmak, esir değişimini kolaylaştırmak, siyasi çözüm seçeneklerini test etmek ve gelecekteki düzenlemeler için iletişim kanallarını açık tutmak amacıyla birbirleriyle çatışan taraflarla da görüşebilir. Devlet aklı açısından önemli olan, temas kurulan aktörün bütün tezlerini benimsemek değil, o aktör üzerinde oluşabilecek diplomatik etkinin ülkenin bütünlüğü ve uzun vadeli stratejik hedeflerle nasıl ilişkilendirileceğidir.
Türkiye'nin Libya'daki bu deneyimi Sudan açısından önemli bir soru ortaya çıkarmaktadır: Ankara, Libya'da geliştirdiği çok katmanlı stratejik denklemi Sudan'da yeniden kurabilir mi? Eğer soru “Libya'da uygulanan modeli aynen Sudan'a taşıyabilir mi?” şeklinde sorulursa cevap hayırdır. Çünkü iki ülkenin devlet yapısı, toplumsal dokusu, coğrafi özellikleri, silahlı aktörleri, dış aktörleri ve uluslararası konumları birbirinden farklıdır. Fakat soru “Türkiye Libya'da hangi stratejik dersleri çıkardı ve bu dersler Sudan'ın şartlarına nasıl uyarlanabilir?” şeklinde sorulursa cevap çok daha farklıdır. Sudan'da da devlet kapasitesi ile güçlü silahlı aktörler arasında mücadele bulunmaktadır; ülkenin fiili olarak farklı güç alanlarına ayrılma riski vardır; dış aktörlerin sağladığı destek savaşın süresini etkileyebilmektedir ve kalıcı bir siyasi çözüm için sahadaki askeri gerçekliğin dikkate alınması gerekmektedir. Bu açıdan Libya ile Sudan arasında doğrudan bir özdeşlik bulunmasa da stratejik benzerlikler vardır. Türkiye'nin Sudan'da değerlendirebileceği asıl alan da bu benzerliklerdir.
Bununla birlikte Sudan dosyasındaki en önemli fark, Türkiye'nin yaklaşımının doğrudan devlet kapasitesinin korunması ekseninde şekillenmesi gereğidir. Libya'da Türkiye'nin desteklediği Trablus yönetimi uluslararası tanınmış hükümet yapısının merkezinde bulunuyordu. Sudan'da ise SAF devletin resmi silahlı kuvvetidir; RSF ise devlet yapısı dışında gelişmiş güçlü bir paramiliter aktördür. Bu nedenle Ankara açısından Sudan politikasının temelinde Sudan devletinin kurumsal bütünlüğünün korunması bulunabilir. Ancak bu durum savaşın diğer tarafıyla hiçbir iletişim kanalının kurulamayacağı anlamına gelmez. Tam tersine, eğer amaç Sudan'ın parçalanmasını engellemekse, çatışmanın bütün önemli aktörleriyle iletişim kurulabilecek diplomatik kanalların açık tutulması stratejik açıdan gerekli olabilir. Burada Libya tecrübesinin önemli dersi yeniden ortaya çıkmaktadır: Meşru devlet yapısını desteklemek ile sahadaki diğer aktörlerle konuşmak birbirine zıt değildir. Bir devlet, kendi stratejik pozisyonundan taviz vermeden karşı tarafın niyetlerini, kırmızı çizgilerini ve çözüm imkanlarını doğrudan veya dolaylı kanallardan test edebilir.
Sudan'da Türkiye'nin olası yaklaşımının ilk ayağı devlet kapasitesinin yeniden güçlendirilmesi olmalıdır. Savunma ve güvenlik alanındaki işbirliği yalnızca silah tedariki şeklinde düşünülmemelidir. Modern güvenlik ortamında istihbarat, eğitim, komuta-kontrol, kritik altyapı güvenliği, sınır güvenliği, hava savunması, insansız sistemlere karşı korunma ve lojistik kapasite birbirinden ayrı düşünülemez. Bunun yanında sağlık, tarım, ulaştırma, enerji, liman altyapısı ve insani yardım alanları da savaş sonrası devlet kapasitesinin yeniden oluşturulmasının parçalarıdır. Türkiye'nin Sudan'la tarihsel ilişkileri ve Afrika'daki diplomatik ağı düşünüldüğünde Ankara'nın burada yalnızca askeri kapasite sağlayan bir ülke değil, devlet kapasitesinin yeniden inşasında rol oynayabilecek kapsamlı bir ortak olması mümkündür. Ancak bunun stratejik amacı savaşın uzamasını sağlayacak bir güvenlik döngüsü yaratmak değil, Sudan devletinin kendi güvenliğini sağlayabilecek kapasiteye yeniden kavuşmasını mümkün kılmak olmalıdır.
