BAŞKENT POSTASI YAZARLARI MERCEK ALTINDA 4 : AYDIN BENLİ
Değerli okuyucularım, bu hafta sizlere yazarımız Aydın Benli’nin 2025 yılı içinde yazmış olduğu yazılarını mercek altına alacağız. Aydın Benli’nin yazıları (diğer yazılarımız gibi) sürükleyici ve akıcı. Yazılarını genellikle siyasi, dış politika, uluslararası ilişkiler, ekonomik, bilimsel, teknolojik, toplumsal, kültürel, psikolojik, ahlak ve eğitim ağırlıklı konular üzerinde yazıyor. Yazılarında çoğu zaman edebiyatçı yönü ortaya çıkıyor. Okullar, öğrenciler ve kitaplar yazarımızın ilgi sahası ve önemsediği alanlar. Aynı zamanda sanat: tiyatroya resme vs. doğaya/çevreye olan ilgisi köy/kasaba sevgisinden, hak/hukuk arayışı, haksızlıklara isyanı, mazlumlara yönelik şefkati adalete olan düşkünlüğünden, merhameti ve duygusallığı ise edebiyatçı kişiliğinden kaynaklanıyor. Yazarımız Aydın benli yazılarında girmediği alan/saha bırakmamış. Çok yönlü ve farklı bir yazarlık kişiliği var.
6 Ocak 2025 tarihli “ÖLDÜNÜZ ARTIK HAYAT BİTTİ!” başlığı altında yazarımız Aydın Benli, İmam Gazali’nin “İnsanoğlu o kadar dünyevileşir ki, mezar kazan bile öleceğine inanmaz” sözüyle başlayarak ‘ölüm’ üzerine düşüncelerini ifade ederken ölümün her an hatırlanması gerektiği üzerinde duruyor. İnsanın beden olarak ölümlü ruh olarak ölümsüz olduğunu özellikle belirtiyor. Fakat Ademoğlu’nun hiç ölmeyecekmiş gibi yaşadığını ama mutlaka bir gün gelip ölümü tadacağını “ÖLDÜNÜZ ARTIK HAYAT BİTTİİ” dercesine ironi ağırlıklı bir üslupla ifade ediyor. Doğumla başlayıp ölümle sona eren o uzun süreç! Ölümle başlayan mezarlıkla sona eren o kısa süreç! Bu ifadelerle yazarımız Benli, ruhun ölmediğini AHİRET inancıyla anlaşabileceği mesajını veriyor. Yazarımız Aydın Benli, merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nun “İki saniye sonrasına garantimiz olmayan bir dünya için fırıldak olmaya gerek yok!” sözünü hatırlatarak “Yaradılış gayesi Âdem olmak, eşrefi mahluk olmaktır, fırıldak olmaya ne gerek var, ölüm var ölüm! “ diyerek yazısına sonlandırıyor.
26 Ocak 2025 tarihli “HER YERDE GERGİN İNSANLAR VAR!” başlıklı yazısında Aydın Benli, küresel ekonomik krizden, toplumsal sorunlara uzanan konuları güzel bir üslupla anlatmaya çalışıyor. Ekonomik krizin, ailevi sorunların, çevresel etkenlerin, sosyalleşememenin, menfaat/çıkar üzerine kurulu insan ilişkilerinin toplumda oluşturduğu öfke ve stresten bahsediyor. Anlık tartışmalar, stres, gerilim ve öfke patlaması sonrası ölümle sonuçlanan cinayetler! Yazarımız Benli, bu konuya Kur’an’dan bir ayetle ışık tutmaya çalışıyor: “Allah'tan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için bağışlanma dile.." (Ali İmran/159) Gönül/Kalp, yıkmak için değil yapmak için vardır diyerek ‘gönül almak’ hususunu izah ediyor. Yazarımız Aydın benli yazısını “Gönül almak, aldığımız gönüllerde olmak dileğiyle, öfkeyle kalkan zararla oturur atasözünü unutmayınız” cümlesiyle sonlandırıyor.
3 Şubat 2025 tarihli “AHLAK YOKSA İNSANLIKTA YOKTUR” başlıklı yazısında yazarımız Aydın Benli, emekçinin alın terinin onur madalyası olduğunu ifade ederek Samsun Havzalı Mehmet Akıncı’yı köşesine taşımış. Mehmet ustanın dürüstlüğünü, çalışkanlığını, kul hakkını gözetmesini örnek vererek günümüzdeki yozlaşmanın, ahlak bozukluğunun toplumda açmış olduğu yaralara değiniyor. Yazarımız Aydın Benli, dünyaca ünlü merhum yazarımız Alev Alatlı’nın “Her yasal hak, helal değildir! Asıl olan helalleşmektir, hakkın helâl edilmesi, helâlleşmek olmalıdır. Her yasal hak, helâl değildir ve olamaz!" sözüyle toplumumuza ışık tutmaya çalışıyor. Benli, günümüzdeki ahlaki yozlaşmadan bahsederken iletişim araçları ve sosyal medyanın amacının dışında kullanıldığından, dini, ahlaki, milli ve kültürel değerlerimizle çelişen televizyon dizilerinden bahsediyor. Modernlik, çağdaşlık ve özgürlük maskesi altında ahlaksızlığın normal bir durum gibi sunulmaya çalışıldığına değiniyor. Ve yazısını “Alın terinin helal olduğu kadar ahlaki boyutu da insanlığın mayasını oluşturur.” cümlesi ile sonlandırıyor.
15 Şubat 2025 tarihli “ANLATILAMAYANLAR” başlıklı yazısında Aydın Benli, insanın sosyal hayatta sorumluluğunun üzerindeki aşırı/fazla iyi niyetin kendisine vereceği zararlardan bahsediyor. Yani, başkalarını düşünürken kendisini unutabileceğini, aşırı dışa dönük ilgi, alaka, yardımseverlik, iyilik yapma isteği kendi iç dünyasına zarar verebilir diyor. Ve “ İyilerin kadri kıymeti bilinmez. Bir insanı hep omzunuzda taşıyın beş dakika omuz değişikliği için indirin vefasız olursunuz, kötü ve nankör ilan edilirsiniz.” diyerek örneklendiriyor. Yazarımız Benli, iyi insan olacağım diye sınırı geçmemeyi “İyi insanlar karşılarındakileri de kendisi gibi görür ve zarar gelmeyeceğini düşünür ama en çok zararı da iyi insanlar görür bu sebep ile iyiler hep kaybedenler tarafındadır.” sözü ile ne de güzel izah ediyor!..
17 Şubat 2025 tarihli “BAŞKENTTE KİTAP FUARLARI VE SÖYLEŞİ” başlıklı yazısında Aydın Benli, yazmış olduğu kitaplarını imzalamak için Ankara ilçelerindeki fuar ve etkinliklere katılıyor. Okuyucuları ile hasbıhal etmekle birlikte kitaplarını imzalayarak söyleşiler yapıyor. Yazarımız Aydın Benli, kitap okumayla ilgili “Kitap okumak insanı güzelleştirir hem ilmi güzellik, hem de ruhi güzellik olarak insan yüzüne yansır. Okuyan insan ahlaki olarak, insanlık olarak, ilim olarak güzelleşir. Okuyan çalmaz, kul hakkı yemez, edep ve haya bilir. Okuyan yeniliklere ve her türlü tıp dahil ilim ve kültürel faaliyetleri takip edeceğinden eli, yüzü vs. güzelleşir bakımlı olur. Anlayacağınız okuyan insan her konuda bilgili ve eleştiri boyutunda anlayan ve anlatandır… Okumak yazarın penceresinden dünyaya bakmaktır, kirli pencereden kirli, temiz pencereden net ve berrak bir dünya görür. Her kitabın bir enerjisi vardır ve içine okurunu çeker alır dünyasına götürür…”
13 Mayıs 2025 tarihli “Toprak Terk Ediliyor, Türkiye’de Tarımın Çöküşü ve Umut Arayışı” başlıklı yazısında Aydın Benli, coğrafi olarak topraklarımızın Hititlerden Osmanlıya ve Türkiye Cumhuriyeti’ne bir tarım ülkesi olarak şu anda içinde bulunduğu durumu analiz ediyor. Tarımda üretim kültürümüzün yok olduğunu ve üreticilerin tarladan umudu kestiklerine vurgu yaparak TUİK verilerini değerlendiriyor. 2003’te çiftçi sayısı 2,8 milyon iken 2024’te 403 bine düştüğünü ve arazi de ise 3,5 milyon hektarlık azalma yaşandığından bahsediyor. Aydın Benli, “Üreten Türkiye Mümkün Mü?” sorusunu cevaplandırırken “Türkiye tarımdan vazgeçtiğinde sadece ekonomik değil, toplumsal ve kültürel bir kopuş da yaşanır. Kırsal boşaldığında şehirler büyür, işsizlik artar, gıda güvenliği riske girer. Ama tam tersine, toprağına dönen, üretime sarılan bir Türkiye hem kendi halkını doyurabilir hem de bölgesel bir tarım gücü haline gelebilir.” diyerek yazısını sonlandırıyor.
14 Mayıs 2025 tarihli “Özel Güvenlik Sektörünün Sorunları ve çözümleri” yazısında Aydın Benli, sektör olarak ‘özel güvenliğin’ kamu güvenliğini destekleyen önemli bir yapı taşı olduğunu belirterek toplumsal yaşamın her alanında faaliyet göstermesine rağmen sektörde yaşanan sorunların hizmet kalitesini ve personel verimliliğini olumsuz yönde etkilediğinden bahsediyor. Sektör hızla büyürken birçok sorunla karşı-karşıya olduğunu ve yapısal reformlardan yoksun kaldığının altını çiziyor. Özel Güvenlik Sorunları arasında başta mevzuat yetersizlikleri ve uygulamanın geldiğini ifade ederek eğitim ve mesleki yeterlilik eksiklikleri, personel ve çalışma koşulları, toplumsal algı ve saygınlık problemleri, özel güvenliklerin tamamlayıcı kolluk faaliyetlerinde medya anlatımı, teknolojik altyapı ve donanım, kamu-özel işbirliği eksikliği ve kadın güvenlik görevlilerinin durumu vs. sorunları irdeliyor.
