Dijital Kaosun Eşiğinde: Algı, Şiddet ve Devlet–Millet Bağının Görünmeyen Sınavı

Oca 28, 2026 - 12:15
Dijital Kaosun Eşiğinde: Algı, Şiddet ve Devlet–Millet Bağının Görünmeyen Sınavı

Pandemiyle birlikte hayatımıza giren büyük kırılmayı sadece bir sağlık krizi olarak okumak büyük bir hata olur. O günlerde virüs kadar tehlikeli olan başka bir süreç daha başladı: dijital izolasyon, toplumsal çözülme ve algı manipülasyonu. Bugün geldiğimiz noktada ekranda gördüğümüz şiddet, sosyal medyada köpürtülen nefret ve sokakta hissedilen gerilim birbirinden kopuk değil; aksine aynı zincirin halkaları.

İnsan, sosyal bir varlık. Toplumla temas ettiğinde dengede kalan bir varlık. Pandemi bu teması kesti. İnsanlar ekranlara kapandı, yüz yüze ilişkiler yerini algoritmalara bıraktı. Algoritmalar ise insanı sakinleştirmek için değil, onu daha fazla ekranda tutmak için tasarlandı. Korku, öfke ve nefret; en çok etkileşim getiren duygular olduğu için sürekli önümüze sürüldü. Böylece dijitalleşme, bireyselleşmenin ve duygusal radikalleşmenin hızlandırıcısı haline geldi.

Bu süreçte ekonomik kırılganlık da derinleşti. Tedarik zincirleri bozuldu, fiyat algısı kayboldu, insanlar en temel ihtiyaçlarda bile sürekli artan maliyetlerle karşı karşıya kaldı. Serbest piyasanın doğasında olan dalgalanma, kriz ortamında fırsatçılığa dönüştü. Bu da toplumsal stres eşiğini dramatik biçimde düşürdü. Stres, korku ve öfke birleştiğinde ortaya çıkan şey ise çoğu zaman şiddettir.

Ekranlarda izlediğimiz diziler, haber bültenleri ve dijital içerikler bu psikolojik zemini daha da sertleştirdi. Şiddet, olağan bir görsel dile dönüştü. İnsan beyni tekrar eden imgeleri normalleştirir. Dün tüyler ürperten görüntüler, bugün sıradan bir sahneye dönüştü. Bu normalleşme, şiddetin toplumsal eşiğini aşağı çekti.

Tam da bu noktada sokak hayvanları meselesi üzerinden yürütülen dijital kampanyalara bakmak gerekiyor. Bazı sosyal medya hesaplarının sistematik biçimde hayvanları bir tehdit olarak sunduğunu, korku hikâyeleri ürettiğini ve bu içerikleri bot ağlarıyla köpürttüğünü görüyoruz. Amaç yalnızca hayvan karşıtlığı değil; toplumda korku üretmek, vicdanı aşındırmak ve şiddeti meşrulaştırmak.

Kriminoloji literatürü çok açık bir gerçekliğe işaret eder: Hayvanlara yönelik şiddet, insana yönelik şiddetin ilk basamağıdır. Bugün hayvana karşı öfke üreten dil, yarın kadına ve çocuğa yönelen bir şiddet kültürünün altyapısını oluşturur. Şiddetin hedefi değişir, ama şiddetin kendisi aynı kalır. Bir toplumda hayvanlara eziyet normalleştiğinde, o toplumun insan ilişkilerinde de merhametin ve sınırların aşındığını görmek kaçınılmazdır.

Daha da tehlikelisi, dijital platformlarda üretilen sahte çoğunluk algısıdır. Binlerce bot hesap, birkaç manipülatif içerik ve algoritmik yükseltme ile toplumun büyük çoğunluğu böyle düşünüyor algısı yaratılabilir. Politika yapıcılar da bu dijital gürültüyü gerçek kamuoyu sanarak yanlış kararlar alabilir. Devlet, milletin gerçek vicdanı yerine algoritmik bir hayalet kitleye bakarak politika üretirse, devlet–millet bağı zedelenir.

