Batı’da Medeniyeti Mumla Aramak
Tüm dünya günlerdir Jeffrey Epstein dosyasını konuşuyor.
ABD Adalet Bakanlığı tarafından erişime açılan; 3 milyonu aşkın sayfadan oluşan yazışmalar, 2 bin video ve yaklaşık 180 bin görsel, yalnızca bir suç ağını değil, küresel sistemin karanlık arka planını da görünür kılıyor. Tanık ifadeleri ve e-postalar; Epstein’ın jeopolitik bağlantılarına, istihbarat servisleriyle kurduğu iddia edilen ilişkilere ve dünya siyasetinin merkezindeki isimlerle temaslarına dair çarpıcı ayrıntıları da içeriyor.
Belgelerde Epstein’a ait malikânelerde düzenlendiği iddia edilen etkinliklere ilişkin son derece ağır durumlar da yer alıyor. İddialara göre bu partilerde reşit olmayan kız çocukları “misafirlere” sunuluyor, sistematik cinsel istismar ve tecavüz yaşanıyordu...
Yıllardır “özgürlük”, “hukuk” ve “insan hakları” başlıkları altında pazarlanan Batı medeniyetinin hangi ahlaki zeminde durduğunu, hangi çürümenin üzerinde yükseldiğini Epstein dosyasıyla birlikte bir kez daha bütün çıplaklığıyla gördük.
Neoliberalizm, kendisini bir “uygarlık” olarak pazarlarken yalnızca ekonomik bir model önermedi; aynı zamanda bütün insanlığa bir hayat tarzı dayattı. Bu hayat tarzı, insanlığın binlerce yılda biriktirdiği ahlaki, kültürel ve toplumsal değerleri hedef tahtasına koydu.
Batı, kendisini merkeze yerleştirebilmek için önce bir “öteki” yarattı; korkutucu, tehditkâr ve şeytanileştirilmiş bir öteki… Ardından kendi değerlerini bu kurgunun karşısına “evrensel” etiketiyle koydu. Bu büyük hikâyeyi ayakta tutmak için de son derece güçlü bir propaganda düzeni inşa etti.
Zihinlere şu fikir sistemli biçimde işlendi: Kültür Batı’dır, düşünce Batı’dır, medeniyet Batı’dan ibarettir.
Batı’nın dışında kalan her şey ya görmezden gelindi ya da bilinçli olarak “geri”, “ilkel” ve “aşağı” ilan edildi. Dayanışma, merhamet, sorumluluk ve ortak iyilik gibi kavramlar ya “verimsiz” ilan edildi ya da piyasanın diliyle yeniden tanımlanarak içleri boşaltıldı. Böylece insanlık, kendi geçmişini de, geleceğini de Batı’nın onayından geçmeden düşünemez hale getirildi.
Ahlakı kamusal alandan kovan, değerleri piyasa terazisine teslim eden ve insanı yalnızca haz, tüketim ve güç ilişkileri üzerinden tanımlayan bir zihinsel evrenden bahsediyoruz. İnsanı merkeze aldığını iddia eden bu medeniyet, gerçekte insanı araçsallaştıran, metalaştıran ve sonunda da tüketen bir düzen inşa etti. Bu aynı zamanda insanlığın tüm değerleriyle açık bir savaştı.
Bu savaş hâlâ devam ediyor.
Batı’nın “ilerleme” diye sunduğu şeyin insanı nasıl metalaştırdığı, “özgürlük” söyleminin nasıl bir istismar mekanizmasına dönüştüğü bugün artık gizlenemez durumda.
Bu nedenle tartışılması gereken mesele, tek başına bir pedofili ağı ya da bir istismar skandalı değildir. Ve meseleyi bireysel sapkınlıklara indirgemek, gerçeği ıskalamak olur.
Asıl mesele, Batı’nın kendi elitlerini, kendi iktidar merkezlerini ve kendi “dokunulmazlarını” korumak için nasıl organize bir rejim kurabildiğidir. Hukukun, yalnızca sistem içindekiler için işletildiği; sistem dışındakiler için ise askıya alındığı bir düzen.
“Hukuk devleti” söylemi tam da bu noktada bir masala dönüşmektedir.
Karşımızdaki tablo, tekil ahlaksızlıkların toplamı değil; belirli bir medeniyet tasavvurunun ürettiği sonuçtur. Batı’nın yıllardır “evrensel değerler” adı altında ihraç etmeye çalıştığı medeniyet budur.
Elbette bu sorgulama artık yalnızca çevre ülkelerde değil, neoliberal düzenin merkezinde yer alan Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nde de açık biçimde yapılmaktadır.
Fransız tarihçi ve antropolog Emmanuel Todd, Batı’nın tarihsel üstünlüğünün sona erdiğini savunarak; krizin yalnızca ekonomik göstergelerle açıklanamayacağı; demografik, toplumsal ve siyasal çözülmelerle birlikte ele alınması gerektiği söyledi. Tood, “Birey temel değerlerden yoksun kaldı. Boşluk korkusu, boşluğun yüceltilmesine, yani bir yıkım tutkusuna dönüşüyor. Batı’nın mevcut ruh hali kısmen budur: Nihilizm.” İfadelerini kullandı.
Benzer bir tespiti New York Times yazarı Patricia Cohen de yaptı. Cohen, küreselleşmenin uzun süre “yerçekimi gibi durdurulamaz” bir güç olarak algılandığını, ancak bugün artık öngörülemeyen biçimlerde evrildiğini ve eski kesinliğini kaybettiğini ifade etti. Alman tarihçi ve filozof Oswald Spengler ise Batı’nın Çöküşü adlı eserinde Batı medeniyetinin nasıl ve neden çözülme sürecine gireceğini tarihsel bir perspektifle ortaya koymuştu.
Batı artık hümanizmin Batısı değildir ve başka uygarlıkların emeğini, kaynaklarını ve insanını sömürerek ayakta durmaktadır; “uygarlık” olarak vaat ettiği refahı üretmediği gibi; eşitsizlikleri derinleştirmiş, güvencesizliği yaygınlaştırmış ve toplumları kırılgan hale getirmiştir.
Batı, bu çöküşü yaşamadan, iç çelişkileriyle yüzleşmeden ve sahici yeniden inşa gerçekleştirmeden bu krizden çıkamayacak.
İşte tüm bu nedenlerle Batı hegemonyasının psikolojik ve söylemsel üstünlüğüne karşı daha özgüvenli olmak zorundayız. Zihinlerde yaratılmaya çalışılan teslimiyete karşı mücadele etmeliyiz.
“Medeniyet” tek dişi kaldı ve o diş çekilecek. İnsanlık tertemiz bir dünyanın penceresini bu barbarlarla mücadele ederek açacak.