İRAN’IN VEKÂLET SAVAŞI DOKTRİNİ

Eyl 22, 2026 - 23:12
İRAN’IN VEKÂLET SAVAŞI DOKTRİNİ

1979’DAN 2026’YA STRATEJİK DERİNLİK, VEKİL AĞLARI VE BÖLGESEL ÇATIŞMA MİMARİSİ

İran’ın bölgesel güvenlik anlayışını yalnızca “vekâlet savaşı” kavramıyla açıklamak, kırk yılı aşan bir stratejik dönüşümü tek bir etikete indirgemek olur. Bugün İran’ın Lübnan’dan Irak’a, Suriye’den Yemen’e uzanan ilişkiler ağı olarak görülen yapı, 1979 İran İslam Devrimi’nin hemen ardından hazırlanmış bütünlüklü bir planın mekanik biçimde uygulanması değildir. Bu mimari; devrim sonrası rejim güvenliği arayışı, 1980–1988 İran-Irak Savaşı’nın yarattığı stratejik travma, geleneksel askerî kapasitenin sınırları, Devrim Muhafızları’nın yükselişi, bölgesel müttefiklerle kurulan ilişkiler, 2003 Irak işgaliyle oluşan güç boşluğu, 2011 Suriye savaşı ve 2014 sonrasında IŞİD’e karşı gelişen milis yapılanmaları gibi birbirini takip eden kırılmaların sonucunda ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla İran’ın vekâlet savaşı doktrini, yalnızca başka ülkelerde silahlı örgütleri desteklemekten ibaret değildir; daha geniş anlamıyla İran’ın kendi güvenlik çevresini sınırlarının ötesine taşıma, rakiplerinin askerî ve siyasi maliyetlerini farklı coğrafyalara dağıtma ve doğrudan savaş ihtimalini mümkün olduğunca yönetilebilir tutma arayışının bir parçasıdır. İran Devrim Muhafızları ve özellikle Kudüs Gücü bu sistemin kurumsal taşıyıcıları hâline gelirken, İran’ın ilişki kurduğu bütün silahlı aktörleri aynı ölçüde “emir alan vekiller” olarak değerlendirmek de analitik açıdan doğru değildir. Nitekim araştırmalar, bu yapıların önemli bölümünün kendi yerel siyasi hedefleri ve karar alma mekanizmaları bulunduğunu göstermektedir.

1979: DEVRİM VE YENİ GÜVENLİK MİMARİSİNİN DOĞUŞU

1979, İran açısından yalnızca rejim değişikliğinin gerçekleştiği bir tarih değildir; devletin güvenlik mimarisinin yeniden tanımlandığı başlangıç noktasıdır. Şah rejiminin devrilmesinden sonra kurulan İslam Cumhuriyeti, mevcut silahlı kuvvetlerin yeni rejime bütünüyle güvenilir olmadığı düşüncesiyle Devrim Muhafızları’nı geleneksel ordunun dışında ve ona karşı denge oluşturacak biçimde geliştirdi. Bu yapı zaman içerisinde yalnızca iç güvenlik unsuru olmaktan çıkarak kara, hava, deniz ve dış operasyon kabiliyetleri bulunan geniş bir kurumsal güç hâline geldi. Kudüs Gücü de bu yapının ülke dışındaki operasyon ve ortaklıklarının temel araçlarından biri oldu. Böylece İran’da klasik ordu ile devrimci güvenlik teşkilatının yan yana bulunduğu çift katmanlı bir güvenlik sistemi oluştu. Bu ayrım önemlidir; çünkü sonraki yıllarda İran’ın bölgesel politikasında görülen düzensiz savaş, milis desteği, silahlandırma, eğitim ve yerel ortaklıkların kurumsal altyapısı büyük ölçüde bu yapı üzerinden gelişecektir.

1980–1988: İRAN-IRAK SAVAŞI VE STRATEJİK TRAVMANIN DOĞUŞU

22 Eylül 1980’de Irak’ın İran’a saldırmasıyla başlayan ve yaklaşık sekiz yıl süren savaş, İran’ın askerî düşüncesindeki en belirleyici kırılmalardan biridir. Savaş 1988’de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 598 sayılı kararının kabul edilmesiyle sona erdi. Çatışma, İran’a konvansiyonel askerî gücün tek başına güvenilir bir caydırıcılık sağlayamayabileceğini gösterirken Devrim Muhafızları ve düzensiz savaş kapasitesinin önemini de artırdı. İran aynı dönemde Iraklı Şii silahlı gruplarla ilişkiler kurarak yabancı savaşçıların eğitilmesi ve silahlandırılması konusunda deneyim kazandı. Lübnan’da da Amal hareketi ve daha sonra Hizbullah ile ilişkiler gelişti. Böylece savaş devam ederken İran, yalnızca kendi topraklarında savunma yapmayı değil, kendisine düşman olabilecek unsurların kapasitesini sınırlarının ötesinde dengelemeyi öğrenmeye başladı. CSIS değerlendirmesi de İran-Irak Savaşı’nı İran’ın düzensiz savaş yaklaşımının gelişiminde önemli bir dönüm noktası olarak tanımlamaktadır.