18 Mayıs 2025 tarihli “Anadolu Romanının Sesiz Yürüyüşü” başlıklı yazısında yazarımız Aydın Benli, her yazar gibi geçmişine giderek köyünden bahsediyor. Türk edebiyatında köyün önemine vurgu yapıyor. Ve çok güzel bir sözü: “…orasıydı sessizliğin vatanı ve edebiyat, bazen en çok sessizlikten doğar…” Anadolu romanı yazarlarına örnek veriyor: Yakup Kadri, Kemal Tahir, Yaşar Kemal… Sözü getiriyor ilk yazdığı romana: köy hayali ve küçük bir kasaba… Sonra da romanın kahramanı ve hikayesi… Anadolu romancılığını gerçekte olmayan bir hikaye! İzini sürerek ‘rüya kazıcılığı’ yapmak! Aydın Benli:“ Ne varsa toprak altına gömülmüş, anlatılmayı bekliyor ve romancı, eline kalemi değil, kazmayı alır. Kazar, kazar… Bazen bir anne duası çıkar karşısına, bazen bir küf kokusu, bazen de unutulmuş bir aşk. İşte o zaman roman başlar.” Anadolu’yu yazmak: “Oradaki insanı, zamanın ona açtığı yarayı ve onun zamana direnişini yazmaktır.” Yazarımız Aydın Benli “Bu topraklar, bu vatan, bu millet unutulmasın. O küçük köyler, polis karakolları, asker postalları, tozlu yollar, Şehitler, gaziler, isimsiz kahramanlar, gerçek sevdalar, aşklar, göç zamanı yapılmış bohçalar, yağmurla açılan toprak kokusu, susuzluktan çatlamış dudaklar ve güneşe karşı elleriyle siper olmuş kadınlar… Unutulmasınlar.” diyerek yazısını sonlandırıyor.
25 Mayıs 2025 tarihli “Dijital Dünyada Kayıp Nesiller” başlıklı yazısında Aydın Benli, bugün dünyada olduğu gibi Türkiye’nin de en büyük sorunu ve toplumsal yarası haline gelen ‘dijital dünyanın’ nesilleri nasıl yok ettiği üzerinde duruyor. Benli, dijital tutsaklığı geçmişteki yaşanan tutsaklıklarla karşılaştırıyor! Yazarımız ‘dijital tutsaklık’ hiçbirine benzemediğini şu sözleriyle ifade ediyor: “Her çağda kendimizi farklı biçimlerde tutsak ettik. Kimimiz zincire vuruldu, kimimiz ideolojiye, kimimiz alışkanlıklara… Ama hiçbiri bu kadar sessiz, bu kadar görünmez, bu kadar kabul görmüş bir esaret biçimi değildi.” Günümüzün en salgın hastalığı: WhatsApp, Instagram, TikTok… Dünyayı/(insanlığı) adeta esaret altına alıp kasıp-kavuruyor… Benli, dijital dünyanın birey, aile, akraba/kuzen, eş-dost-arkadaş, komşu, hemşeri olarak birbirimizden uzaklaştırdığını ve yalnızlaştırdığına vurgu yapıyor. Peki ÇÖZÜM?! Yazarımız Aydın Benli’nin çözüm odaklı ifadelerinden bizim anladığımız: (yaşamın bir parçası olan) dijital dünyayı reddederek değil, kontrol altına alarak, nasıl kullanılacağına bakarak, zaman hesaplaması yaparak ancak önlem alabiliriz. Aynı zamanda aile içi sohbetler, eş-dost-akraba ziyaretleri, doğayla iç-içe olma ve çocuklarımızı sportif, eğitimsel, kültürel ve sosyal etkinliklere yönlendirdiğimizde (ancak o zaman) dijital dünya tutsaklığından/hastalığından korunmuş olabiliriz.
27 Mayıs 2025 tarihli “Yapay Zekâ Hayatımızı Kolaylaştırırken Neyi Zorlaştırıyor?” başlıklı yazısında Aydın Benli, aynen dijital dünya tehlikesi gibi bu sefer Yapay Zeka tehlikesinden ve yararlarından bahsediyor. Yapay Zeka artık insan hayatının her safhasına girmiştir! Günümüzde market alışverişleri, bankacılık, güvenlik, sosyal platformlar, nüfus, eğitim, sağlık vs. insan hayatının, toplumsal yaşamın ve devlet kurumlarının her alanında kullanılıyor. Yapay Zeka destekli hizmetlerden doktorlar, hukukçular, akademisyenler, tarihçiler, ekonomistler, sosyologlar, psikologlar, medya grupları, bilim insanları, maliyeciler, sinema ve dizi sektörü, bilim-kurgu yazarları, veri analizcileri, öğrenciler vs. her meslek gurubu yararlanıyor. Yapay Zeka teknolojisini reddederek değil kontrol ederek, sorgulayarak, bireysel ve toplumsal hizmete yönelik işlerde faydalanılacağını belirtiyor. Yazarımız Aydın Benli Yapay Zeka konusunda yazısını “Yapay zekâdan korkmak değil, onu anlamak gerekiyor. Nasıl çalıştığını, hangi verileri kullandığını, hangi kararlara nasıl vardığını öğrenmek, bireyin dijital çağda kendi kontrolünü koruyabilmesi için temel bir gereklilik. Teknoloji devrimlerinin tarihi, her zaman kazananları ve kaybedenleri doğurmuştur. Ancak bu defa fark, bireyin teknolojiye karşı takındığı bilinçli tavırla şekillenecek.” diyerek bitiriyor.
3 Haziran 2025 tarihli “Çağımızın En Büyük Sorunu!” başlıklı yazısında yazarımız Aydın Benli ‘Küresel Eşitsizlik ve Bilinç Krizi’ üzerinde duruyor. Yazarımızın kendi ifadesiyle “Bu yazım, çağımızın en büyük sorunu olarak kabul edilebilecek “küresel eşitsizlik” olgusunu ekonomik, sosyal, çevresel ve dijital boyutlarıyla ele almakta; eşitsizliğin yalnızca kaynak dağılımı değil, insanlık bilinci ve etik sorumluluk eksikliğiyle de ilişkili olduğunu savunmaktadır.” Benli, günümüz dünyasının tarihte eşi-benzeri görülmemiş bir üretim kapasitesine ulaşmasına rağmen refah konusunda derin uçurumların oluştuğunun altını çiziyor. Gelişmiş ve gelişmemiş ülkeler arasındaki gelir dengesizliğini, zengin ve yoksul arasında her geçen gün büyüyen farkı izah ederken yaşam hakkı, eğitim, sağlık, temiz hava ve temel ihtiyaçlar konusunda büyük sorunlar oluştuğunu ifade ederek küresel eşitsizliğe vurgu yapıyor. Ve ara başlıklar altında ekonomik ve ekolojik eşitsizlik, servet yoğunlaşması, eğitim ve dijital uçurum, iklim adaletsizliği, sağlıkta adaletsizlik, kültürel ve temsili eşitsizlik konularını izah ederek eşitsizliğin derin nedeni ve bilinç krizine vurgu yapıyor. Yazarımız Aydın Benli yazısını “ İnsanlığın birbirine karşı duyduğu sorumluluğu yeniden inşa etmesi şarttır. Bu bilinç, yalnızca politikacıların değil, bireylerin de yeniden inşa etmesi gereken bir sorumluluktur. Çünkü çağımızın en büyük sorunu, yalnızca eşitsizlik değil; eşitsizliğe alışmak, onu normalleştirmektir.” diyerek sonlandırıyor.
8 Haziran 2025 tarihli “Tuzak mı, Tedbir mi? Bayram Yollarında Radar Gerçeği” başlıklı yazısında Aydın Benli, halkımızın beyninde (normal yolculuklarda ve bayram yolculuklarındaki) ‘radar anlayışının’ artık değiştiğini ifade ederek şu anda yapay destekli radarlar olduğuna dikkat çekiyor. Yapay destekli radarların sadece hız ölçmediğini aynı zamanda plaka tanıdığını, davranış analizi yaptığını, sürücülerin cep telefonu kontrolü vs. daha birçok özelliklerinden bahsediyor. Yapay destekli radar sistemine teknolojik imkanlar doğrultusunda sıkı denetim de diyebiliriz. Yazarımız, yapay destekli radar kontrolünün güvenlik için değil de sanki bir tuzakmış gibi yerleştirildiği şüphesine vurgu yaparak yol güzergahlarında ani hız değişiklik uyarılarının bir tehlike uyarısı mı yoksa ceza yazmak için hazırlanmış bir tiyatro mu, bu bir güvenlik tedbiri mi yoksa vatandaşın cebine atılmış planlı bir ağ mı (?) diye soruyor! Radarın varlığından çok kullanım biçiminin tartışılması gerektiğinin altını çiziyor. Aydın Benli bu konuda “Devlet vatandaşına pusu kurmamalı… Sürücü hatalıysa devlet de kusursuz değil… Şeffaf ve akla uygun bir denetim… Devlet, vatandaşı ceza yoluyla değil, güven yoluyla yönetmeli… Vatandaşa Güvenmeden Güvenlik Olmaz… Milleti yaşat ki devlet yaşasın. Devletin yüzü, denetleyici değil, koruyucu olmalı…” diyor.
20 Haziran 2025 tarihli “Savaş Uzak Değil, Damarımızda…” başlıklı yazısına Aydın Benli, “Türkiye savaşa girer mi?” sorusu ile başlıyor! Ve cevabını verirken bin yıllık savaşçı bir millet olduğumuzu hatırlatıyor. Göktürkler, Orhun, Malazgirt ve Çanakkale diyerek 15 Temmuz ‘u örnek veriyor. Yazarımız Benli, “çevremiz ‘yangın yeri’ diyerek Suriye, İsrail-Gazze, Karadeniz ve Ege’den bahsederek ülke olarak barış ile savaşın sınırındayız” diyor. Ayrıca savaşın sadece silahla yapılmadığının altını çizerek enflasyon, işsizlik, bölünme, ayrışma, adaletsizlik ile de savaşılmalı vurgusunu yapıyor. İç cephede bu savaşların kazanılması dış cephede başarı getireceğine değiniyor. Aydın Benli “Bugün Türkiye savaşa girmeli mi?” sorusuna önce ‘hayır’ diyor ama girmek zorunda kalınırsa bu milletin ne yapacağını bütün dünya bildiğini hatırlatıyor. Yazarımız Aydın benli, edebiyatı kılıç, kelimeyi kalkan bilen bir milletin evlatları olarak “Savaş Türk’ün kaderi değil, tercihidir. Ama barış, her gün yeniden kazanılması gereken bir zaferdir. Allah’ın kılıcı Türk Ordusu, Allah askerimizi, polisimizi ve istihbarat unsurlarımızı korusun.” diyerek yazısını sonlandırıyor.