Bu noktada, bilgi alanının modern dünyada bir savaş alanına dönüştüğünü kabul etmek zorundayız. Yabancı istihbarat servisleri ve devlet dışı aktörler için toplumların iç uyumu, stratejik bir hedeftir. Toplumu ayrıştırmak, devlet ile millet arasındaki güveni sarsmak, uzun vadeli jeopolitik hedefler için klasik bir yöntemdir. Dijital platformlar bu operasyonlar için eşsiz bir zemin sunuyor.

Hayvanları tehdit olarak gösteren içeriklerin koordineli biçimde köpürtülmesi, sadece etik bir sorun değildir; toplumsal dayanıklılığa yönelik bir operasyondur. Amaç, toplumda korku ve nefret üretmek, vicdanı bölmek ve insanları karşı karşıya getirmektir. Bölünmüş bir toplum, dış etkilere daha açıktır. Devlet ile millet arasındaki bağ zayıfladığında, ülkenin stratejik direnci de zayıflar.

Bugün sosyal medyada gördüğümüz birçok kampanya, spontane halk tepkisi gibi görünse de arkasında karmaşık etkileşim ağları, manipülatif hesaplar ve algoritmik mühendislik vardır. Trend listeleri, gerçek toplumun aynası değildir; çoğu zaman tasarlanmış bir vitrin, yönlendirilmiş bir algı sahnesidir. Bu sahnede kim bağırırsa o görünür olur, kim sakin kalırsa görünmezleşir.

Burada sıradan vatandaşın da kendine sorması gereken bir soru var: Ben gerçekten kendi düşüncemi mi savunuyorum, yoksa bana gösterilen bir düşünceyi mi? Dijital çağın en büyük tuzağı budur. İnsan, manipüle edildiğini fark etmediğinde en kolay yönlendirilen varlığa dönüşür.

Politika yapıcılar için de ciddi bir uyarı var burada. Dijital platformlar, kamuoyunun aynası değildir; çoğu zaman çarpıtılmış bir yansımadır. Algoritmaların yükselttiği içerikler, toplumun sessiz çoğunluğunu temsil etmez. Gerçek halk vicdanı, çoğu zaman sessizdir ve trend listelerinde yer almaz. Devletin görevi, algoritmik gürültüyü halkın iradesi sanmak değil; toplumsal dayanıklılığı güçlendirecek politikalar üretmektir.

Stratejik iletişim, medya okuryazarlığı, dijital dezenformasyonla mücadele ve toplumsal birlik duygusunu güçlendirecek programlar artık bir tercih değil, ulusal güvenlik meselesidir. Çünkü modern dünyada savaş sadece sınırda değil; zihinlerde, ekranlarda ve algoritmalarda yürütülmektedir.

Bir başka önemli mesele de ekonomik stresin toplumsal psikoloji üzerindeki etkisidir. Asgari ücretle geçinmeye çalışan, emekli maaşıyla ay sonunu getiremeyen, genç işsizliğiyle boğuşan bir toplumda stres eşiği doğal olarak düşer. İnsanlar kendilerini köşeye sıkışmış hissettiklerinde daha sert, daha tepkisel ve daha tahammülsüz hale gelir. Bu psikolojik ortamda dijital nefret kampanyaları çok daha hızlı karşılık bulur.

Bu nedenle şiddeti sadece ahlaki bir sorun olarak değil, aynı zamanda ekonomik ve sosyal bir güvenlik meselesi olarak ele almak gerekir. Ekonomik adalet, toplumsal barışın ön koşuludur. İnsanlar adaletsizlik hissiyle yaşadığında, manipülasyona daha açık hale gelir.

Son olarak şunu net biçimde söylemek gerekiyor: Hayvanlara yönelik şiddeti meşrulaştıran dil, insanlara yönelik şiddetin de kapısını aralar. Toplumsal şiddet bir virüs gibidir; bir yerde başlar, zamanla yayılır. Bugün sokak hayvanlarını hedef alan nefret, yarın farklı gruplara yönelir. Bu nedenle mesele sadece hayvan meselesi değil; insanlık ve toplum meselesidir.