Buradaki stratejik sonuç, “İran vekâlet savaşına karar verdi” şeklinde basitleştirilemez. Daha doğru ifade şudur: İran-Irak Savaşı, İran’ın doğrudan konvansiyonel güç ile düzensiz ve ortak aktörler üzerinden yürütülen savaş yöntemlerini birlikte düşünmesine neden olan tarihsel laboratuvarlardan biri oldu. Sekiz yıllık savaşın ağır maliyeti, İran’ın gelecekte benzer bir tehditle karşılaştığında çatışmayı kendi sınırlarında karşılamak yerine tehdit çevresini daha dışarıda tutma arayışını güçlendirdi. Bu noktada “stratejik derinlik” kavramı önem kazanır. İran açısından stratejik derinlik, yalnızca coğrafi mesafe değildir; düşmanın askerî baskısını İran topraklarından uzaklaştıracak siyasi, askerî ve toplumsal bağlantılar kurabilme kapasitesidir.

1982 VE SONRASI: LÜBNAN’DA VEKİL MODELİNİN KALICI HALE GELMESİ

Lübnan, İran’ın bölgesel ortaklık modelinin uzun vadeli sonuç üreten ilk büyük laboratuvarlarından biri oldu. İran Devrim Muhafızları’nın Lübnan’daki faaliyetleri ve Şii siyasi-silahlı yapılarla ilişkileri, zaman içerisinde Hizbullah’ın gelişmesine katkıda bulundu. Hizbullah’ın ortaya çıkışı yalnızca İran’ın dışarıdan kurduğu bir örgütlenme şeklinde okunamaz; Lübnan İç Savaşı’nın toplumsal yapısı, İsrail’in Lübnan’daki askerî varlığı, Lübnan’daki Şii siyaseti ve İran’ın devrim sonrası ideolojik etkisi gibi birçok faktörün kesişiminde şekillendi. Ancak İran’ın finansman, silah, eğitim ve örgütsel destek sağlaması, Hizbullah’ın İran’ın bölgesel güvenlik mimarisindeki yerini zamanla büyüttü.

Bu aşamada İran’ın geliştirdiği modelin temel özelliği ortaya çıkmaya başladı: Tahran’ın kendi askerlerini her cephede kullanması gerekmiyordu. Yerel bir aktörün kendi ülkesindeki toplumsal ve siyasi meşruiyetinden yararlanarak İran’ın bölgesel caydırıcılık kapasitesine katkı sunması mümkündü. Böylece askerî kapasite coğrafi olarak çoğaltılırken doğrudan İran devletinin üzerine binecek maliyet ve risk de belirli ölçüde dağıtılabiliyordu.

1980’LER–1990’LAR: IRAK DOSYASINDA UZUN VADELİ AĞIN KURULMASI

İran-Irak Savaşı’nın bitmesi vekâlet ilişkilerinin sona ermesi anlamına gelmedi. Aksine savaş boyunca İran’da eğitim ve destek gören Iraklı Şii gruplarla ilişkiler sürdü. Badr gibi yapılanmalar daha sonra Irak siyasetinde ve güvenlik alanında önemli roller üstlenecekti. Bu dönem, İran’ın bir ülkeyle kurduğu ilişkinin yalnızca mevcut hükümet üzerinden değil, gelecekte iktidara gelebilecek siyasi ve silahlı aktörler üzerinden de inşa edilebileceğini gösteren uzun vadeli bir ağ stratejisinin gelişmesine katkıda bulundu.

Bu nedenle 1990’ları yalnızca “vekalet savaşının hazırlık dönemi” olarak görmek eksik kalır. Daha doğru olan, bu dönemi insan kaynağı, örgütsel bağ, siyasi ilişki ve askerî kapasitenin uzun vadeli bir bölgesel ağ içerisinde biriktirildiği dönem olarak değerlendirmektir. İran’ın sonraki yıllarda Irak ve Suriye’de daha hızlı hareket edebilmesinin arkasında bu geçmişten gelen ilişkiler önemli rol oynadı.

2003: IRAK’IN İŞGALİ VE İRAN İÇİN AÇILAN STRATEJİK ALAN

2003 Irak Savaşı, İran’ın bölgesel stratejisindeki en büyük jeopolitik kırılmalardan biridir. Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesiyle İran’ın uzun süre doğrudan askerî tehdit olarak gördüğü Bağdat yönetimi ortadan kalktı. Aynı anda Irak devlet yapısında büyük bir dönüşüm ve güvenlik boşluğu meydana geldi. İran, daha önce desteklediği siyasi ve silahlı aktörlerle sahip olduğu ilişkileri bu yeni ortamda çok daha geniş bir etki alanına dönüştürebildi. CSIS değerlendirmeleri, 2003 işgalinin İran’ın Irak’taki siyasi, ekonomik ve güvenlik etkisini genişletmesi için önemli bir fırsat yarattığını belirtiyor.