22 Haziran 2025 tarihli “Yavaşla Dünya Senden Hızlı Değil” başlıklı yazısında yazarımız Aydın Benli, “Sabah gün daha başlamadan zihnimiz savaş alanına dönüyor” diyerek hayatın “…ne başlangıç çizgisi var ne de bitiş… Dünya mı hızlandı biz mi delirdik…” koşarken, yorulurken, yetişirken duygularımızı ve kendimizi tükettiğimize değiniyor. 25 yaş tükenmişlik, 30 yaş yaşlanma ve 40 yaş ise hayal kuramama! İnsanın hayata dair umutsuzluklar ve insanın kendisini tüketmesi! Ve yazarımız Benli’nin son sözleri: “ “… Hayat bir yarış değil, bir yolculuk. Herkesin yolculuğu farklı… Kimininki kısa, kimininki uzun. Kimininki düz, kimininki yokuş. Ama herkesin yolculuğu kendine ait ve sen, bu yolculuğun tadını çıkarmazsan, sonunda kazansan bile her şeyi kaybedebilirsin.”
30 Haziran 2025 tarihli “Kalemimden Kan Damlayan Sessizlik” başlıklı yazısına “ Ben Aydın Benli, yazar. Sözcüklerin susmayı öğrendiği bir çağda, kelimelere ses olmayı seçmiş bir yazarım.” diye başlıyor satırlarına ve içsel duygu dünyasından dış aleme yolculuk yaparak bazı hakikatlerin kalemin ucu kadar keskin olduğunu, bazı gerçeklerin sustukça anlaşıldığını ve susmanın bir feryat/haykırma olduğunu ifade ediyor… “…Ben Aydın Benli. Kelimenin kılıçtan keskin olduğu zamanlardan geldim. Her satırım bir yara, her hikâyem bir ağıttı… Susarak büyüdüm, yazarak konuştum. Çünkü bazı acılar yalnızca mürekkep dökülünce hafifler… Ben yazdıkça annesiz kalan çocuklar ağlamayı unutmadı. Ben yazdıkça mezar taşları dile gelir… Ben yaşıyorum her kelimeyi. Ben çekilmiş acıların dili, unutulmuş hayatların aynasıyım… Eğer bir gün gözlerin bu satırlarda dinlenmek isterse, bil ki ben hâlâ buradayım ya da ölmüş olacağım. Bir kitabın arasında değil sadece… Bir anının ucunda, terk edilmiş bir defterde, yıllar önce yazılıp yırtılmış bir mektubun gölgesinde… Çünkü hâlâ yazılmamış bir acı var ve o acı, beni bekliyor… Ben suskunluğumu yazmaya devam edeceğim ta ki hatırlanana kadar…”
1 Temmuz 2025 tarihli “Mobing” başlıklı yazısında Aydın Benli, görünmeyen yaralar Mobing diye başlıyor yazısına ve “Bazı yaralar vardır, teni değil, ruhu kanatır. Ne bir yara bandı yapışır üzerine, ne bir doktor reçetesi çare olur… İşte mobing tam da böyle bir yaradır. Adı koyulmamış bir şiddet…” . Yazarımız Mobbing’i ifade ederken “ Mobing bir kişi değildir sadece. Bazen bir yöneticidir, bazen yan masadaki çalışma arkadaşın… Ama amacı tektir: Yıldırmak, bastırmak, susturmak. Ve bu şiddet, sadece kurbanı değil, tüm çalışma ortamını zehirler. Çünkü her sessizlik, bir sonraki mobinge zemin hazırlar. Yazarımız Benli soruyor: “Peki Çözüm Nerede?” diye. Cevabını da yine yazarımız Aydın Benli veriyor: “ Çözüm, önce adını koymakla başlar. Bu yaşanan bir kapris değil, geçici bir sorun değil, bir psikolojik şiddet biçimidir. İnsan onuruna aykırıdır. Bu yüzden her kurumun mobing konusunda sıfır tolerans politikası olmalı. Eğitimlerle, denetimle, güvenli bildirim mekanizmalarıyla desteklenmelidir. Ama asıl çözüm, vicdanda başlar. Çünkü her mobing yapan kişi, günün sonunda evine döner ve bir çocuğun gözlerinin içine bakar. Her mobing tanığı, susarak kötülüğe ortak olur. Ve her mağdur, bir noktadan sonra kendini suçlamaya başlar.”
4 Temmuz 2025 tarihli “Bakma öyle, o Dağlar Yanıyor” başlıklı yazısında Aydın Benli, orman yangınlarına dikkat çekiyor. Aydın Benli: “Bir sabah erken uyandım. Camdan dışarı baktım… Her yer duman, her yer yangın… O bizim çocukluğumuzda pikniğe gittiğimiz dağlar, yaz aylarında serinlediğimiz gölgeler, artık alevlerin içinde… Biliyor musunuz, orman yanarken sadece ağaçlar kül olmuyor. Bir köyün hafızası yanıyor. Bir çobanın yolu kayboluyor. Bir çocuğun hatırası, ağaç kovuğuna sakladığı oyuncak bile yanıyor. Hele hele o hayvanlar… Kaçmaya çalışan kaplumbağalar, dumandan bayılan kuşlar, yuvadan düşen sincap yavruları... İçimizden bir şeyleri çekip götürüyor o alevler… Bir ağaç kolay yetişmez. Toprağa dikersin ama büyümesi için yıllar gerekir, emek gerekir, sabır gerekir… Ama hâlâ geç değil. Bugün bir fidan dik. Çocuğunun eline ver bir kürek. Toprağa bastığında toprak kokusunu duysun. Bilsin ki ağaç sadece ağaç değil. Toprak sadakasıdır bu zamanda fidan dikmek… Unutma, orman yalnızca yeşil değil, bizim ortak hafızamızdır. Bakma öyle, yanıyor o dağlar… Ve biz hâlâ izliyorsak, en çok da vicdanımız yanar. Çiftçinin mahsulü yanıyor, tarım arazileri yanıyor, içimiz yanıyor. Bu vicdansızlık bu umursamazlık insanlığın yok oluşudur. Yangını söndüremiyorsan, yanmaması için tedbir al.”
7 Temmuz 2025 tarihli “Beton Üzerinde Unuttuğumuz Hayatlar” başlıklı yazısında Aydın Benli, betonun soğukluğunda kent/şehri, toprağın sıcaklığında köy/kasabayı görüyor! O yüzden ‘beton üzerinde unuttuğumuz hayatlar’ diyor. Bir zamanlar iki farklı dünya (şehir/kent-köy/kasaba) arasında yaşanmışlığın gerçekleri karşılaştırıyor! Bir zamanlar köyünü/kasabasını arkasında bırakıp gelenler için şehir/kent, bir umut ve bir tutunma hikayesiydi diyor yazarımız. Ya şimdi ne umut, ne sığınak, ne tutunma, tam aksine ayakta kalabilmek, aksine nefes alabilmek için beton duvarlar arasında çalışmak, mecburiyet ve tutsaklıktan başka bir şey değil. Yazarımız kentin/şehrin aile içi birlikteliği, komşularla sohbeti, yaşlılara saygıyı unutturduğuna vurgu yapıyor. Aydın Benli: “Kent, insanın kendine yabancılaştığı bir aynadır… işte o gün şehir bizi yuttu… Belki bir çınar ağacının gölgesinde, belki bir sabah simitçiden aldığın o sıcacık simidin kokusunda, hayatın hâlâ yaşanmaya değer olduğunu hatırlarsın ve o gün, kent seni yutmaktan vazgeçer. Sen de kendini, o büyük sessizlikte yeniden bulursun.” diyerek yazısını sonlandırıyor.
10 Temmuz 2025 tarihli “İstihbaratçıların Mikro Casusları ve Dijital Gölge Oyunları” başlıklı yazısında yazarımız Aydın Benli, istihbarat dünyasının geçmişine yönelik ‘gölgelerde yürütülen bir meslekti’ diyor. Dosyalar, dolaplar, şifreler, ajanlar… Ya şimdi gölgenin dijitale dönüştüğünü ve çok daha sessiz ve zeki olduğunu belirtirken “Böcek kadar küçük, gölge kadar sesiz’ ifadesini kullanıyor. Yani böcek derken dinleme cihazı, gölge derken teknik ve fiziki takibi izah etmiş olabilir! Teknoloji, mikro kameralar ve mikrofonlar… Yazarımız Benli, mikro casusluk sistemlerinin gelişimini sadece düşman için değil özel hayatı içinde bir tehdit unsuru olduğunun altını çiziyor. Yaşamınızdaki tüm alet-edevat içine yerleştirilmiş bir mikro kamera ve ses kaydı cihazı bile bir tehdit unsurudur. Aydın Benli “Modern çağın görünmez orduları artık kurşun sıkmaz, belge karıştırmaz. Onlar verileri okur, davranışları çözer yüzleri tarar.” diyerek İstihbarat dünyasındaki teknolojik gelişmelere vurgu yapıyor. Sinyal, görsel ve siber istihbarat, görünmeyen kulaklar, dijital gözetlemeler, baz istasyonları, uydu verileri, IP adresleri; her biri birer hazine diyor Aydın Benli. Bilgisayarlara sızmalar, ağları izlemeler, sunucuları çökertmeler… Ve bütün bunlara bir de Yapay Zeka desteği eklenirse! Yazarımız Aydın Benli ve sözü getiriyor Türk istihbaratına: “Türk istihbaratı dünyanın en iyilerinden, onlar sayesinde güvendeyiz, iyi ki varlar. Güvenliğin sınırı, teknolojinin sınırına dayanmış durumda ve biz, izleyenlerle izlenenler arasında giderek daha belirsiz bir çizgide yürüyoruz.”
13 Temmuz 2025 tarihli “Güvenpark’ta Huzur Alarmı! Ankara’nın Kalbinde Sessizlik Yerini Kaosa Bıraktı” başlıklı yazısında yazarımız Aydın Benli, bu sefer Ankara’nın, hem de Kızılay’ın göbeğindeki düzensizlikten ve huzursuzluktan bahsediyor! Güvenpark’ın seyyar satıcı ve dilenci istilasına uğradığından dert yanıyor. Güvenpark, bir zamanlar insanların dinlendiği, soluk aldığı ve kitap okuduğu ağaçlıklı/yeşil bir alan iken bugün (kalabalıklar, gürültü kirliliği, seyyar satıcılar, dilenciler, çevreye rahatsızlık veren bireyler sebebiyle) insanların strese girdiği, rahatsız olduğu, uzaklaştığı ve kaçtığı bir alan haline geldiğinden bahsediyor yazarımız. Aydın Benli, yetkililere çağrı yaparken “Güvenpark Gerçekten Güvenli Olmalı” diyerek yerel yönetimlere neler yapması gerektiğini maddeler halinde sıralıyor. Denetim, temizlik, güvenlik, park kullanım saatleri, sosyal destek ekipleri vs. hizmetler yönünden daha yoğun, daha dikkatli ve özverili çalışması gerektiğini hatırlatıyor.
