BU TABLONUN FATURASINI KİM ÖDEYECEK?

Şub 28, 2026 - 09:00
BU TABLONUN FATURASINI KİM ÖDEYECEK?

Evet… Bu ağır tablonun faturasını yine millet ödeyecek gibi görünüyor.

Yeni kabine, iktidarın önceliğinin siyasi pozisyonunu korumak olduğunu gösteriyor. Muhalefet üzerindeki baskının süreceği yönünde güçlü bir izlenim var. İsteyenin değil, istenenin rakip olabildiği bir döneme doğru ilerleniyor. Taşlar bir bir yerine konuyor.

Kaybeden kim olacak diye sorarsanız, cevabı net: Türk halkı. Yani ülkenin tamamı.

Ekonomide iki büyük tehlikeye dikkat çekmek istiyorum:

Birincisi: Döviz kurları.
Dolar bazında fiyatlarımız ciddi biçimde yükselmiş durumda. Rekabet gücü zayıflıyor. Devalüasyon riski konuşulur hâle geldi.

İkincisi: Faiz.
Reel faiz oranı son derece yüksek bir bölgede. Kredilerde yaklaşık yüzde 15 civarında reel faiz söz konusu. Bu seviyeye rağmen, son bir yılda yerli yatırımcıların yaklaşık 21 milyar dolar döviz aldığı belirtiliyor. Bu tablo, güven sorununun sürdüğünü gösteriyor.

Yüzde 50 seviyesine yaklaşan kredi faizine karşılık, reel sektörün fiyat artış oranı yüzde 17–18 bandında. Karlılık oranı yüzde 10’un altında olan bir sektörün yüzde 15 reel faiz yükünü taşıması mümkün değil. Bu durum, üretim tarafında ciddi bir baskı anlamına geliyor.

Reel faizin neden bu kadar yüksek olduğu sorusunun cevabı ise büyük ölçüde siyasi risk algısıyla ilişkili.

Bu ortamda muhalefetle sertleşmenin getirisi ve götürüsü ne olur?
Getirisi, iktidar açısından koltuğu korumak olabilir.
Peki zararı? Toplum bu yükü ne kadar süre taşıyabilir?

Ocak sonunda kısa vadeli tahvil faizi yüzde 34 seviyelerine gerilemişti. Şimdi yüzde 36’nın üzerine çıkmış durumda. Diğer tahvil faizlerinde de belirgin bir düşüş yok. Yani Merkez Bankası politika faizini düşürse bile piyasa faizleri aynı hızda gerilemiyor.

Piyasa faizlerinin yüksek kalması, iflas riskini ve işsizliği artırır.

Burada kritik soru şu: Bir iktidar neden siyasi öncelikleri uğruna ekonomide artan riskleri göze alır?

Koltuğu koruma ihtiyacı mı ülkeyi koruma ihtiyacının önüne geçiyor?
Yoksa kamuoyunun bilmediği başka dengeler mi var?

Uluslararası Para Fonu, mevcut rezerv seviyelerinin yetersiz olduğu yönünde uyarıda bulundu. Hatta faizlerin mevcut düzeyinin dahi koruyucu olmayabileceğini, artırılması gerekebileceğini ifade etti. Bu uyarılar “dış müdahale” olarak yorumlanabilir ya da ekonomik bir risk analizi olarak değerlendirilebilir.

Aynı kuruluş, çocuklu ailelerin üzerindeki vergi yükünün yüksekliğine de dikkat çekti. Bu da ayrı bir tartışma başlığı.

Öte yandan, “aile yılı” ilan edilen bir dönemde evlilik sayılarının azaldığı, boşanma oranlarının arttığı görülüyor. Emeklilerin zorlandığı bir dönemin ardından aile yapısındaki kırılganlık da artıyor.

Dünya hızlı bir dönüşüm sürecinde.
Hem teknolojik hem stratejik değişim yaşanıyor.

Avrupa Birliği yeni ekonomik ve siyasi yönelimler arayışında. Türkiye ise jeopolitik tercihlerle farklı bir hatta ilerliyor. 2023 seçimleri öncesinde Rusya ile geliştirilen ekonomik ilişkiler ve enerji alanındaki destekler konuşulmuştu. Bugün ise gözler farklı küresel aktörlerde.

Ancak asıl mesele şu:
Türkiye, teknolojik dönüşümü yakalayabiliyor mu?
Bölgesel değişimleri doğru okuyabiliyor mu?

İşimiz zor. Hem de oldukça zor.

Maliyetler artıyor. Bu maliyetlerin kim tarafından ve nasıl karşılanacağı temel soru olarak önümüzde duruyor.

Sabah işe gidip akşam işsiz kalma riskinin arttığı bir dönemdeyiz. İş dünyasındaki kırılganlıklar, sıradan vatandaşın hayatını doğrudan etkiliyor.

Seçim sürecine doğru ilerlerken tablo netleşecek.
Bu faturayı kimin, hangi ölçüde ödeyeceğini zaman gösterecek.

Bekleyip göreceğiz.