Bu noktada vekâlet savaşı modeli yeni bir seviyeye çıktı. İran açısından Irak artık yalnızca dışarıdan desteklenen bir muhalefet sahası değil, sınır komşusu olan ve siyasi düzeni üzerinde etkide bulunulabilecek bir stratejik çevre hâline geldi. Silahlı gruplar, siyasi partiler, ekonomik ilişkiler, dini ağlar ve güvenlik kurumları birbirinden bağımsız kanallar olmaktan çıkarak daha karmaşık bir nüfuz sisteminin parçaları hâline geldi. Ancak bunun önemli bir sınırı vardı: Irak toplumu İran’ın uzantısı değildi. Iraklı Şii aktörlerin tamamı Tahran’a bağlı değildi; İran’ın nüfuzuna karşı Irak içerisinde ciddi siyasi ve toplumsal tepkiler de oluştu. Dolayısıyla İran’ın etkisini “tam kontrol” şeklinde tanımlamak yerine, yüksek nüfuz kapasitesi ve çok katmanlı ortaklık ağı olarak değerlendirmek daha isabetlidir.

2003–2011: MİLİS, SİYASET VE GÜVENLİĞİN İÇ İÇE GEÇMESİ

Irak’ta 2003 sonrası dönem, silahlı grupların devlet dışı aktörler olarak kalırken aynı zamanda siyasi sistem üzerinde etkili olabildiği karmaşık bir yapı yarattı. İran’ın desteklediği bazı milis gruplar ABD güçleriyle çatışırken, siyasi alanda da İran’la bağlantılı aktörlerin etkisi arttı. Böylece vekâlet ilişkisi yalnızca savaş alanında kullanılabilecek bir araç olmaktan çıktı; siyasi pazarlık, güvenlik bürokrasisi ve devlet kurumları üzerindeki nüfuzla birleşti. İran’ın Irak stratejisinin temel hedeflerinden biri, Irak’ın yeniden İran’a karşı kullanılabilecek bir üs hâline gelmesini önlemek ve ABD askerî varlığını mümkün olduğunca sınırlamaktı.

Bu dönemden itibaren “vekâlet savaşı” kavramının yanında güvenlik ekosistemi kavramı daha açıklayıcı hâle gelir. Çünkü İran’ın etkisi yalnızca silahlı milislerden oluşmamaktadır. Siyasi ilişkiler, ekonomik bağlar, dinî ağlar, sınır bağlantıları ve güvenlik yapılanmaları aynı stratejik çevrede birbirini tamamlayan unsurlar hâline gelmiştir.

2011: SURİYE İÇ SAVAŞI VE STRATEJİK DERİNLİĞİN LEVANT’A TAŞINMASI

2011’de Suriye’de başlayan ayaklanma ve iç savaş, İran açısından önceki bütün deneyimlerin birleştiği bir kriz hâline geldi. Suriye, İran’ın Arap dünyasındaki en önemli devlet müttefiklerinden biriydi ve aynı zamanda İran’dan Lübnan’a uzanan stratejik bağlantının merkezinde bulunuyordu. İran açısından Esad yönetiminin düşmesi yalnızca Şam’daki bir hükümetin değişmesi anlamına gelmeyecek, Lübnan’daki Hizbullah’a ulaşan stratejik hattın da ciddi biçimde zayıflaması anlamına gelecekti. Bu nedenle Tahran’ın Suriye’ye verdiği destek, rejim güvenliği ile bölgesel stratejik derinlik kavramlarının birleştiği bir noktaya dönüştü.

Suriye savaşı, İran’ın vekâlet mimarisini nicelikten ziyade entegrasyon bakımından değiştirdi. Hizbullah’ın savaşa katılması, İran bağlantılı farklı milis unsurlarının Suriye sahasında kullanılması ve Rusya’nın 2015’te doğrudan askerî müdahalede bulunması, çatışmayı çok aktörlü bir savaş sistemine dönüştürdü. İran’ın hedefi yalnızca Şam yönetiminin ayakta kalması değil, aynı zamanda Suriye’nin kendi bölgesel güvenlik ağının parçalanmasını engelleyecek bir coğrafi bağlantı olarak korunmasıydı. Bu nedenle Suriye, İran’ın stratejik derinlik anlayışının en görünür uygulama alanlarından biri hâline geldi.

2014: IŞİD VE HAŞDİ ŞABİ — VEKİL AĞININ DEVLET GÜVENLİĞİYLE KESİŞMESİ

2014’te IŞİD’in Irak’ta genişlemesi yeni bir kırılma yarattı. IŞİD’in Musul’u ele geçirmesi ve Bağdat yönünde ilerlemesi Irak devletinin varlığını doğrudan tehdit ederken İran açısından da sınırlarının hemen ötesinde güçlü bir radikal örgütün ortaya çıkması anlamına geliyordu. Bu süreçte İran, Irak’taki bazı Şii milislere silah, eğitim, istihbarat ve stratejik destek sağladı. Haşdi Şabi ise IŞİD’e karşı mücadelede ortaya çıkan geniş bir şemsiye yapı olarak şekillendi. Ancak burada önemli bir analitik ayrım vardır: Haşdi Şabi’nin tamamını İran’ın vekili olarak nitelendirmek doğru değildir. Yapı içerisindeki grupların İran’la ilişkilerinin düzeyi ve siyasi öncelikleri birbirinden farklıdır.