18 Temmuz 2025 tarihli “Yansınlar Her Yerde” başlıklı yazısında Aydın Benli, Türkiye’deki orman yangınlarından bahsederken “Türkiye, her yaz yalnızca güneşiyle değil, alevleriyle de kavruluyor. Artık sadece ormanlar değil, evlerimiz, iş yerlerimiz ve hayallerimiz de yanıyor. Yangınlar, kırsalda başlayıp şehirlerin eteklerine kadar ilerliyor. Bu sadece bir doğa olayı değil; ihmalkârlığın, değişen iklimin ve denetimsiz yapılaşmanın ortak sonucu” çıktığını belirterek bu durumun büyük bir fiziksel ve psikolojik felaket olduğuna vurgu yapıyor. Ve yanan ormanlarla birlikte yanan (insan, hayvan, bitki) canlılar. Ormanlarla birlikte yanan evler, tarlalar, bahçeler, seralar, işletmeler… Ve aslında tutuşan Türkiye ekonomisi ve milyarlarca lira zarar… Bu konuda yazarımız Aydın Benli’nin son cümleleri: “Unutmayalım, doğa da yanabilir, bir ev yandığında, o alev sadece çatıyı değil; yılların birikimini, emeğini, umutları da yakar. Yangınlar kader değildir. Önlenebilir, sınırlandırılabilir ve etkileri azaltılabilir. Ama bunun için bugünden harekete geçmek, bilinçlenmek ve sorumluluk almak gerekir.”
18 Temmuz 2025 tarihli “Erdoğan Bir kez daha Aday olabilir mi? Anayasa Ne diyor, Siyaset Ne Söylüyor?” başlıklı yazısında yazarımız Aydın Benli, bu sefer siyasete yelken açıyor! 2028 seçimlerinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeniden aday olup-olmayacağı üzerinde duruyor. Anayasa’ya göre iki kez seçilme hakkı var! Peki ya üçüncü kez?! Bu konu uzun süredir tartışılmakta. 2017’deki Anayasa değişikliğine göre Türkiye parlamenter sistemden Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçmiş oldu. Böylece Erdoğan’ın ilk dönemi 2018’de başlamış oluyor. Ve 2023’te de ikinci kez adaylığına hükmediliyor! Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın üçüncü kez seçilebilmesi için TBMM seçimlerin yenilenmesi veya 2028 öncesi TBMM erken seçim kararı alması gerekiyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, ancak o zaman üçüncü kez seçilme hakkı elde ediyor. Ve Aydın Benli “Erdoğan 2028’de Aday Olabilir Mi?” sorusunu cevaplandırırken üç ihtimalden bahsediyor. Bunlar “ 1-Erdoğan aday olur, YSK adaylığını onaylar, aynı 2023’te olduğu gibi. 2-Erken seçim kararı alınır ve anayasanın ilgili istisna maddesi uygulanır. 3-Adaylık tartışmaları siyasi kriz yaratır, muhalefet güçlü bir karşı argüman üretirse Anayasa Mahkemesi süreci bile gündeme gelebilir… Türkiye’de siyaset sadece anayasa maddeleriyle değil, sokakta yankılanan seslerle, sandıkla ve halkın iradesiyle şekilleniyor… Türkiye’yi yine heyecanlı, gerilimli ama demokratik bir seçim süreci bekliyor olabilir”
20 Temmuz 2025 tarihli “Kaleminden Taşan Anadolu Şerafettin Yıldız” başlıklı yazısında Aydın Benli, yazar Şerafettin Yıldız’dan bahsediyor. Edebiyatseverlerle özel bir buluşmada, bir yayınevinin düzenlediği etkinlikte okuyucularıyla buluşan yazar Şerafettin Yıldız’ı anlatıyor: “Sadece kitap imzalamadı; aynı zamanda bizlere Anadolu’nun unutulmuş yüzünü, kaybolan değerlerini ve içimize sinmiş suskunlukları da yeniden hatırlattı… Yıldız, kelimelerin gücünü devletin ve halkın ortak vicdanına tercüman kılmayı seçmiş bir isim. Belki de bu yüzden eserlerinde yalnızca bireyi değil, toplumu ve onun tarihsel mirasını anlatıyor… Sadece yazdıklarıyla değil, düşündürdükleriyle de toplumun aynası olmayı başarmıştır… Onun kaleminden dökülen her satırda Anadolu’nun taş kokusu, toprak rengi ve insan sıcaklığı hissediliyor… Özellikle yeni nesil okuyuculara, köklerine dair hatırlatmalar yapan; onları tarih, kültür ve halk bilinciyle buluşturan bir anlatı ustasıdır…”
1 Ağustos 2025 tarihli “Esnaf Turizmi Bitiriyor” başlıklı yazısında Aydın Benli, Türkiye’de turizm sektörünün bazı esnafların (otel, market, lokanta, ulaşım/taksi vs.) fahiş fiyat uygulaması yüzünden baltalandığına dikkat çekiyor. Yazarımız Aydın Benli de “Yerli ve yabancı turistler, Türkiye’nin eşsiz doğasını, tarihini ve mutfağını görmek için yola koyulur… Ancak kısa vadede zenginleşmeye çalışan bazı esnaflar, uzun vadede sektörü baltalayan en büyük unsur hâline geldi.” diyerek bazı fırsatçıların değeri bir olan bir ihtiyaç maddesini beş, on vs. fiyatlarla satmaları, gençlerin alkollü mekanlarda çirkin ve sapıkça hareketleri, bu yönde sosyal medyadaki olumsuz video, içerik ve yazı paylaşımları maalesef yerli ve yabancı turistleri bezdirmiştir. Peki çözüm? “Denetim, şeffaflık ve eğitimin bir araya geldiği bir sistem…” diyerek devam ediyor yazarımız Aydın Benli: “ Türkiye, doğal güzellikleri ve tarihi zenginlikleriyle dünyada eşine az rastlanır bir turizm cennetidir. Ancak bu cennet, para hırsıyla yok edilemeyecek kadar değerlidir. Eğer gerçekten bu sektörden uzun vadeli kazanç sağlamak istiyorsak, önce hizmet kalitesini ve güveni sağlamamız şart.”
4 Ağustos 2025 tarihli “Tükenmişlik Çağında Hepimiz Yorgunuz, Neden?” başlıklı yazısında yazarımız Aydın Benli, günümüzün toplumsal kanayan yarası olan ‘tükenmişlik’ sendromundan bahsediyor. Ve bu durumu ‘modern dünyanın sessiz salgını’ olarak izah ediyor. Tükenmişliğin nedenleri arasında başta iş dünyasındaki tempo olduğuna değiniyor. Yazarımız Aydın Benli, tükenmişliğin sadece bireysel olmadığını aynı zamanda toplumsal bir sorun olduğunun altını çizerek “Tükenmişliğe karşı koymanın ilk adımı, kendini olduğu gibi kabul etmekten geçer. Her zaman güçlü olmak zorunda değiliz. Her zaman üretmek zorunda değiliz. Bazen sadece “olmak” yeterlidir… Tükenmişlik, sadece senin sorunun değil. Bu, çağın hepimize yüklediği ortak bir yorgunluk. Ama iyi haber şu: Bu yorgunluğu fark eden ve üzerine düşünen herkes, iyileşmenin de kapısını aralamış olur… Hayat, sadece hedeflerden ibaret değil. Bazen durup sadece nefes almak bile yeterlidir.” diyor.
5 Ağustos 2025 tarihli “Toplumsal Çürüme Sahte itibarlar” başlıklı yazısına başlarken yazarımız Aydın Benli, “Bir ülkede sahte olan her şey çoğaldıkça, gerçek olanlar yalnızlaşır.” diyerek toplumsal çürümeye yol açan etkenler arasında yer alan sahte itibarlardan söz ediyor. Alın teriyle alınmış diploma vs. tüm belgelerle masa başında para karşılığında alınmış belgeler aynı olur mu?! Aynen yalan ve doğru gibi! Birisi sahte birisi gerçek! Yalancının mumu yassıya kadar yanacak! Sahte belgenin kokusu da kısa bir süre sonra ortaya çıkacak! Yazarımız Benli’nin en çok sorguladığı itibarın parayla nasıl alınabilir hale geldiğidir. Aydın Benli “Son yıllarda ülke gündemini meşgul eden ve emniyetin başarılı operasyonlarıyla deşifre edilen sahte diploma ve unvan çeteleri, yalnızca bir dolandırıcılık hikâyesi değil; bu ülkenin en derin ahlaki ve kurumsal yarasıdır… Organize yapılar, sahte belgelerle insanlara doktorluk, öğretmenlik, mühendislik ve hatta akademisyenlik unvanları dağıtmışlar. Bu belgelerle nice insan işe girdi, makam sahibi olmuş, hayatlara dokundu ya da hayatları kararttı.” diyerek kangren haline gelmiş toplumsal bir yaramıza parmak basıyor.
11 Ağustos 2025 tarihli “Büyük Ankara Depremi” başlıklı yazısında Aydın Benli, son günlerde herkes tarafından sorulan “Büyük Ankara Depremi Yakın Mı?!” soruyu hatırlatıyor! Bilim insanlarına göre yakın bir zamanda böyle bir deprem beklenmiyor! Fakat Türkiye’nin neresinde bir deprem olsa ilk etkilenen Ankara oluyor. Çünkü Ankara Türkiye’nin tam göbeğinde… Doğrudan olmasa da çevresi fay hatlarıyla örülü! Yazarımız Benli, bilim insanlarının sözünü hatırlatıyor: “Deprem öldürmez, bina öldürür.” Ankara da 1999 öncesi yönetmeliklerine göre inşa edildiğine göre! Yani, mühendislik yoksunluk, malzemeden çalmalar ve kaçak katlarla ağırlaştırılmış binalar! O yüzden Ankara, depreme yönelik her zaman tehlike altındadır! Yazarımız Benli “Fay hattı şehrin altından geçmese de bu binalar için küçük bir sarsıntı bile felaket anlamına gelebilir ve gerçek şu ki; bu tehlike, fay hattından bile daha sessiz ve daha yakındır.” diyerek olması muhtemel tehlikeye işaret ediyor. Elbet ki bugüne kadar Ankara’da büyük bir deprem yaşanmasa da tarihte Ankara’yı etkileyen depremler zuhur etmiştir.