İkinci ayak diplomatik kanalların genişletilmesidir. Türkiye'nin Libya'da Trablus ile kurduğu ilişkiyi zaman içerisinde Bingazi ile temas ederek genişletmesi, Sudan açısından doğrudan kopyalanamayacak olsa da önemli bir diplomatik prensip sunmaktadır: Ülkenin geleceğini etkileyen bütün aktörlerle konuşabilecek kapasiteye sahip olmak. Türkiye'nin Port Sudan merkezli devlet yapısıyla ilişkilerini sürdürmesi doğal olarak temel önceliklerden biri olacaktır. Bunun yanında savaşın diğer tarafıyla doğrudan veya dolaylı iletişim kanallarının açık tutulması da gelecekteki ateşkes ve siyasi müzakere süreçleri açısından önem taşıyabilir. Böyle bir temas, herhangi bir silahlı yapının bütün siyasi iddialarını tanımak anlamına gelmez. Diplomasi, meşruiyet tartışmasının ötesinde, savaşın durdurulması ve siyasi çözümün mümkün kılınması için kullanılan bir araçtır. Sivillerin korunması, insani yardım erişimi, esir değişimleri, ateşkes düzenlemeleri ve siyasi geçiş gibi başlıklar ancak iletişim kanalları açık tutulduğunda yönetilebilir hale gelir.
Üçüncü ayak ise bölgesel diplomasidir. Sudan'ın geleceği yalnızca Sudanlı aktörlerin kararlarıyla şekillenmeyecektir. Mısır'ın güney sınırına ilişkin güvenlik kaygıları, Suudi Arabistan'ın Kızıldeniz yaklaşımı, Körfez ülkelerinin ekonomik ve siyasi etkileri, Çad'ın sınır güvenliği, Etiyopya'nın bölgesel konumu ve Libya'nın güneyindeki gelişmeler aynı anda değerlendirilmelidir. Bu nedenle Türkiye'nin Sudan politikasının yalnızca Hartum veya Port Sudan merkezli değil, Kahire, Riyad, Abu Dabi, Trablus, Bingazi, Addis Ababa ve Çad hattını da hesaba katan bölgesel bir stratejiye dayanması gerekir. Ankara burada tek başına “Sudan'ın arabulucusu” olmaya çalışmak yerine, farklı aktörleri aynı siyasi zemine taşıyabilecek kolaylaştırıcı bir rol üstlenebilir. Türkiye'nin son yıllarda Mısır ve Suudi Arabistan'la geliştirdiği ilişkiler, Sudan konusunda bölgesel koordinasyon imkanını artırabilecek unsurlardır. Ankara'nın avantajı yalnızca Sudan üzerinde sahip olduğu etki değildir; farklı başkentlerle aynı anda konuşabilme kapasitesidir.
Sudan açısından en büyük tehlikelerden biri, savaşın kalıcı bir fiili bölünmeye dönüşmesidir. Bir ülkenin hukuken tek devlet olarak kalması fakat fiilen farklı silahlı güçlerin kontrol ettiği alanlara ayrılması, uzun vadede merkezi devlet kapasitesini aşındırabilir. Böyle bir süreçte yerel silahlı gruplar kendi ekonomik kaynaklarını, güvenlik yapılarını ve siyasi ilişkilerini oluşturabilir; dış aktörler de bu parçalı yapı üzerinden farklı nüfuz alanları geliştirebilir. Bu durum kısa vadede herhangi bir tarafın askeri avantajı gibi görünse bile uzun vadede devletin yeniden bütünleşmesini çok daha zor hale getirir. Libya'nın yıllardır yaşadığı parçalı siyasi ve güvenlik yapısı, Sudan açısından bu riskin ne kadar ciddi olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla Türkiye'nin Sudan'da uygulayabileceği stratejinin hedefi “Libya'nın benzerini kurmak” değil, Libya'nın ortaya koyduğu parçalanma risklerinden ders çıkararak Sudan'ın aynı sürece sürüklenmesini önlemek olmalıdır.