Buna rağmen İran’a yakın bazı grupların Irak güvenlik mimarisi içindeki ağırlığının artması, vekâlet modelinin yeni bir boyutunu ortaya çıkardı. Devlet dışı silahlı yapıların zaman içerisinde devlet güvenlik sisteminin içine veya yanına yerleşmesi, İran’ın bölgesel nüfuzunun yalnızca “devlet dışı aktörler” üzerinden değerlendirilmesini yetersiz hâle getirdi. Bu aşamada sınır, milis–siyasi aktör–devlet kurumu arasında giderek daha geçirgen bir hâle geldi.

2014–2015: YEMEN VE HUSİLER — KIZILDENİZ BOYUTUNUN AÇILMASI

Yemen, İran’ın bölgesel ağının yeni bir coğrafi boyut kazanmasını sağladı. Husiler İran tarafından kurulmuş bir örgüt değildir; hareketin kökleri Yemen’in Zeydi Şii siyasi ve toplumsal dinamiklerine dayanır. Ancak 2014’te Husilerin Sana’yı ele geçirmesinden ve 2015’te Suudi Arabistan öncülüğündeki müdahalenin başlamasından sonra İran ile Husi hareketi arasındaki askerî ve teknolojik bağlar daha önemli hâle geldi. İran’ın desteğiyle Husilerin füze ve insansız hava aracı kapasitesinin geliştirilmesi, Yemen çatışmasını yalnızca yerel bir iç savaş olmaktan çıkararak Kızıldeniz ve Körfez güvenliğini ilgilendiren bölgesel bir meseleye dönüştürdü.

Buradaki stratejik önem coğrafyadan kaynaklanmaktadır. Lübnan, İran’ın Akdeniz’e; Irak ve Suriye Levant’a; Yemen ise Kızıldeniz ve Bab el-Mandeb hattına açılan stratejik alanlar hâline geldi. Böylece İran’ın bölgesel ortaklık ağı tek bir cephe üzerinde yoğunlaşmak yerine birbirinden uzak coğrafyalarda aynı anda baskı oluşturabilecek bir yapıya dönüştü. Bu sistemin bütün unsurlarının aynı merkezden yönetildiğini varsaymak doğru değildir; fakat farklı aktörlerin aynı rakiplere karşı hareket edebilmesi İran’a önemli bir stratejik esneklik kazandırmıştır.

2015–2020: “DİRENİŞ EKSENİ”NİN AĞ MANTIĞI

2010’ların ikinci yarısında İran’ın bölgesel stratejisinin en belirgin özelliği, tek tek örgütlerden ziyade bağlantılı bir güvenlik ağı oluşturmasıydı. Lübnan’da Hizbullah, Irak’ta İran’la yakın ilişkili milisler, Suriye’de rejim yanlısı ve İran destekli unsurlar, Yemen’de Husiler ve Filistin sahasında İran’la farklı düzeylerde ilişki kuran örgütler aynı jeopolitik çerçeve içinde değerlendirilmeye başlandı. İran bu aktörlere her zaman aynı türde veya aynı ölçüde destek vermedi. İlişkinin niteliği ülkeye, örgütün kapasitesine ve yerel koşullara göre değişti. Bu nedenle söz konusu yapıyı merkezi bir ordunun basit uzantısı olarak değil, Tahran’ın farklı aktörlerle farklı yoğunluklarda kurduğu asimetrik ortaklıklar sistemi olarak okumak gerekir.

Bu ağın İran açısından stratejik avantajı açıktır: Rakiplerin karşısında tek bir cephe bulunmaz. Lübnan, Irak, Suriye, Yemen ve deniz yolları farklı kriz alanlarına dönüşebilir. Böyle bir yapı, İran’ın doğrudan savaşa girmeden baskı üretmesine, karşı tarafın savunma kaynaklarını bölmesine ve çatışmanın maliyetini geniş bir coğrafyaya yaymasına imkân verebilir. Bunun karşılığında İran’ın da kontrol etmekte zorlanabileceği tırmanma riskleri ortaya çıkar. Vekâlet savaşının temel paradoksu burada başlar: Dolaylı güç, doğrudan sorumluluğu azaltabilir; fakat aynı dolaylılık, olayların bütünüyle kontrol edilmesini de zorlaştırabilir.