15 Ağustos 2025 tarihli “Okuma Kültürünün Bireysel ve Toplumsal İnşadaki Rolü” başlıklı yazısında Aydın Benli, “İnsanoğlunun binlerce yıllık birikimini gelecek kuşaklara aktarmasının en etkili yolu, yazılı kültür olmuştur. Kitaplar, sadece bilgi depoları değil; aynı zamanda düşünce dünyamızı şekillendiren, empati duygumuzu geliştiren, eleştirel bakış açımızı derinleştiren araçlardır. Modern çağda internetin ve sosyal medyanın sunduğu hızlı bilgi akışına rağmen, kitap okuma alışkanlığının önemi hiçbir şekilde azalmamış; aksine, zihinsel disiplin ve derin düşünme ihtiyacını karşılamak için daha da kritik hale gelmiştir… Aydın Benli bu konuda “Kitap okuma alışkanlığı, yalnızca bireysel entelektüel donanımı artırmakla kalmaz; toplumsal hoşgörü, demokratik katılım ve kültürel zenginliğin gelişmesine de doğrudan katkıda bulunur… Unutulmamalıdır ki, kitap sadece bilgi değil; aynı zamanda bir karakter inşa aracıdır. Teknolojinin sunduğu hızlı içerik tüketimi, kitabın yerini almamalıdır. Çünkü kitap, insan zihninin yavaş, derin ve üretken düşünme biçimini koruyan en değerli mirastır.” diyor.
17 Ağustos 2025 tarihli “Depremleri Önceden Hisseden Adam: Kadir Kapıcı ile Özel Röportaj” başlıklı yazısında Aydın Benli “Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı büyük depremlerden tutun da kayıp cesetlerin bulunmasına kadar birçok olayda, adı sık sık duyuldu. Kadir Kapıcı On yıldır deprem tahmini yapıyor, bu güne kadar iki bin tahmin yapmış 1990 tahmini nokta atışı bildiğini iddia ediyor.” Aydın Benli’nin depremleri önceden tahmin eden Kadir Kapıcı ile yapmış olduğu özel röportajda, depremleri sebepsiz kas ağrılarından, vücudundaki bazı sancılardan dolayı tahmin ettiğini anlatması ne kadar bilimsel olmasa da ‘tahminlerin doğru çıkması’ sebebiyle toplumda, medyada ilgi odağı olmuştur. Ayrıca sadece depremleri değil kayıp cüzdan ve diğer eşyaların, bulunamayan cesetlerin yerini vs. birçok şeyi sezgileriyle bulabildiğini söyleyen Kadir Kapıcı için yazarımız Aydın Benli istihbarat alanında Kadir Kapıcı’nın değerlendirilmesi gerektiğini vurgulayarak “Yabancı İstihbarat Kuruluşları Kadir Kapıcı gibi psişik güçleri olanlarla çalışıyor, bizde Kadir Kapıcı neden değerlendirilmesin?” diye soruyor.
21 Ağustos 2025 tarihli “Mavi Vatan Anadolu’nun kapısı” başlıklı yazısında Aydın Benli, Mavi Vatanı tarif ederken “...Türk milleti için vatan yalnızca kara parçası değil, üç tarafını kuşatan denizlerle de tamamlanan kutsal bir bütündür. İşte bu yüzden “Mavi Vatan” sadece bir kavram değil, milletimizin ufuklara sığmayan emanetidir… Atalarımızın emanetiyle, şehitlerimizin kanıyla yoğrulmuş bir davadan söz ediyoruz… Vatan, yalnızca coğrafi bir alan değil, aynı zamanda tarihimizin, kültürümüzün ve geleceğimizin ayrılmaz parçasıdır… Denizler sadece birer su kütlesi değil, enerji damarları, ticaret yolları, balıkçılığın bereketi ve stratejik güvenliğin anahtarıdır… Denizlerde güçlü olmayan bir millet, masada söz sahibi olamaz… Bugün her Türk genci ufka baktığında yalnızca denizi görmemeli, orada bayrağını, geleceğini, çocuklarının ekmeğini görmelidir. Mavi Vatan, yalnızca bugünün değil, aynı zamanda yarının emaneti, bizden sonraki nesillere bırakacağımız kutsal bir mirastır… Bu yüzden Mavi Vatan’ı savunmak, sadece bir devlet politikası değil, milletimizin manevi borcudur. ”
25 Ağustos 2025 tarihli “Üniversitelerin etrafında ne olmalı? Ne olmamalı?” başlıklı yazısında yazarımız Aydın Benli “Bir toplumun geleceğini anlamak için sokaklarına, meydanlarına, çarşılarına bakmak yeterlidir. Fakat daha derin bir analiz için üniversitelerin çevresini gözlemlemek çok daha öğretici olur. Zira üniversite, bir ülkenin düşünce ikliminin nabzını tutan merkezdir. Ne var ki günümüzde üniversitelerin etrafında gördüğümüz manzara, akademik dünyanın geleceği açısından kaygı verici işaretler sunmaktadır… Üniversite kampüslerinin çevresinde yalnızca ticarî ihtiyaçlara değil, kültürel ve akademik ihtiyaçlara da yanıt verecek alanlar kurulmalıdır” diyerek üniversitelerimizin çevresinde kahvehaneler, kafeler ve eğlence yerleri değil kırtasiyeler, kitap evleri, araştırma merkezleri olmasına özellikle vurgu yapıyor.
27 Ağustos 2025 tarihli “Oportünizm, Fırsatçılık Nedir?” başlıklı yazısında Aydın Benli, “Hangi davranış bana fayda sağlar, ben ona bakarım. İşine geleni yapmak, çıkarına uymayanı bırakmak” diyen insanların oportünist/fırsatçı olduğunu belirtiyor. Bu tür insanlar “Rüzgâr nereden eserse onlar o yöne döner.” Arkadaşlıklarda, iş yerlerinde, ticarette, ekonomide ve hatta siyasette oportinüst insanlara çok rastlarız. Yazarımız, oportünist insanların kendilerini kurnaz zannetseler de aslında güven kaybederek itibarlarını zedeliyorlar. Yazarımız Benli “Psikologlar ve sosyologlar, oportünizmi sadece ahlaki bir sorun olarak değil, aynı zamanda insan doğasının bir parçası olarak da inceler… Oportünizm sadece bireysel bir sorun değildir. Toplumsal hayatta çok daha büyük tehlikeler yaratır” diyerek siyasette tutarsızlık, ekonomide adaletsizlik, toplumsal ilişkilerde çürümeye yol açacağını özellikle belirtiyor. Yazarımız Aydın Benli “Oportünizm bugün belki “uyanıklık”, “akıllılık” gibi görünse de aslında birey ve toplum için büyük bir tuzak” olduğunu ifade ediyor. O yüzden oportünizm/fırsatçılık döngüsü içinde olan insanlardan uzak durulması gerekiyor.
31 Ağustos 2025 tarihli “Kurtuluş Savaşı’nda Haymana ve Haymanalı Kahramanlar” başlıklı yazısında Aydın Benli, (kendisi de Haymanalı olduğu için) Kuruluş Savaşı’nda ve Haymana’nın tarihi serüveni içindeki kahramanlardan bahsederek örnekler veriyor. 1921’de Fevzi Çakmak Sakarya Meydan Muhaberesinde Gazi Mustafa Kemal Paşa ile birlikte Haymana’yı stratejik bir KARARGAH olarak değerlendirmişlerdir. Ve Fevzi Çakmak bu konuda “Haymana toprakları, Türk milletinin yeniden doğuşuna şahitlik edecektir. Bu dağlar, bu ovalar, vatanın bağrıdır. Burada kazanılacak zafer, milletimizin ebedi bağımsızlığını müjdeleyecektir.” Haymana’nın milli mücadelesinde destansı direnişin baş aktörü Hüseyin Avni Alparslan’ı örnek gösteriyor. Aynı zamanda Haymanalı gönüllüler… Ve yazarımız Aydın Benli yazısını “Bugün Haymana hem şifalı kaplıcaları hem de kurtuluşun destanına kattığı değerlerle anılmaya devam etmektedir. Her zaman olduğu gibi Devletin ihtiyaç duyduğu zamanlarda Haymana ve Haymanalı kahramanlar görev beklemeden vatan ve Millet için her daim kahramanca mücadele etmiştir ve edecektir.” diyerek sonlandırıyor.
5 Eylül 2025 tarihli “Kahraman Türk İstihbaratının Küresel Yükselişi Ve Gücü” başlıklı yazısında Aydın Benli (aslında benim de uzmanlık saham olan) Türk istihbaratının küresel yükselişi ve gücünü anlatıyor. Aydın Benli “21. yüzyılda güç dengelerinin hızla değiştiği Orta Doğu, Kafkasya ve Avrupa hattında Türkiye’nin istihbarat teşkilatı, Millî İstihbarat Teşkilâtı (MİT), klasik anlayışın çok ötesine geçmiştir. MİT, son on yılda yalnızca ulusal güvenlik aktörü değil, aynı zamanda küresel ölçekte etkin ve operasyonel bir güç haline gelmiştir.” Türk istihbaratı bugün CIA, MOSSAD başta olmak üzere dünyanın diğer büyük istihbarat teşkilatları ile rekabet edecek durumuna geldiğini ifade ediyor. Aydın Benli, MİT’in FETÖ ve PKK gibi terör örgütleriyle vermiş olduğu amansız mücadeleden örnekler vererek bu iki örgütün bataklığını nasıl tarumar ettiğini ve kuruttuğunu izah etmeye çalışıyor. Ayrıca terör örgütüne yönelik Irak ve Suriye operasyonları, Ortadoğu’da, Afrika’da, Orta Asya, Kafkasya, Doğu Avrupa’da yürütmüş olduğu barışçıl diplomatik görüşmelerin nasıl sonuç verdiğini örneklendiriyor. Ayrıca MİT’i CIA, MOSSAD, FSB, BND ile kıyaslayarak başarılarından söz ediyor.