Bu nedenle “Libya modeli” kavramının kendisini yeniden tanımlamak gerekir. Eğer Libya modeli, bir ülkedeki belirli bir tarafa askeri destek vererek savaşı kazanmasını sağlamak şeklinde anlaşılırsa Sudan'a uygulanması hem yanlış hem de stratejik açıdan eksik olur. Fakat Libya modeli; devlet kapasitesini desteklemek, sahadaki güç dengesini yönetmek, caydırıcılık oluşturmak, istihbarat ve teknolojik kapasiteyi siyasi hedefle bütünleştirmek, dış aktörlerle diplomatik temas kurmak, farklı güç merkezleriyle iletişim kanallarını açık tutmak ve sonunda askeri gerçekliği siyasi müzakereye dönüştürmek şeklinde tanımlanırsa Sudan açısından çok daha anlamlı bir stratejik çerçeve ortaya çıkar. Türkiye'nin Libya'daki tecrübesinin asıl değeri de burada yatmaktadır. Ankara, askeri kapasiteyi diplomatik hedeflerden koparmamış; sahadaki gelişmeleri siyasi çözüm perspektifinden okumaya devam etmiş ve zaman içerisinde farklı güç merkezleriyle iletişim kurabilecek bir diplomatik hareket alanı oluşturmuştur.
Sudan'da ise denklem daha geniştir. Çünkü burada mesele yalnızca bir hükümetin başkentte ayakta kalması değildir. Sudan'ın toprak bütünlüğünün korunması, devlet kurumlarının yeniden işler hale getirilmesi, Kızıldeniz kıyısının güvenliği, Darfur ve Kordofan'daki silahlı yapıların geleceği, sınırların kontrolü, milyonlarca yerinden edilmiş insanın geri dönüşü, ekonomik hayatın yeniden kurulması ve insani yardımın sürdürülebilir hale getirilmesi aynı stratejik planın parçalarıdır. Bu nedenle Türkiye'nin olası Sudan stratejisi kısa vadeli askeri kazanımlara değil, uzun vadeli devlet kapasitesine dayanmalıdır. Savaşın ardından yalnızca silahların susması yeterli olmayacaktır. Devlet kurumlarının yeniden çalışması, güvenlik sektörünün kurumsallaşması, yerel güç yapılarına bağımlılığın azaltılması ve ekonomik hayatın yeniden kurulması gerekecektir. Aksi halde ateşkes yalnızca bir sonraki çatışmaya kadar verilmiş bir ara olabilir.
Türkiye'nin Libya tecrübesinden çıkarılabilecek en önemli stratejik derslerden biri de güç ile diplomasi arasındaki ilişkinin doğru kurulmasıdır. Sahadaki ağırlık diplomatik ağırlığa dönüşmüyorsa askeri kazanımlar kalıcı siyasi sonuç üretmeyebilir. Buna karşılık diplomatik girişimin arkasında sahadaki gerçekliği değiştirebilecek kapasite bulunmuyorsa diplomasi de sınırlı kalabilir. Güç ve diplomasi birbirinin alternatifi değildir. Doğru tasarlandığında biri diğerinin hareket alanını genişletir. Türkiye'nin Libya'da edindiği tecrübenin Sudan açısından anlamı tam olarak budur. Ankara'nın Sudan'da herhangi bir tarafı mutlak biçimde desteklemesinden daha önemli olan, devletin geleceğini belirleyecek bütün unsurları aynı stratejik çerçevede değerlendirebilmesidir.
Sonuç olarak Sudan'a Libya modeli uygulanabilir mi? Libya'nın aynısı Sudan'a uygulanamaz. Fakat Türkiye'nin Libya'da edindiği stratejik tecrübe, Sudan'ın kendine özgü şartlarına göre yeniden tasarlanabilir. Bunun merkezinde bir tarafın mutlak zaferi değil, Sudan devletinin ayakta kalması bulunmalıdır. Devlet kapasitesi korunmalı, güvenlik kurumlarının yeniden kurumsallaşması desteklenmeli, insani yardım mekanizmaları güçlendirilmeli, savaş sonrası ekonomik yeniden yapılanma şimdiden düşünülmeli, Kızıldeniz güvenliği bölgesel bir çerçevede ele alınmalı ve çatışmanın bütün etkili aktörleriyle iletişim kanalları açık tutulmalıdır. Türkiye'nin Libya'da Trablus'la kurduğu stratejik ilişkiyi zaman içerisinde Bingazi'ye uzanan diplomatik temaslarla genişletmesi, Ankara'ya önemli bir tecrübe kazandırmıştır. Sudan'da ise bu tecrübenin daha dikkatli, daha bölgesel ve daha uzun vadeli bir anlayışla uygulanması mümkündür.