2023: GAZZE SAVAŞI VE ÇOK CEPHELİ ÇATIŞMA

7 Ekim 2023 sonrasında başlayan Gazze savaşı, İran’ın bölgesel ağının aynı zaman diliminde farklı cephelerde görünür hâle geldiği yeni bir dönem açtı. Lübnan sınırındaki çatışmalar, Irak ve Suriye’de ABD unsurlarına yönelik saldırılar ve Yemen’de Kızıldeniz ticaret yollarına yönelik Husi saldırıları, Gazze’deki savaşın bölgesel etkisini genişletti. İran’ın kendisi de Nisan 2024’te İsrail’e doğrudan saldırı düzenleyerek uzun yıllar boyunca tercih ettiği dolaylılık çizgisinin dışına çıktı; buna karşılık Irak, Lübnan ve Yemen’deki İran bağlantılı aktörlerin de aynı dönemde İsrail’e yönelik saldırılar gerçekleştirmesi çatışmanın çok cepheli niteliğini güçlendirdi.

Bu dönem, İran’ın vekâlet sisteminin hem gücünü hem de riskini aynı anda gösterdi. Ağın farklı noktalarından baskı oluşturabilmek önemli bir stratejik kapasiteydi; ancak aynı ağ, bölgesel çatışmanın kontrol edilemez biçimde genişlemesine de zemin hazırlayabilirdi. Dolayısıyla vekâlet savaşının stratejik getirisi ile tırmanma riski aynı mekanizmanın iki yüzü hâline geldi.

2024: SURİYE’DE ESAD REJİMİNİN DEVRİLMESİ VE STRATEJİK DERİNLİĞİN SARSILMASI

Aralık 2024’te Beşar Esad’ın devrilmesi, İran’ın bölgesel mimarisinde önemli bir kırılma yarattı. Suriye uzun yıllar boyunca İran’ın Irak üzerinden Levant’a uzanan stratejik bağlantısının merkezinde bulunmuş, aynı zamanda Hizbullah’a yönelik lojistik erişim bakımından kritik önem taşımıştı. Esad yönetiminin ortadan kalkmasıyla İran’ın Suriye üzerindeki nüfuzu ciddi biçimde zayıfladı ve uzun yıllar boyunca oluşturduğu bölgesel bağlantının önemli bir halkası koptu. Reuters da Esad’ın devrilmesinin İran’ın bölgesel milis ağındaki kritik bağlantıyı ortadan kaldırarak Tahran’ın Suriye ve Lübnan üzerindeki nüfuzunu ciddi biçimde sarstığını değerlendirdi.

Bu gelişme, stratejik derinlik doktrininin önemli bir zayıflığını ortaya çıkardı: Bir ağ ne kadar geniş coğrafyaya yayılırsa yayılsın, ağın merkezî bağlantılarından biri siyasi olarak kaybedildiğinde diğer düğümlerin birbirine erişimi ve koordinasyonu zorlaşabilir. İran’ın Suriye’deki kaybı bu nedenle yalnızca bir müttefik hükümetin kaybedilmesi değildir; Irak–Suriye–Lübnan hattındaki jeopolitik sürekliliğin bozulmasıdır.

2024–2025: HİZBULLAH’IN ZAYIFLAMASI VE VEKALET MİMARİSİNİN SINIRLARI

İsrail ile Hizbullah arasındaki çatışmaların 2024 sonrasında ortaya çıkardığı askerî ve siyasi sonuçlar, İran’ın uzun yıllar boyunca geliştirdiği caydırıcılık mimarisinin kırılgan taraflarını görünür hâle getirdi. Hizbullah, İran’ın bölgesel ağındaki en gelişmiş ve en önemli ortaklardan biri olmasına rağmen ağır askerî baskı altında kaldı. Bunun stratejik anlamı, İran’ın onlarca yıl boyunca oluşturduğu kapasitenin ortadan kalktığı değil; bu kapasitenin yüksek yoğunluklu doğrudan askerî baskıya karşı ne kadar sürdürülebilir olduğu sorusunun yeniden gündeme geldiğidir.

Aynı dönemde Suriye’deki siyasi kırılma ile birlikte düşünüldüğünde İran’ın bölgesel ağında iki ayrı aşınma ortaya çıktı: Birincisi coğrafi bağlantının zayıflaması, ikincisi ise en güçlü silahlı ortaklarından birinin kapasitesinin ciddi biçimde baskı altına girmesi. Bu gelişmeler İran açısından yeni bir stratejik hesaplama dönemini zorunlu kıldı.

2025–2026: VEKALET MODELİNDEN DAHA FAZLA DOĞRUDAN ATEŞ GÜCÜNE

2026 itibarıyla İran’ın güvenlik anlayışında önemli bir başka değişim tartışılıyor. Carnegie Endowment’ın 2026 tarihli analizine göre önceki model, bir tarafta bölgesel ortaklar ve vekiller üzerinden “stratejik derinlik” sağlayan caydırıcılık, diğer tarafta füze kapasitesi üzerinden karşılık verme tehdidinin birleşiminden oluşuyordu. 2026’daki savaş ise bu modelin sınırlarını ortaya çıkararak İran’ı füze ve insansız hava araçlarıyla daha doğrudan “ceza verme” kapasitesine ağırlık vermeye yöneltti. Aynı değerlendirme, çatışmanın Lübnan, Irak, Basra Körfezi ve deniz geçiş noktalarını birbirine bağlayan çok cepheli bir savaş alanına dönüştüğünü belirtiyor.