9 Eylül 2025 tarihli ““EYLÜL – CUMHURİYET SAVCISI” Çok Yakında Raflarda” başlıklı yazısında Aydın Benli, yazmış olduğu yeni polisiye romanından bahsediyor. “Bir kadının susmaya değil, haykırmaya yazılmış kaderi…” romanın sadece aşk ve kanlı dosyalar değil kadın olmanın zorluklarını, törelere ve baskılara karşı verilen mücadele anlatılıyor. Romanın kahramanı Eylül’den bahsedilirken “Eylül, küçücük yaşlardan itibaren hor görülmüş, baskılarla sınanmış bir kadın. Yılmamış, hayallerine tutunmuş ve Cumhuriyet Savcısı olmayı başarmış güçlü bir karakter. Aydın Can ise suçun peşinde yaşayan, ama kalbinin en derininde eksik kalan parçayı arayan bir emniyet amiri. İkisini bir araya getiren, kaderin görünmez ipleri… “ ve “Adaletin izinde bir kadın, kalbin izinde bir adam… Kimi aşklar kanunlara sığmaz… Bu roman, yalnızca bir polisiye değil, aynı zamanda bütün kadınların haykırışı…”
11 Eylül 2025 tarihli “MİT’in Katar’daki 8 Dakikalık Zaferi” başlıklı yazısında yazarımız Aydın Benli, Katar’da (Doha) Hamas’ın üst düzey lider kadrosunun bulunduğu binaya hava saldırısı düzenleyen İsrail’in bu operasyonunu fiyaskoyla sonuçlandıran aslında Türk istihbaratının gururu MİT’ti. Çünkü İsrail operasyonundan sadece 8 dakika önce MİT tarafından binadaki Hamas üst düzey liderleri bilgilendirilmişti! Ve bina boşaltılarak büyük bir kaybın önüne MİT sayesinde geçilmişti. Oysaki saldırının olacağından ABD’nin haberi vardı! Peki, Katar’ın milyarlarca dolar vererek ABD’nin almış olduğu hava savunma sistemleri neden aktif hale getirmemişti?! MİT’in uluslararası arenadaki başarılarını saymakla bitiremeyiz.
15 Eylül 2025 tarihli “Ulusal güvenlik Tehlikesi ve Uluslararası Dijital Casusluk” başlıklı yazısında Aydın Benli, dünyadaki casuslar savaşı artık eskisi gibi olmadığını belirtirken dijital casusluğun işlevinden bahsediyor ve ulusal güvenlik tehlikesine vurgu yapıyor! Bugün dünyada büyük devletler veri/bilgi savaşları içinde! Yazarımız bu savaşlarda en büyük etkenlerden birisinin tekerlekli veri toplayıcıları olduğunu örneklendiriyor: Otomobiller/TESLA! Araçlar elektronik/dijital materyallerle donatılmış! Kameralar, radarlar, sensörler!.. Ve dünya: milyonlarca veri bu sayede birleşerek devası bir dijital harita oluşuyor! Casusluğun yeni/modern versiyonu evimizdeki teknolojik/elektronik cihazlar! Dijital dünya sayesinde biri casusluk yapabilecek donanıma sahip! “Casusluk artık bireylerin ceplerinde, evlerinde, arabalarında, yani hayatlarının her noktasında…” Büyük-küçük bütün ülkelerin ulusal güvenliği tehlike altında! Yazarımız Aydın Benli’nin önerilerine göre tek çare, yabancı teknolojiye sınırlama getirilmesi yerli ve milli donanımların geliştirilmesi… Ve Aydın Benli’nin son sözü: ”Veri, en güçlü silahtır! Bu silahı kim elinde tutarsa, yarının dünyasında gücü de o belirleyecektir.”
17 Eylül 2025 tarihli “Doğu Türkistan’ın Bize İhtiyacı var, Komşusu Aç İken Tok Yatan Bizden Değildir” başlıklı yazısında yazarımız Aydın Belli, Doğu Türkistan’daki zulmü/vahşeti objektif ama duygusal bir atmosfer içinde anlatıyor: “Gece yarısı… Urumçi’deki bir kampın demir kapıları kapanırken, içeride bir çocuğun ağlama sesi yankılanıyor. Annesi elini uzatıyor ama ulaşamıyor; babası gözyaşlarını içine akıtıyor. O çocuk, yalnızca çocuk olduğu için değil, Türk ve Müslüman olduğu için özgürlüğünden mahrum bırakılıyor…” Doğu Türkistan, Çin’in Sincan Bölgesi! “Altında petrol, doğal gaz, kömür, uranyum gibi stratejik madenler var. Üstünde ise dünyanın geleceğini şekillendirecek dev “İpek Yolu” projesinin kavşak noktası.” Ve bu bölgede devam eden zulüm/vahşet: Kur’an yasaklanıyor, Camiler kapatılıyor, Diller susturuluyor” Doğu Türkistanlılar kimliğini ve inancını koruduğu için suçlu ilan ediliyorlar! Maalesef “ Birçok Türk ve Müslüman ülke Çin ile yaptığı ticari anlaşmalar uğruna zulme göz yumuyor… Mazlumun feryadı, milyar dolarlık projelerin gölgesinde boğuluyor. İnsanlık, ekonomik menfaatlere satılıyor…” Ve Doğu Türkistan açken, zulüm ve vahşet altında iken BİZ nasıl tok yatabiliyoruz?! Önce elimizle, olmadı dilimizle daha da olmadı (zaten ancak bunu yapabileceğiz) BUĞZ etmemiz gerekmiyor mu?! Türkiye olarak en azından onları getirip vatandaşlık vermek, iş ve aş imkânı sunmak, ekmeğimizi bölüşmek boynumuzun borcudur.
18 Eylül 2025 tarihli “Olası Bir Hava Saldırısına Hazır mıyız?” başlıklı yazısında böyle bir soruya Aydın Benli, “Panik değil, hazırlık…” diyerek “Türk istihbaratı, Türk Silahlı Kuvvetleri ve diğer Kurumlarımız gerekli savunma tedbirlerini aldılar her an savaşa ve savunmaya hazırlar ama halkımız buna hazır mı? Komşularına saldırmaktan imtina etmeyen bir İsrail gerçeği var! Bir hava saldırısı ihtimalinde en kritik nokta sığınaklar.Yıllardır mevzuatta yer alan bina altı sığınaklarının çoğu ya depo yapılmış ya da bakımsız bırakılmış durumda. Ve Siren Sistemleri! O halde devletimizin, Belediyelerin, siyasi partilerin, sivil toplum örgütlerinin ve bilhassa yediden-yetmişe olası bir hava saldırısına karşı tüm milletimize/halkımın üzerlerine düşen bütün sorumlulukları yerine getirmesi gerekiyor.
18 Eylül 2025 tarihli “Başkentte Minibüsler de Trafik Terörü, İnsan Hayatı Hiçe Sayılıyor” başlıklı yazısında yazarımız Aydın Benli, trafik teröründen bahsederken yolcu araçları, taksiler ve diğer sivil araçları şoförleri ile yolcular arasındaki tartışmalardan, kavgalardan bahsederek “Artık yetkililerin bu trafik terörüne “dur” deme zamanı geldi. Minibüslerdeki kuralsızlık sadece bir ulaşım sorunu değil, doğrudan can güvenliğini ilgilendiren bir meseledir. Denetimlerin artırılması, şoförlerin ciddi eğitimden geçirilmesi ve ağır yaptırımlar uygulanması kaçınılmazdır. Unutulmamalıdır ki insan hayatı bir yolcu ücretinden daha ucuz değildir.” diye uyarılarda bulunuyor.
19 Eylül 2025 tarihli “Fenomen Öğretmenler Sezonu Açıldı!” başlıklı yazısında Aydın Benli, okulların açılmasıyla birlikte sosyal medyadaki görüntülerden, öğretmenlerin öğrencileri ‘içerik malzemesi’ olarak kullandığından, eğitim yuvalarının istismarından bahsederek Milli Eğitim Bakanlığı’nın son yayınladığı genelge ve talimatların umursamadığını belirtiyor. Bu uyarıları özellik fenomen öğretmenlerin dikkate alması gerekiyor. Aksi takdirde Bakanlığın talimatı ve Milli Eğitim Müdürlüklerinin adli ve idari soruşturması ile adli ve idari soruşturma ve cezai müeyyideler uygulanması lazım. Okullarda öğretmenler tarafından çocukların, ebeveynlerin rızası olmadan yapılan içerik paylaşımlarının yol açacağı psikolojik sorunlar! Ve bu içeriklerin kötü niyetli kişilerin eline geçtiği zaman doğacak vahim sonuçlar! Böylesi bir durumun çocuklarda kişiliğin bozukluğuna, özgüven sorununa yol açacağı da mı hesap edilmiyor?! Ve Aydın Benli bu konuda “Fenomenlik geçici, fakat çocukların ruh dünyasında açılan yaralar kalıcıdır. Bir öğretmenin asli görevi, öğrencisini geleceğe en sağlıklı şekilde hazırlamak olmalı, kendi şöhretini inşa etmek değil. Velilerin, okul idarelerinin ve bizzat Bakanlığın bu konuda daha kararlı ve sıkı bir denetim uygulaması şarttır. Çünkü eğitim, birilerinin sosyal medya şovu değil, çocuklarımızın geleceğidir.”
23 Eylül 2025 tarihli “Tarihin Sessiz Tanığı Haymana Şerefligökgözü’ndeki Yığma Tepe” başlıklı yazıda Aydın Benli, Haymana’nın Şerefligökgözü köyündeki ‘yığma tepe’ olarak bilinen tarihi bir yerden bahsediyor. Aydın Benli “Atatürk’ün atının ayak izlerinin durduğu o beyaz kaya hala orada. Kimi zaman çocukların oyun oynadığı bir yer, kimi zaman da ekin tarlasına gölge düşüren bir yükselti. Fakat arkeoloji açısından bakıldığında bu toprak yığını aslında binlerce yıl öncesinden bize ulaşmış bir kültür mirası olabilir… Bugün artık bilinçli bir adım atmanın zamanı geldi. Bu miras definecilerin talanına bırakılmamalı. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından koruma altına alınmalı, bilimsel kazılarla araştırılmalı. Böylece sadece bir yığma toprak değil, geçmişin kapılarını aralayan bir tarih hazinesi ortaya çıkabilir. Köylüler de bu gelişmeyi istiyor. Çünkü kazılar yapılıp tepe turizme kazandırıldığında köye de canlılık gelecek. Ayrıca UNESCO tarafından Dünya Mirası Listesi'ne Şerefligökgözü’deki yığma tepe kazılarak dünya mirası listesine alınmalı, bu doğrultuda siyasi ve bürokratlar çalışma yapmalıdır.
26 Eylül 2026 tarihli “Aklını Kullanamayan Yanar, Yeni Akıl ve Zekâ Çağı” başlıklı yazısında Aydın Benli, “İnsanlık tarihini dönüm noktalarıyla anıyoruz, tarım devrimi, sanayi devrimi, bilgi çağı. Bugünse yeni bir eşikteyiz. İçinde bulunduğumuz dönem, belki de en çok “Akıl ve Zekâ Çağı” olarak tanımlanmayı hak ediyor. .. Bir zamanlar “göz yanılmaz, kulak aldanmaz” derdik. Şimdi ise bu güven tamamen sarsılmış durumda. Yapay zekâ, bir insanın sesini birebir taklit edebiliyor… Bugün sosyal medyada gördüğümüz bir videonun gerçek olup olmadığını anlamak neredeyse imkânsız hâle geldi.” diyerek ‘Akıl ve Zeka’ çağını “Zekâ, bizi pasif bir izleyici olmaktan kurtarır, aktif bir sorgulayıcıya dönüştürür ve bu, içinde bulunduğumuz çağda hayatta kalmanın en temel şartıdır.” diyerek tanımlıyor. Yüce dinimizin kutsal kitabı Kur’an’ı Kerim’de “Hiç akletmez misiniz?” ayetinin 700’den fazla yerde geçtiğini örnek vererek ilk emrin “Oku/İkra” olduğunu hatırlatıyor. Ve okumanın, araştırmanın ve akılla hareket etmenin dinimizin ilk emri olduğunu da özellikle belirtiyor.
