İNANÇSIZLIK GİRDABINDA ÇIRPINAN İNSANLARIN DÜNYEVİ ÇAĞDAŞ YAŞAM TAPINAĞI
Milyarlarca yıl önce yaratılan dünyamızın da içinde olduğu evrene çeki-düzen ve nizam veren Yüce Yaratıcı’nın, insanı yaratmakla birlikte başlayan serüvenin son yüzyıllarına gelindiğinin en belirgin işaretlerinden birisi midir acaba bugünkü düzensizlik, nizamsızlık ve adaletsizlik?
İnsanın kendisini Tanrı yerine koyup Yüce Yaratıcı’ya isyan ederek dünyayı ben yöneteceğim, insanlığa ben hakim olacağım, evrene ben hükmedeceğim çabası/gayreti midir acaba bugünkü acımasızlık, zulüm, sömürü ve savaşlar?
Rahmani ve Şeytani bir savaşın binlerce yıldır sürüp gelen bir yansıması mıdır bugün dünyamızda cereyan eden gelişmeler ve olaylar? Evet, koyun elinizi başınızın altına ve derinlemesine düşünün bütün bu olup-bitenler hakkında…
Adalet, hak-hukuk, eşitlik, nizam-intizam, düzen-sistem bir yanda; adaletsizlik, hukuksuzluk, eşitsizlik, nizamsızlık, düzensizlik ve sistemsizlik ise bir yanda: adeta bir savaş halinde…
Sınırsız evrenin içinde bir nokta kadar kalan küçücük dünyamızda yaşayan 8 milyar insanın aldığı hava, yaşadığı toprak, vermiş olduğu mücadele aynı! Kısa bir ömür tuvalet, mutfak ve yatak arasında geli-geçiyor. Önemli olan bu ömrü bilinçli, akıllı ve şuurlu bir şekilde doldurmak!
İnsan doğuyor, yaşıyor ve ölüyor! Dünyada her şeye bir çare bulunmasına rağmen maalesef ölüme bir çare bulunamıyor! Binlerce yıldır, ölüp de dünyaya geri dönmüş bir tek insana rastlanmadığına göre nedir bu ölüm?! İnsan ölünce başka bir hayata mı göçüyor?! Yoksa külliyen yok olup gidiyor mu?!
Dünya ve Ahret gerçeği üzerinde derinlemesine düşünüldüğü zaman (hangi dinden olursa olsun) bilim insanlarının ve felsefecilerin (fikri/görüşü ne olursa olsun) bu konular üzerindeki farklı düşünceleri ve farklı inançları harmanlandığı zaman da ortaya çıkan sonuç maalesef insanı tatmin etmiyor…
İnsan kör bir çıkmazın (labirentin) içinde bocalıyor.
Binlerce yıl içinde; yaşamak ve ölmek, varlık ve yokluk, beden ve ruh arasındaki ‘sırrı’ ifşa edecek kaç insan çıktı?! Var olmanın dayanılmaz köprüsünden geçerek yok olmanın derinliğinde kaybolan insanın ötesindeki ‘mucizevi gerçeği’ kaç insan izah edebiliyor?! Bu gizemi aydınlatmak için kaç insan aleni/açık bir şekilde ikna edici bir şeyler söyleyebiliyor?!
Ya da yok olmanın akıl-almaz sırrına kafa tutan inançsızlık boyutunda ruhsal depresyon yaşayan insanın saçma-sapan, akla-mantığa ters, asla kabul edilmez duygu ve düşüncelerine ‘felsefe’ diyerek, üzerinden hüküm yürüterek analizler yapan insanların zikzak yapmalarının, düşünce, inanç ve çözümsüzlük girdapları içinde kıvranmalarının, sadece cevap olsun diye gelişi-güzel geçiştirmelerinin gerekçelerini kaç felsefeci, kaç düşünür, kaç aydın açıklayabilir?!