Bu değişim, İran’ın vekâlet modelini terk ettiği anlamına gelmez. Daha doğru ifade, vekâlet kapasitesinin doğrudan ateş gücüyle tamamlandığı yeni bir hibrit caydırıcılık arayışının ortaya çıkmasıdır. İran artık yalnızca “başka aktörler üzerinden baskı” kurmanın yeterli olmadığı bir ortamla karşı karşıyadır. Füze, İHA, deniz yolları, siber kapasite, bölgesel milis ağları ve doğrudan askerî güç aynı stratejik denklem içerisinde düşünülmektedir.

DOKTRİNİN ÇEKİRDEĞİ: İRAN NEYİ AMAÇLIYOR?

İran’ın vekâlet savaşı doktrinini anlamanın anahtarı, “İran Ortadoğu’da kaos istiyor” gibi tek cümlelik açıklamalarda değil, güvenlik hedeflerinin nasıl araçlara dönüştürüldüğünü incelemektedir. İran açısından temel meselelerden biri rejimin güvenliğini korumak, ABD ve İsrail askerî baskısını mümkün olduğunca sınırlarının dışında tutmak, Irak ve Körfez gibi yakın çevrelerde düşman askerî varlığını sınırlamak ve İran’ın bölgesel nüfuzunu sürdürebilecek bir stratejik çevre oluşturmaktır. İran’ın kullandığı araçlar ise doğrudan askerî güçle sınırlı değildir; silahlı ortaklar, siyasi bağlantılar, ekonomik ilişkiler, istihbarat, füze ve İHA kapasitesi, eğitim ve lojistik destek aynı sistem içerisinde kullanılmaktadır.

Burada kritik ayrım şudur: İran’ın bölgesel stratejisinin amacı ile bu stratejinin ürettiği sonuç aynı şey değildir. Tahran açısından bir milis ağının kurulması savunma ve caydırıcılık amacı taşıyabilir; fakat aynı ağın bulunduğu ülkede uzun süreli silahlı rekabet, devlet otoritesinin zayıflaması veya toplumsal gerilim üretmesi mümkündür. Bu nedenle “istikrarsızlık İran’ın açık ve tek hedefidir” demek analitik olarak aşırı basitleştirmedir. Daha sağlam tez şudur: İran’ın güvenlik mimarisi, kendi güvenliğini artırmak için bölgesel güç dengesini kendi lehine değiştirmeye çalışırken, bazı ülkelerde uzun süreli askerî ve siyasi istikrarsızlığı besleyebilecek sonuçlar üretebilmektedir.

VEKALET SAVAŞININ BEŞ STRATEJİK İŞLEVİ

İran’ın bölgesel ağının ilk işlevi ileri savunmadır. İran’ın güvenlik anlayışında tehditlerin kendi sınırlarına ulaşmadan önce daha dışarıdaki alanlarda karşılanması önemlidir. İkinci işlev caydırıcılığın dağıtılmasıdır. İran’a doğrudan saldırı ihtimali arttığında karşı tarafın Lübnan, Irak, Suriye, Yemen veya deniz yollarındaki muhtemel maliyetleri hesaba katması beklenir. Üçüncü işlev asimetrik maliyet üretmektir. İran’ın konvansiyonel askerî kapasitesi ABD veya İsrail gibi aktörlerle doğrudan kıyaslandığında farklılık gösterirken, füze, İHA, milis ve deniz ulaşım yolları gibi daha düşük maliyetli araçlarla rakibin savunma harcamalarını artırmak mümkündür. Dördüncü işlev stratejik belirsizliktir. Bir saldırının doğrudan İran tarafından mı, yoksa İran’la bağlantılı yerel bir aktör tarafından mı gerçekleştirildiği tartışması siyasi karar alma süreçlerini karmaşıklaştırabilir. Beşinci işlev ise bölgesel pazarlık gücüdür. İran’ın elinde yalnızca diplomatik kartlar değil, farklı ülkelerde farklı düzeylerde askerî ve siyasi bağlantılar bulunduğunda, Tahran’ın bölgesel müzakerelerde kullanabileceği seçenekler genişler. Bu mekanizma, İran’ın uzun süreli bölgesel stratejisinin neden yalnızca askerî değil, aynı zamanda siyasi bir sistem olduğunu açıklamaktadır.

FAKAT “VEKİL” KAVRAMININ SINIRI VARDIR

İran’ın desteklediği bütün grupları “İran’ın emir eri” olarak tanımlamak, sahadaki gerçekliği açıklamak yerine basitleştirir. Hizbullah’ın Lübnan içindeki siyasi çıkarları, Iraklı milislerin Irak siyasetindeki hesapları veya Husilerin Yemen’e özgü hedefleri Tahran’ın stratejisinden tamamen bağımsız değildir; ancak bunların tamamını İran’ın doğrudan komuta zinciri içerisinde görmek de doğru değildir. Nitekim Haşdi Şabi örneği, tek bir şemsiye yapı altında dahi İran’a yakınlık düzeyleri birbirinden farklı çok sayıda grubun bulunabileceğini göstermektedir.