27 Eylül 2025 tarihli “Cübbe Nedir? Kimler Giyer” başlıklı yazısında yazarımız Aydın Benli, Cübbenin tarihsel ve güncel bir işlev olduğunu belirterek toplumumuzun kültürel, dini ve hukuki yapılarını simgeleyen Cübbenin sadece bir giyim unsuru değil aynı zamanda kimlik ve otoriteyi temsil ettiğinin de altını çiziyor. Cübbe tarihimizde olduğu gibi günümüzde de dini, akademik ve hukuki alanlarda giyilen bir giysi/simge olarak otoriteyi, bilgeliği ve dinimizi temsil etmektedir. Yazarımız Aydın Benli Cübbeyi üç kategoride değerlendiriyor: “Öncelikle dini alanda, İslam geleneğinde imamların, müezzinlerin ve medrese hocalarının giydiği cübbe, bir saygınlık ve otorite simgesi olarak değerlendirilir ikinci olarak hukuki alanda, günümüzde hâkimler, savcılar ve avukatlar mahkemelerde görevlerini ifa ederken cübbe giyerler. Üçüncü olarak akademik alanda, üniversite hocalarının giydiği cübbe, bilginin ve öğretim yetkisinin sembolüdür. Ve bugün Mezuniyet Törenlerinde Cübbe ve Kep Geleneği… Cübbe ister minberde bir imamın ister kürsüde bir profesörün ister mahkeme salonunda bir hâkimin veya avukatın omuzlarında olsun. Bilgi, inanç ve adaletle özdeşleşen bir semboldür”
3 Ekim 2025 tarihli “Filistin’in Bitmeyen Çilesi” başlıklı yazısında Aydın Benli, İsrail’in yüzyıla yakındır Filistin halkı üzerinde uygulamış olduğu baskı, şiddet ve soykırımı konu ediniyor. Bu zulmün faturası aslında Osmanlı’ya ihanet ederek İngilizlerle anlaşma yapan Şerif Hüseyin ve isyancılara çıkartılması gerekiyor ama nafile! Ya da varsa bugün onların mirasçılarına ödettirilmeli! Çünkü Filistin’in bitmeyen çilesinin müsebbibi onlardır. Aydın Benli “Osmanlı yıkıldı, hilafet ortadan kalktı ve İslam dünyası korumasız kaldı. Filistin halkı işte o günden bu yana sürekli kan ve gözyaşıyla sınandı.” diyerek asıl acı gerçeği izah ediyor. “Osmanlı’nın devamı olan Türkiye Cumhuriyeti, Filistin için en çok mücadele eden ülkelerden biridir.” Zaten Filistinliler kendilerini kurtaracak tek ülkenin Türkiye olduğuna inanmaktalar. Asıl sorun diğer İslam/Müslüman ülkelerin suskunluğu! Yazarımız Benli bu sorunun Dua ile birlikte Cihat ile çözüleceğine inanmakta. Biz de aynı bu şekilde inanıyoruz.
6 Ekim 2025 tarihli “İslamofobi! İslam Dini Üzerinde ki Kara Propaganda” başlıklı yazısında yazarımız Aydın Benli, sosyal medyada, televizyonlarda, yurtlarda ve sahnelerde dinin özünü çarpıtıcı İslam’a yönelik saldırılarla önyargı oluşturulduğuna dikkat çekiyor. Gerek sahnede, gerek sahalarda ve gerekse kürsülerde İslam’a, Allah’a, Peygamber’e açık ve dolaylı yollardan hakaretler edilerek saldırılar gerçekleşiyor. Bu da İslamifobinin güçlenmesine yol açıyor. Dinimiz İslam’a yönelik iftiralar, hakaretler, manipülasyonlar, dezenformasyonlar aldı başını gidiyor! Peki ne yapmalı ve nasıl mücadele etmeli sorusuna Yazarımız Aydın Benli “ Resmî denetim ve şeffaflık mekanizmaları getirilmeli, getirmeyen ve yapmayanda buna ortaktır! Diyanet İşleri Başkanlığı gibi resmî kuruluşların sorumluluğu bu noktada büyüktür. Önerim, Diyanet öncülüğünde, alanındaki yetkin ve bağımsız akademik çevrelerden oluşan İlmi ve Etik İnceleme Kurulu kurulmalıdır…” diyor.
9 Ekim 2025 tarihli “İsrail ve Türkiye’nin Bölgesel Güç Olarak Yeni Dönemi” başlıklı yazıda Aydın Benli, Türkiye ve İsrail’i birlikte ‘bölgesel güç’ olarak bahsetmesine asla ve asla katılmıyorum. Bilhassa İsrail ve Türkiye’nin bölgesel güç olduğundan bahsederken “Tel Aviv, artık yalnızca bir şehir değil, dünyanın önde gelen teknoloji merkezlerinden biri. Yapay zekâ, siber güvenlik, biyoteknoloji ve savunma sanayii girişimleriyle ülke, bilgi çağının liderlerinden biri haline geldi… Demir Kubbe” gibi savunma sistemleri, sadece askeri başarı değil, mühendisliğin ve bilimin zaferidir. Tarımda çölü yeşerten sulama teknolojileri, tıpta kanser tedavilerinden nöroteknolojiye uzanan yenilikler, ülkenin bilimsel ciddiyetini gösteriyor… Tel Aviv, artık yalnızca bir şehir değil, dünyanın önde gelen teknoloji merkezlerinden biri. Yapay zekâ, siber güvenlik, biyoteknoloji ve savunma sanayii girişimleriyle ülke, bilgi çağının liderlerinden biri haline geldi… İsrail’in diplomasi anlayışı duygularla değil, çıkarlarla yönetilir. Bir dönem düşman olarak görülen ülkelerle bugün masaya oturabiliyor, ticari ve teknolojik iş birliği kurabiliyor. Bu akılcı tavır, devlet olgunluğunun göstergesi… Ankara ve Tel Aviv, tarih boyunca zaman zaman farklı politikalar izlemiş olsa da kader coğrafyaları ve ortak çıkarları kesişiyor. Enerji, ticaret, tarım, savunma ve turizm gibi alanlarda iki ülkenin potansiyeli, karşılıklı faydaya dayanıyor… Türkiye ve İsrail, Bölgesel İstikrarın İki Ayağı… Türkiye, Orta Doğu’nun istikrarı açısından vazgeçilmez bir aktör. İsrail de bölgede bilimsel, teknolojik ve istihbarı gücüyle öncü bir ülke… Enerji hatları, ticaret yolları, savunma teknolojileri ve insani yardım alanlarındaki iş birlikleri, gelecekte iki ülke ilişkilerini daha da güçlendirecektir. Bugün Ankara ile Tel Aviv arasında yeniden tesis edilen diyalog, sadece iki ülke için değil, bölge barışı için de büyük bir kazançtır… İsrail’in başarısı zekâ, disiplin ve vizyonla, Türkiye’nin gücü ise tarih, coğrafya ve stratejik derinlikle açıklanabilir. Bu iki unsur bir araya geldiğinde, bölgede denge ve istikrarın temelleri daha da sağlamlaşır… Kısacası, Türkiye ve İsrail savaşmaz, çünkü savaş aklın değil, duygunun işidir. Devletler duygu ile hareket etmez akılla yönetilir ve hareket eder… Bu iki ülke, artık rekabet değil, akıl ve ortak gelecek üzerine kurulu bir dostluk dönemine adım atılmalıdır. Bu dostluk, yalnız iki ülkenin değil, Orta Doğu’nun da geleceğini şekillendirecek kadar değerlidir. Savaş hiçbir çözümün parçası olamaz akıl ve diplomasi ile ortak çıkarlar buluşmalı. Filistin ile İsrail savaşın da ya da Rusya ile Ukrayna savaşında, ya da herhangi bir taraflar arasındaki savaşlarda Türkiye birinin tarafı olmamalıdır diye düşünüyorum “ gibi bir izahı ben olsam psikolojik harp/savaş gereği olarak yapmazdım diyorum. Filistin/Gazze’deki zulmü, vahşeti ve soykırımından dolayı ben yapmazdım. Aydın Benli’nin yazısının başlığı “İsrail ve Türkiye’nin Bölgesel Güç Olarak Yeni Dönemi”! Fakat yazısı baştan sona İsrail’in bölgedeki gücünden, teknolojisinden, enerji, ticaret, tarım, savunma ve turizm gibi alanlarda gelişmişliğinden bahsediyor. Değerli Aydın Benli kardeşim, yahu yazınızda İsrail’i baştan sona bu şekilde anlatıyorsunuz! Keşke İsrail’in değil de Türkiye’nin teknolojik gücünden, uluslararası diplomatik/uzlaşmacı barışçıl yönünden bahsetseydiniz. İsrail’in Demir Kubbe’den değil de Türkiye’nin Çelik Kubbe’den bahsetseydiniz. Bir de İsrail ile dostluktan söz ediyorsunuz. BEN OLSAYDIM, Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren, Filistin/Gazze üzerinde taş üstünde taş bırakmayan, binlerce Filistinli/Gazzeliyi canından, yurdundan eden, Ortadoğu’da komşu ülkelerine sürekli saldıran, bölgede fitne çıkartan, terör örgütlerine aleni destek veren İsrail’den böyle bahsetmezdim. Yahu son iki senedir devam eden Filistin/Gazze zulmü, vahşeti ve soykırımı hala devam ederken, ateşkes ilan edilse bile hala kalıcı barış sağlanamamışken, ateşkese rağmen bugüne kadar yüzlerce ihlal yapan İsrail ile şu içinde bulunduğumuz günlerde İsrail ile Türkiye’nin dostluğunu, ticari ilişkisini, barışını nasıl düşünebiliyorsunuz değerli Aydın kardeim?! BEN OLSAYDIM, Bırakın düşünmeyi aklıma bile getirmezdim! Tam aksine İsrail’in saymış olduğum iğrenç özelliklerinden bahsederek İsrail’i lanetler ve tüm kirli çamaşırları ortaya dökmeye çalışırdım. Ve diyorsunuz ki “Türkiye ve İsrail savaşmaz, çünkü savaş aklın değil, duygunun işidir. Devletler duygu ile hareket etmez akılla yönetilir ve hareket eder…” . Fakat başka yazılarınızda