Asıl mesele Sudan'da kimin kazanacağı değildir. Asıl mesele, savaş sona erdiğinde Sudan adı altında tek bir devletin mi, yoksa farklı silahlı yapıların kontrol ettiği birbirinden kopuk güç alanlarının mı kalacağıdır. Çünkü bir devletin başkentinin kontrol altında olması, o devletin gerçekten bütünleşmiş olduğu anlamına gelmez. Devlet; sınırları, kurumları, güvenlik mekanizmaları, ekonomik sistemi, kamu otoritesi ve vatandaşları üzerindeki meşru yönetim kapasitesiyle vardır. Sudan'ın geleceği açısından stratejik hedef de bu bütünlüğün yeniden kurulması olmalıdır. Türkiye'nin Libya tecrübesinden Sudan'a aktarabileceği en değerli ders, işte bu noktada ortaya çıkmaktadır: Sahadaki gerçekliği görmeden diplomasi yürütülemez; diplomasiyi hesaba katmadan da kalıcı bir askeri sonuç üretilemez.
Bugün Sudan'ın önünde iki temel ihtimal bulunmaktadır. Birinci ihtimal, savaşın zaman içerisinde fiili bölünmeyi kalıcılaştırması, farklı bölgelerde farklı silahlı otoritelerin ortaya çıkması ve ülkenin Libya benzeri uzun süreli parçalı bir güvenlik düzenine sürüklenmesidir. İkinci ihtimal ise bölgesel ve uluslararası aktörlerin Sudan'ın toprak bütünlüğünü merkeze alan bir siyasi çözüm üzerinde ortaklaşmasıdır. Türkiye'nin burada üstlenebileceği rol, tek başına savaşın kaderini belirleyen bir güç olmaktan ziyade, sahadaki askeri gerçekliği siyasi çözüme çevirebilecek kapasitenin oluşmasına katkı sağlamak olabilir. Bunun için istihbarat, diplomasi, savunma teknolojileri, insani yardım, ekonomik yeniden yapılanma ve bölgesel ilişkilerin aynı stratejik hedefe bağlanması gerekir. Ankara'nın Sudan dosyasındaki ağırlığı, yalnızca sağlayabileceği herhangi bir güvenlik desteğinden değil, farklı aktörleri aynı siyasi denklem içerisinde değerlendirebilme kapasitesinden doğabilir.
Çünkü devlet aklı her zaman en güçlü tarafın yanında durmak değildir. Bazen devlet aklı, devletin ayakta kalabilmesi için gerekli bütün kanalları aynı anda açık tutabilmektir. Bazen askeri kapasiteyi kullanmak, savaşın sürdürülmesi için değil, savaşın siyasi çözüme zorlanabileceği bir denge oluşturmak içindir. Bazen karşıt aktörle konuşmak, onu desteklemek değil; niyetini anlamak, kırmızı çizgilerini görmek ve çözüm ihtimalini test etmektir. Libya'da Türkiye'nin zaman içerisinde Trablus'tan Bingazi'ye uzanan diplomatik alan oluşturması, bu açıdan önemli bir tecrübedir. Sudan'da ise bu tecrübenin daha kapsamlı ve daha dikkatli bir biçimde kullanılması mümkündür. Fakat hedef hiçbir şekilde yeni bir Libya yaratmak olmamalıdır. Hedef, Libya'nın parçalanma tecrübesinden ders çıkararak Sudan'ın parçalanmasını önleyecek bir güvenlik, diplomasi ve devlet kapasitesi mimarisi kurmaktır.
Sudan için Türkiye'nin önündeki gerçek stratejik hedef budur: Bir tarafın diğerini tamamen tasfiye etmesi değil, Sudan devletinin yeniden merkez haline gelmesi; savaşın farklı güç alanlarını kalıcılaştırması değil, bu güç alanlarının siyasi bir düzen içerisinde eritilmesi; dış aktörlerin Sudan üzerinden nüfuz mücadelesini büyütmesi değil, Sudan'ın kendi egemenlik kapasitesinin yeniden tesis edilmesi.
Ve bütün bu denklemin özeti belki de tek bir cümlede ifade edilebilir:
Libya'da Türkiye sahadaki dengeyi değiştirerek diplomasiye alan açtı; Sudan'da ise asıl hedef, bu tecrübeyi kullanarak parçalanmış saha gerçekliğini yeniden devlet bütünlüğüne dönüştürebilecek bir stratejik mimari kurmak olmalıdır.
Çünkü gerçek stratejik başarı her zaman bir tarafın kazanması değildir.
Bazen en büyük başarı, devletin kaybetmemesidir.