Bu nedenle “vekâlet” kavramını daha dikkatli kullanmak gerekir. İran ile bu aktörler arasındaki ilişkiyi bağımlılık, ortak çıkar, ideolojik yakınlık, askerî destek, finansman, eğitim, teknoloji transferi ve yerel özerklik gibi değişkenlerin bileşkesi olarak değerlendirmek daha doğru sonuç verir. Bazı aktörlerde İran’ın etkisi çok yüksek olabilir; bazıları ise Tahran’la ortak çıkarları bulunan ancak kendi kararlarını önemli ölçüde kendisi alan bölgesel aktörlerdir.

STRATEJİNİN PARADOKSU: DERİNLİK AYNI ZAMANDA YÜK OLABİLİR

İran’ın geliştirdiği modelin en dikkat çekici özelliği, stratejik avantaj ile stratejik riskin aynı kaynaktan doğmasıdır. Çok sayıda coğrafyada silahlı ortaklara sahip olmak İran’a baskı noktaları kazandırırken aynı zamanda bu ortakların gerçekleştirdiği eylemlerden kaynaklanabilecek tırmanma riskini de artırır. Bir başka ifadeyle İran’ın kurduğu ağ, karşı tarafa “İran’a doğrudan saldırının maliyeti yüksek olabilir” mesajı verirken, aynı anda İran’ın kendisinin çok sayıda cephede hedef alınmasına da neden olabilir.

Bu durum özellikle 2023 sonrasında belirginleşti. Gazze’de başlayan savaşın Lübnan, Irak, Suriye ve Yemen’e farklı biçimlerde yayılması, bölgesel ağların artık birbirinden bağımsız çatışma alanları olarak görülmesini zorlaştırdı. İran’ın stratejik derinliği genişledikçe çatışmanın coğrafi derinliği de genişledi. Böylece savunma kuşağı olarak tasarlanan alanlar, aynı zamanda karşı saldırıların ulaşabileceği hedef kuşaklarına dönüşebildi.

2026 İTİBARIYLA ORTAYA ÇIKAN YENİ TABLO

2026’ya gelindiğinde İran’ın karşı karşıya olduğu temel sorun, vekâlet ağının tamamen ortadan kalkması değil, bu ağın eski biçimiyle aynı stratejik sonucu üretip üretememesidir. Suriye’deki kayıp, Hizbullah’ın ağır baskı altında kalması ve doğrudan İran-İsrail çatışmasının daha açık biçimde yaşanması, İran’ın yalnızca ortak aktörler üzerinden caydırıcılık üretmesinin yeterli olmayabileceğini gösterdi. Carnegie’nin değerlendirmesine göre İran bu nedenle füze ve İHA kullanımını daha doğrudan bir “cezalandırma” mantığı içerisinde öne çıkarırken çatışmayı farklı bölgesel cephelere yayma kapasitesini de korumaya çalışıyor.

Irak örneği de bu dönüşümün devam ettiğini gösteriyor. 2026’da ABD’nin Irak’taki askerî varlığının sona ermesi sürecinde İran’la yakın ilişkili bazı milislerin silahsızlanmayı reddetmesi, Irak güvenlik mimarisi içerisindeki milis-devlet ilişkisi sorununu yeniden gündeme taşıdı. Bu durum İran’ın bölgesel ağının yalnızca savaş zamanlarında kullanılan geçici araçlardan ibaret olmadığını; bazı ülkelerde devlet güvenliği, siyaset ve silahlı güç arasındaki ilişkinin kalıcı bir unsuru hâline gelebildiğini gösteriyor.

SONUÇ: STRATEJİK DERİNLİKTEN BÖLGESEL SAVAŞ MİMARİSİNE

1979’dan 2026’ya uzanan kronoloji dikkatle incelendiğinde İran’ın vekâlet savaşı doktrininin tek bir tarihte doğmadığı, krizler içerisinde evrilerek kurumsallaştığı görülmektedir. 1979 devrimi rejimin yeni güvenlik mimarisini oluşturdu. 1980–1988 İran-Irak Savaşı, doğrudan savaşın maliyetini ve konvansiyonel kapasitenin sınırlarını gösterdi. 1980’ler ve 1990’lar, Irak ve Lübnan’da gelecekte kullanılabilecek ortaklık ağlarının kurulmasına sahne oldu. 2003 Irak işgali, İran’a komşu ülkede büyük bir stratejik alan açtı. 2011 Suriye savaşı, bu modeli gerçek anlamda bölgesel bir güvenlik mimarisine dönüştürdü. 2014 IŞİD krizi, milis ağlarının devlet güvenlik yapılarıyla kesişmesini hızlandırdı. Yemen ve Husilerle gelişen ilişki, İran’ın stratejik erişimini Kızıldeniz’e taşıdı. 2023 sonrası savaş ise bütün bu bağlantıların aynı anda harekete geçebileceği çok cepheli bir çatışma ortamı yarattı. 2024’te Esad rejiminin devrilmesi ve 2024–2025 döneminde Hizbullah’ın ağır baskı altına girmesi ise bu mimarinin kırılganlıklarını görünür hâle getirdi. 2026’da doğrudan füze ve İHA kapasitesinin daha fazla öne çıkması, İran’ın vekâlet ağlarını terk etmesinden ziyade onları doğrudan askerî caydırıcılıkla tamamlamaya çalıştığını gösteriyor.