Bu meçhul, gizemli ve sırlarla dolu insanın yaratılış ve yaşam mücadelesinin nedenleri/sebepleri ve yegâne gerekçeleri ne olabilir? Neden susuyorlar ve cevap veremiyorlar?! Neden bilgiye susamışlığı gideremiyorlar?! Neden inanç açlığını doyuramıyorlar?!
Aşk, sevgi, birlik-beraberlik, kardeşlik, yardımlaşma ve dayanışma, barış, huzur denilen kelime ve kavramların mucizevi derinliğinde yatan gerçeği neden açıklayamıyorlar?
İnanmayanlar, Tanrı’ya kafa tutanlar, insanlık üzerinde Tanrı’ya inat hegemonya oluşturup egemen olmak isteyen maddeci/dünyevi bir zihniyetle kin, nefret, öfke, kavga, haset, hırs, şehvet, düşmanlık, adaletsizlik, hukuksuzluk, kan dökme (savaş), zulüm, işkence gibi kelime ve kavramların insanı ve insanlığı ne hale getirdiğinin asıl gerekçelerini ve sırlarını neden açıklayamıyorlar?!
Söz konusu maddeci bir ruhla donanmış sözde bilgeler, aydınlar, bilim adamları, akil insanlar; ahlak ve ahlaksızlık, hak ve haksızlık, düzen ve düzensizlik arasındaki korkunç farkı niçin göremiyorlar?
Dinler, rejimler, sistemler neden çok farklı bir inanç ve yaşam felsefesi ile insana yol gösteriyor?! Neden insan bu kavramlar ve söylemler arasında bocalıyor? Neden insan doğru yolu bulamıyor?!
Aslında dünyada Rahmani ve Şeytani olan iki yol olmasına rağmen neden insanlar onlarca veya yüzlerce yol üzerinde Yaratanına kafa tutup kendi nefsinin kölesi olarak içinde yaşadığı kısacık ömrünü kendisine zehir ederek bir yaşam mücadelesi veriyor?
Yazarların, sanatçıların, aydınların sınırsız hayalleri ile siyasileri, iş adamlarının ve akil insanların sınırlı dünyası arasında aslında hiçbir fark olduğunu kavrayamayan insanların gaflet ve dalalet içindeki gerçekleri görmedeki basiretsizliklerinin ve ferasetsizliklerinin asıl sebebinin dünyevi yaşamın büyüleyici atmosferini terk etmek istemeyişleri olduğunu söyleyebiliyoruz.
Gaflet ve dalalet içinde yaşadığımız şu küçücük dünyada, yolun sonunu göremememiz, varoluş gerekçemizi kavrayamamamız, bir gün fani olacağımızı idrak edemememizden kaynaklanıyor!
Yaratana inanmamak ile asi gelmek, yaşam tarzı ile kafa tutmak, eylemler ile de inkâr etmek lüksü içinde duygularını, düşüncelerini, umutlarını har vurup harman savuran insanların koskoca bir ömrü hiçlikle sonlandırdıklarını da mı göremeyecek kadar gözlerimiz körelmiş?!
Merhametin, cömertliğin, adaletin yok olmaya tuttuğu şu içinde yaşadığımız dünyada acımasızlığın, sömürünün, zulmün ayyuka çıkmasının sebepleri üzerinde niçin tefekkür edilmiyor?
İlmin, irfanın, fennin, tekniğin altın çağını yaşadığı şu çağımızda, Tanrı’ya rakip bir felsefi düşüncenin yavaş yavaş çağdaş bir din haline gelmekte olduğunun gerekçeleri ne olabilir acaba?
Dinleri, tarihleri, kültürleri, milletleri birleştirerek yeni bir din icat edip insanlık üzerinde hegemonya oluşturan emperyalist, küresel ve derin bir gücün bugün ülkemiz üzerinde de korkunç senaryolar tatbik ederek milletimizin genetik yapısı ile oynamakta olduğunu da mı göremeyecek kadar köreldik ve benliğimizden, asıl kimliğimizden, özümüzden soyutlandık?