Türkiye’nin her türlü saldırı karşısında savaşabileceğinden bahsediyorsunuz! Biz de tam aksine diyoruz ki mutlaka bir gün gelip İsrail ve Türkiye savaşacak! Çünkü birilerinin İsrail’e DUR demesi gerekiyor! Dünyada şu anda bunu diyebilecek tek ülke var o da ABD’dir. Ama ABD, İsrail’in vazgeçilmez müttefiki ve dostudur. Asla İsrail’e DUR demez. Fakat ABD’den sonra İsrail’e (dünyada) DUR diyebilecek tek ülke var o da Türkiye’dir. İsrail’den bahsederken, yazınızın tümü içinde İsrail kelimelerinii çıkartıp yerine Türkiye kelimelerini yerleştirdikten sonra bir okusanız diyorum! İnanın siz bile Türkiye gerçeğini apaçık göreceksiniz! Yani, yazınızda geçen tüm İsrail kelimeleri yerine Türkiye kelimesi koyarak bir değişiklik yapıp yazınızı tekrar okumanızdan bahsediyorum! Değerli Aydın Benli kardeşim, şu ana kadar okuduğum hiçbir yazınızda eleştirecek bir şey göremedim. Ki siz milli ve ulvi değerlere önem veren, inançlı ve çok değerli bir yazarsınız. Maalesef bu yazınız kafamı çok karıştırdı! Ki neden böyle yaptınız diye sormak istiyorum?! İnanın sizin yazılarınızdan bahsederken İsrail ile ilgili yazınız sebebiyle ilk defa bu kadar uzattım! Demek ki İsrail önemli bir konu! Üzerinde durulması olan bir konu! İsrail, bütün yönleriyle (psikolojik, sosyolojik, genetik, tarihsel ve hatta inanç boyutunda) masaya yatırılıp analiz edilmesi gereken bir konu! Acaba günümüzde İsrail gibi vahşi, acımasız, katil ve soykırımcı bir ülke var mıdır?! Evet, hala kafam çok karışık değerli Aydın Benli kardeşim! Fakat sizi eleştiriyorum diye size karşı olan iyi niyetli hiçbir düşüncem etkilenmez! Biz sizi böyle tanıdık, böyle sevdik. Böyle de devam edeceğiz. Yazılarınızı takip etmekten asla vazgeçmeyeceğiz. Sizi eleştirirken diğer yazılarınız üzerindeki düşüncelerim de değişmedi. Sorun sadece İsrail konusunda yazmış olduğunuz son yazı. Ayrıca sevip-saydığım, değer verdiğim dost ve tanıdıklarım veya tanışmamış olsam bile(aynı yerde yazmamız) ve yazılarını severek ve büyük bir beğeni ile okuduğum sizin gibi değerli yazarlarım; bilhassa siz yazarımız Aydın Benli’yi ELEŞTİRMEMİ şu şekilde düşünün diyorum: Yani, dostum, tanıdığım kişini üzerine/omuzuna bir kuş pisliği düşüyor veya yağmurlu hava, süratle geçmekte olan arabanın birinin tekerleğinden fırlayan çamurlu su dostumun, tanıdığımın üzerine bulaşıyor diyelim. Dostum, tanıdığım üzerindeki kuş pisliği veya çamurlu suyu temizledi ama yine de kalıntılar göremediği bir yerinde: omuzunda veya sırtında! Ve yolda benimle karşılaşan dostumun, tanıdığımın üzerinde görmüş olduğum kuş pisliği veya çamurlu su artığını görmezlikten gelemezdim elbet. Ya o anda (müsaade edilirse) elimle temizlerim, ya da dostuma, tanıdığıma bu durumu izah ederim. Değerli Aydın Benli kardeşim, sizi eleştirmemi bu şekilde anlarsanız beni de rahatlatırsınız. Zaten sizi sadece İsrail konusunda sizi eleştiriyorum. Sizi eleştirdiğim için de sakın ola ki gücenip-darılma olmasın. Mutlaka vardır bir verilecek cevabınız!..
14 Ekim 2025 tarihli “SEN KİMSİN?” başlıklı yazısında yazarımız Aydın Benli, yine çok ilginç ama her gün bir yerlerde yaşadığımız, karşılaştığımız veya duyduğumuz “Sen Kimsin?” kelimesini sorguluyor, irdeliyor ve bu kelime üzerinden düşüncelerini ifade ediyor. Aydın Benli “Toplum olarak en sık kullandığımız ama en az düşündüğümüz sorulardan biridir bu; “Sen kimsin?”. Türkiye’de bu ifade, bir sınır çizme, bir yer belirleme aracına dönüşmüştür. Kahvede, trafikte, sosyal medyada ya da meclis kürsüsünde… Ne zaman birileri kendi sözünün üstünlüğünü ispatlamak isterse, hemen o cümle gelir: “Sen Kimsin?” Oysa bu sorunun cevabı, bağırarak değil, insanlıkla verilir. Bir insanın kim olduğunu; sesi değil, vicdanı, boyu değil, durduğu yer, söylediği değil, yaptığı işler belirler. “Sen kimsin?” sorusu aslında medeniyet testidir.” Evet, yazarımız ilginç bir ‘ifadeyi/soruyu’ sorgulamış! Normalde bir tartışma ve gerginlik anında sert veya alaycı bir edayla söylenen “Sen Kimsin?” sorusu ister-istemez anlam değiştiriyor! Fakat yine normalde alçak bir tonla söylenen ‘Sen Kimsin?’ sorusu anlamını muhafaza eder çünkü sorunun soruluş biçimi, ses tonu ve soruyu soran kişinin bedensel dili muhatabına ‘adın ne, ne iş yaparsın, nerelisin vs.’ anlamında sormuş oluyor! Toplumda sert veya alaycı bir tonla sorulan ‘Sen Kimsin?’ sorusu aslında zayıf olan kişinin karşındakine güç gösterisinde bulunmak ve onu aşağılamak amacıyla yönelttiği bir sorudur. Güçlü kişi böyle sormaz hemen gücünü kullanır! Doğru kişi de böyle sormaz. Ses tonu alçak olur, üslubu medeni olur. Zaten yazarımız Aydın Belli yapmış olduğu izahlarla bu konuya bir açıklık getiriyor.
21 Ekim 2025 tarihli “Yabancı Ortaklı Güvenlik Şirketleri, Görünmeyen Tehdit Kapımızda” başlıklı yazısında Aydın Benli, önce güvenliğin tarifini/izahını yaparak sonra da yabancı ortaklı şirketlerin görünmeyen tehdit unsuru olduğunun izahını yapıyor. Benli, “Güvenlik, bir milletin mahremiyetinde, sınırlarında, evinin kapısında ve hatta verilerinde saklıdır” tanımı o kadar isabetli ki. Aydın Benli yabancı şirketlerle ortaklığın yasal olduğuna değinerek asıl tehlikesinden bahsederken “Bu şirketler, binlerce özel güvenlik görevlisinin özlük dosyalarını sağlık raporlarını, adli sicil kayıtlarını, ikametgâh belgelerini dijital sistemlere yüklüyor. Kimi zaman bu veriler, doğrudan şirketin Avrupa’daki ya da başka bir ülkedeki merkezinde depolanıyor… Türk topraklarında görev yapan bir güvenlik personelinin tüm bilgileri, bir başka ülkenin sunucularında saklanıyor… Bu şirketler yalnızca personel bilgilerini değil, görev yaptıkları sitelerdeki kamera kayıtlarını, araç plakalarını, misafir giriş çıkışlarını, hatta evlere gelen yemek siparişlerini bile kayıt altına alıyor... Siz evinize saat kaçta girip çıktığınızı, kimlerin sizi ziyaret ettiğini, kimin ne sıklıkla geldiğini düşünmüyorsunuz belki. Ama emin olun, bu bilgiler bir yerlerde toplanıyor ve eğer bu bilgiler yanlış kişilerin eline geçerse, sıradan bir veri değil, bir ülkenin stratejik yapısına ait haritalar ortaya çıkabilir.” Fazla söze gerek yok, Aydın Benli yabancı ortaklı güvenlik şirketlerinin görünmeyen tehlikelerini anlayacağımız bir üslupla anlatmış.
3 Kasım 2025 tarihli “Kurtlar Sofrası” başlıklı yazısında Aydın Benli, şu andaki toplumsal yaşamın Kurtlar Sofrasına dönüştüğünden bahsediyor. Bir de güzel örnek vermiş. Eskiden ‘insan insanın yurdudur’ derdik, şimdi ‘insan insanın kurdudur’ diyoruz! Hayat zorlaştığı için herkes kazancının peşinde Kurt gibi! Bu yüzden insan merhameti, vicdanı, vefayı rafa kaldırmış! İnsan, ayakta kalabilmek için başkasını ezmekten çekinmiyor! Artık Kurtlar sadece sofrada değil etrafımızda da dolaşıyor! Merhametsiz insanların arasına düşenin vay haline! Aslında hepimiz farkında olmadan kurtlar sofrasında oturuyor! Evet, yazarımız Aydın Benli’nin bize anlatmaya çalıştığı gerçeklerdir bunlar. Güçlü olanın kazandığı, sessiz olanın kaybettiği bir dünyada yaşıyoruz! Çağın insanın sadece karnı değil artık ruhu da aç! İnsan aradığı huzuru, sevgiyi, saygıyı ve dostluğu bulamıyor. Çünkü etrafımız Kurtlar Sofrası ile çevrili! Buraya kadar yazarımızın düşüncelerini aktarmaya çalıştık. Şimdi sözü yazarımız Aydın Benli’ye bırakalım: “ Birileri doyarken, birileri aç kalıyor. Doyan da aslında doymuyor, çünkü içindeki boşluğu parayla dolduramıyor. O yüzden bu çağın en büyük yorgunluğu fiziksel değil, ruhsal. İnsan, insana güvenini kaybettiği anda aslında en büyük açlık başlamış olur. Belki de yeniden paylaşmayı, yeniden insanca yaşamayı hatırlamak gerek. Çünkü bir gün o kurtlar sofrasında hepimiz misafir olacağız… Ama kimimiz aç, kimimiz tok, kimimiz pişman, kimimiz vicdanlı oturacağız o sofraya. Hayat zor, ama kurt olmadan da insan kalmak hâlâ mümkün.”