Pandemi sonrası dünya, sadece ekonomik ve teknolojik olarak değil, ahlaki ve psikolojik olarak da yeniden inşa ediliyor. Türkiye’nin bu süreçte en büyük gücü, devlet ile millet arasındaki tarihsel bağdır. Bu bağı zayıflatmaya yönelik her dijital operasyon, her manipülatif kampanya ve her algı tuzağı, ulusal bir risk olarak görülmelidir.

Bizler, ekranın sunduğu duygularla değil; aklın, vicdanın ve sağduyunun rehberliğinde hareket etmek zorundayız. Çünkü bir toplumun en büyük savunma hattı, tankları ya da silahları değil; kolektif bilinci ve ortak vicdanıdır.

Bu yazıyı bir uyarı olarak okumak gerekir. Hem halka hem politika yapıcılara yönelik bir uyarı. Algı tuzaklarına düşmeyelim, dijital gürültüyü gerçek sanmayalım ve şiddetin hiçbir biçimini normalleştirmeyelim. Çünkü bugün normalleştirdiğimiz her şey, yarın daha büyük bir krizin habercisi olabilir.

Manifesto: Algıya Karşı Akıl, Nefrete Karşı Vicdan

Bizler, dijital çağın pasif tüketicileri değil; bu çağın bilinçli yurttaşları olmak zorundayız. Ekranların önümüze koyduğu her görüntüyü gerçek, her trendi halkın sesi, her linci toplumsal vicdan sanma lüksümüz yok. Algoritmaların yükselttiği duygular, milletin gerçek hissiyatı değildir; çoğu zaman tasarlanmış bir sahnedir.

Biz, korku üzerinden yönetilen bir toplum olmak istemiyoruz. Biz, öfke üzerinden birbirine düşürülen bir millet olmak istemiyoruz. Biz, hayvanı, kadını, çocuğu, yaşlıyı, farklı düşüneni hedef alan bir şiddet kültürünün parçası olmayı reddediyoruz. Çünkü biliyoruz ki şiddet bölünerek azalmaz; normalleştikçe çoğalır.

Devlet ile millet arasındaki bağ, bu coğrafyanın en büyük stratejik gücüdür. Bu bağı zayıflatmaya çalışan her algı operasyonu, her dezenformasyon kampanyası, her sahte kamuoyu üretimi, sadece bir medya meselesi değil; bir ulusal güvenlik meselesidir. Bu bağı savunmak, yalnızca devletin değil, her bir yurttaşın sorumluluğudur.

Bizler, dijital kalabalıkların gürültüsüne değil; sessiz çoğunluğun sağduyusuna kulak vereceğiz. Korkunun değil aklın, nefretin değil vicdanın, manipülasyonun değil hakikatin tarafında duracağız. Algı tuzaklarını ifşa etmeyi, dezenformasyonu teşhir etmeyi ve toplumsal dayanıklılığı güçlendirmeyi bir yurttaşlık görevi sayacağız.

Politika yapıcılar için bu bir çağrıdır: Algoritmaların değil, milletin vicdanının rehberliğinde karar verin. Dijital trendleri değil, toplumsal gerçekliği esas alın. Şiddeti meşrulaştıran dili değil, toplumsal barışı güçlendiren politikaları tercih edin. Çünkü yanlış algıdan doğan her politika, toplumda gerçek ve derin yaralar açar.

Halka çağrımız şudur: Ekranda gördüğünüz her şeye teslim olmayın. Size sunulan korkuyu, size gösterilen düşmanı, size pompalanan nefreti sorgulayın. Gerçek güç, başkasını susturmakta değil; birlikte düşünmekte, birlikte vicdan üretmekte ve birlikte direnç göstermektedir.

Bu manifesto, bir uyarı metni olduğu kadar bir sorumluluk çağrısıdır. Dijital çağda bağımsızlık sadece sınırlarla değil, zihinlerle korunur. Zihinlerimizi manipülasyona kapattığımız gün, ülkemizi de savunmuş oluruz.

Algıya karşı akıl, nefrete karşı vicdan, bölünmeye karşı birlik. Bu, sadece bir slogan değil; bu, dijital çağın varoluş manifestosudur.