Bu nedenle İran’ın vekâlet savaşı doktrininin özünü yalnızca “başka ülkelerde savaşmak” şeklinde tanımlamak yetersizdir. Asıl mesele, İran’ın güvenlik sınırlarını kendi devlet sınırlarının ötesine taşımasıdır. Tahran için Irak yalnızca komşu ülke, Suriye yalnızca bir müttefik, Lübnan yalnızca Hizbullah’ın faaliyet alanı, Yemen ise yalnızca yerel bir savaş sahası değildir; bütün bu coğrafyalar farklı düzeylerde İran’ın güvenlik denklemine bağlanmış stratejik alanlardır. Bu yaklaşım İran’a rakiplerinin karşısına tek bir cephede değil, farklı yönlerden çıkabilme kapasitesi sağlamıştır. Fakat aynı mekanizma İran’ın karşı karşıya kaldığı risklerin de coğrafyasını büyütmüştür.

İran’ın bölgesel stratejisinin en güçlü tarafı burada, en kırılgan tarafı da yine burada ortaya çıkar. Stratejik derinlik, tehditleri sınırdan uzaklaştırabilir; fakat tehdit alanlarını çoğaltma ihtimalini de beraberinde getirir. Vekil aktörler doğrudan askerî maliyeti azaltabilir; ancak onların yerel hedefleri Tahran’ın hesaplarıyla her zaman birebir örtüşmeyebilir. Çok cepheli caydırıcılık rakibin karar alma maliyetini yükseltebilir; fakat aynı anda kontrol edilmesi gereken cephelerin sayısını da artırır. İran’ın kırk yılı aşan bölgesel stratejisinin temel paradoksu budur: Güvenliği kendi sınırlarının ötesinde kurmaya çalıştıkça, kendi güvenlik alanını da bölgesel çatışmaların içine daha fazla bağlamıştır.

Bugün İran’ın önündeki temel stratejik soru artık yalnızca “kaç vekil gücü var?” değildir. Asıl soru, bu ağın İran’a ne ölçüde gerçek caydırıcılık sağladığı ve hangi noktada stratejik derinliğin stratejik yük hâline geldiğidir. 1979’dan itibaren inşa edilen sistem İran’a olağanüstü bir bölgesel erişim kazandırmış olabilir; ancak 2024’te Suriye’de yaşanan kırılma, Hizbullah üzerindeki askerî baskı ve 2026’da doğrudan füze savaşının yeniden öne çıkması, bu sistemin sınırsız bir güvenlik garantisi olmadığını gösteren gelişmelerdir. İran’ın bundan sonraki stratejik yönelimi, dolayısıyla yalnızca yeni vekiller bulma meselesi olmayacaktır. Daha zor mesele, mevcut ağın hangi bölümünün sürdürülebilir olduğunu, hangi bağlantıların yeniden kurulabileceğini ve doğrudan askerî güç ile dolaylı nüfuz arasındaki dengenin nasıl yeniden tasarlanacağını belirlemektir.

İran’ın vekâlet savaşı doktrini bu açıdan yalnızca Ortadoğu’daki silahlı örgütlerin tarihini anlatan bir konu değildir. Aynı zamanda modern devletlerin asimetrik güç üretme, stratejik derinlik oluşturma, çatışmayı sınırların ötesine taşıma ve rakibin maliyet hesabını değiştirme biçimlerinin somut bir örneğidir. Fakat bu modelin tarihsel seyri başka bir gerçeği de ortaya koymaktadır: Bir devlet kendi güvenliğini ne kadar geniş bir coğrafyaya bağlarsa, o coğrafyada meydana gelen her siyasi kırılma kendi güvenlik hesabının parçası hâline gelir. İran’ın kırk yedi yıllık bölgesel serüveninde asıl dönüşüm tam burada yatmaktadır. 1979’da rejimin güvenliğini korumak amacıyla kurulan güvenlik mimarisi, zaman içerisinde sınırların ötesinde stratejik derinlik arayan bir bölgesel güç sistemine dönüşmüş; 2026’ya gelindiğinde ise aynı sistem İran’a geniş bir nüfuz alanı sağlarken, bu nüfuz alanının sürdürülebilirliği konusunda yeni ve çok daha zor sorular üretmiştir.