Ben’den Biz’e Açılan Kapı

Şub 18, 2026 - 09:23
Ben’den Biz’e Açılan Kapı

Takvim yaprakları yine bizi huzura açılan bir kapının eşiğine getirdi. Bir Ramazan’a daha merhaba demenin ferahlığını yaşıyoruz.

Zaman akıyor, günler değişiyor; fakat Ramazan her yıl aynı soruyla kapımızı tıklatıyor: Nasıl bir insan olmak istiyorsun? Daha doğrusu, nasıl bir toplumda yaşamak istiyorsun?

Ramazan ayı kimi zaman yalnızca bir oruç takvimi olarak okunur. Sahurla başlayıp iftarla biten bir zaman dilimi gibi algılanır. Oysa Ramazan ayı, bundan çok daha fazlasıdır.

Ramazan; insanı yeniden tanımlayan, toplumu yeniden kuran, toplumsal ilişkileri yeniden ölçen bir ahlâk mektebidir.

Bugün Ramazan’ı bu yönüyle ele almak istiyorum. Çünkü Ramazan’ın öğrettiği değerlerle, modern dünyanın insanlığa dayattığı kültürel iklim arasında derin bir çatışma var.

İnsanı “Ben”e Hapseden Kültür

İçinde yaşadığımız küresel düzen, insanlara belirli bir hayat tarzını dayatıyor. Bu düzenin sözcüleri, sürekli şu cümleleri fısıldıyorlar: “Kendin için yaşa”, “önce sen”, “en çok sen hak ediyorsun”, “sen merkezdesin”.

Neoliberal Batı kültürü, bu söylemlerle bireyi özgürleştirdiğini iddia ediyor. Ancak dünyada ortaya çıkan tablo bir özgürlük değil; yalnızlık, doyumsuzluk ve derin bir yabancılaşma olarak karşımızda duruyor.

Bu kültür; daha çok isteyen, daha çok tüketen, sürekli kendini önceleyen insanlar üretmeyi hedefliyor. Bu doğrultuda da insanı performansıyla, kazancıyla ve tüketim gücüyle tanımlıyor.

Onların dünyasında bir başkası “yük”, komşu gereksiz, aile baskı aracı, paylaşmak verimsiz ve merhametli olmak ise zayıflık olarak kodlanıyor.

Bu iklimde insan görünmez zincirlere bağlanır. Rekabet hayatın merkezine yerleşince insan sürekli bir yarışın içine sürüklenir. Böylece tek kişilik başarılar, paylaşımın; şahsi zenginlikler ise adaletin önüne geçer.

Dayatılmakta olan çağ, insanı “ben”e hapseden bir çağdır.

Nefsin Terbiyesi, Toplumun İnşası

Ramazan ayı, bizlere sadece “ne yemeyeceğimizi” öğretmez; nasıl yaşayacağımızı, nasıl bir insan olacağımızı da yeniden hatırlatır. Bu ay, nefse geçici bir “dur” demenin ötesinde, insanın kendini merkeze koyma alışkanlığını sorgulaması için güçlü bir imkân sunar. Tutulan oruç bu yönüyle yalnızca bedene değil, iradeye ve ahlâka dair de bir terbiyedir.

Benmerkezciliğin insanı değerlerinden uzaklaştırdığı bir ortamda Ramazan ayı bu yönelimi tersine çevirir. Kendinden çıkarır, ötekine yaklaştırır. “Ben” geri çekildikçe “biz” güçlenir; bireysel arzuların yerini ortak sorumluluk duygusu almaya başlar.

Bugün Ramazan’ın bu yönünü özellikle vurgulamak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü küresel kültür, paylaşmayı değil biriktirmeyi; kardeşliği değil bireysel kurtuluşu, insanî olanı değil sınırsız arzuyu yüceltiyor.

Oruç Tek Başına Tutulur Ama Etkisi Toplumsaldır

Ramazan ayında tutulan oruç size bireysel bir ibadet gibi görünebilir fakat güçlü toplumsal sonuçlar üretir ve etkisi yalnızca kişide kalmaz. İftar sofraları, sadaka, fitre ve zekât; toplumsal sınıflar arasında bir köprüdür. Bu köprü sayesinde insanlar yalnızca aynı şehirleri değil, aynı kaderleri de yaşadıklarını hatırlar.

Bu sebeple de Ramazan, daha adil, daha merhametli ve daha sorumlu kılmayı amaçlar. Ramazan’da paylaşmak, bir nezaket gösterisi ya da duygusal bir iyilik hâli değildir. Paylaşmak, insanın hangi tarafta durduğunu gösteren açık bir ahlâk beyanıdır.

Ramazan’ın inşa etmek istediği insan tipi tam da burada belirginleşir. Yoksulluğu kader diye kabul etmeyen, merhameti geçici bir duyguya indirgemeyen, paylaşmayı hayatın merkezine koyan bir insan…

Kapısını kapatanlar değil, gönlünü açanlar dünyayı ayakta tutacaktır.

Ramazan, Mazlumun Acısına Sırt Dönmeyi Reddeder

Ramazan ayına, dünyanın yükünü omuzlarımızda hissederek giriyoruz. Kurtaramadığımız mazlumların, durduramadığımız zulmün, sesini duyuramadığımız çocukların utancıyla…

Filistin’de bombalar altında iftara oturanları düşünmeden Ramazan’ın ruhunu anlamak mümkün değil.

Açlık, insanın dünyaya bakışını değiştirir elbette ve bu sayede sofraya uzanan her el, aynı anda uzanamayan elleri hatırlatır. Gözümüzü dünyanın acısına kapattığımızda, tuttuğumuz oruç eksik kalır. Çünkü Ramazan, zulmü görmezden gelme lüksünü insandan alır.

Bu nedenle bu ay, sadece nefsimizi değil; kayıtsızlığımızı da terbiye etme ayı olmalıdır. Ramazan eşitsizliği doğallaştıran anlayışa karşı vicdanın ayağa kalktığı bir zamandır.

Bir Ömürlük Çağrı

Ramazan bize yaşamak istediğimiz toplumu da tarif eder. Merhametin güçlü olduğu, adaletli kazancın övüldüğü, paylaşmanın ayıp değil erdem sayıldığı bir toplumu…

Bu yüzden Ramazan’ı sadece bir ayla sınırlamak mümkün değil. “On bir ayın sultanı” denmesi, diğer ayların Ramazan’sız bırakılması anlamına gelmez. Aksine Ramazan, yılın tamamına yayılsın diye gelir. Bir kültür, bir ahlâk ve bir insan tipi inşa etmeye çağırır bizleri.

Bu insan tipini vitrinde sergilemek yerine bir yürüyüşe dönüştürelim.

Hayırlı Ramazanlar.