Doğum İzni Tartışması ve Türkiye’nin Gelecek Hesabı
Tüm dünyanın ve ülkemizin ciddi gündemlerinden birisini nüfus politikaları oluşturuyor.
Nüfus politikası, bir ülke için sadece istatistiklerden ibaret bir başlık olamaz, olmamalı. Nüfus artışı veyahut artışın azalması meselesi; ekonomiden istihdama, sosyal güvenlikten toplumsal yapıya kadar pek çok alanı doğrudan etkileyen stratejik bir mesele…
Nitekim Avrupa ülkeleri de uzun süredir nüfusun yaşlanması olgusunu tartışıyor.
Çalışabilir nüfusun daralması, sosyal güvenlik sistemleri üzerindeki yükün artması ve birçok sektörde iş gücü açığının kronik bir sorun hâline gelmesi, meselenin yalnızca demografik bir başlık olarak değil, daha geniş bir çerçevede ele alınmasını zorunlu kılıyor.
Ülkemiz de bu küresel eğilimin dışında değil.
Elbette ortaya çıkan bu tablo kendiliğinden oluşmuş değildir ve bunun arkasında çeşitli nedenler bulunmaktadır.
Bu sebeplerden ilkini ekonomik etkenler oluşturmaktadır. Artan yaşam maliyetleri, barınma sorunu ile eğitim ve bakım giderlerindeki yükselişin yanı sıra iş güvencesinin zayıflaması, uzun çalışma saatleri ve belirsizlik duygusu, genç kuşaklar açısından aile kurmayı ve çocuk sahibi olmayı giderek daha zor ve ertelenen bir karara dönüştürmektedir.
İkinci ve belki de daha derin etkiler üreten boyut ise kültürel dönüşüm. Son kırk yıldır etkisini artıran neoliberalizm; ailesiz, köksüz ve kimliksiz bireyleri teşvik eden bir yaşam tarzını normalleştirdi. Bireysellik yüceltilirken, aile çoğu zaman “özgürlüğü sınırlayan” bir yapı olarak sunuldu. Bu süreçte aile yıprandı, değersizleştirildi ve hatta geri kalmışlıkla özdeşleştirildi. “Aile, toplumun en temel dayanağıdır” düşüncesi sistemli biçimde aşındırıldı ve kamusal alanda savunulması gereken bir değer olmaktan çıkarılmaya çalışıldı.
Rakamlar Alarm Veriyor
Ülkemizin nüfus rakamları alarm veriyor…
Türkiye yaşlanıyor. Daha doğru bir ifadeyle, Türkiye artık yeterince doğurmuyor.
TÜİK verileri bu durumu açık biçimde ortaya koyuyor. 2002 yılında toplam doğurganlık hızı 2,17 iken, bugün bu oran 1,48’ler seviyesine kadar gerilemiş durumda. Nüfusun kendini yenileyebilmesi için gerekli eşik olan 2,1’in oldukça altındayız. Doğurganlık dönemindeki kadın başına düşen doğum sayısındaki bu düşüş, sadece bugünü değil, önümüzdeki on yılları doğrudan ilgilendiriyor.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 2025 yılı boyunca katıldığı etkinliklerde bu konuya sıkça dikkat çekmesi bu açıdan anlamlı. Cumhurbaşkanı, birkaç ay önce yaptığı bir konuşmada meselenin ciddiyetini şu sözlerle ifade etti:
“Aile kurumunun üzerine titriyoruz. Cinsiyetsizleştirme gibi dayatmalara ve LGBT gibi sapkın akımlara karşı gerekli tüm önlemleri alıyoruz. Sosyal medya ve dijital mecralarda insanla birlikte aileyi, toplum yapımızı ve değerlerimizi hedef alan içeriklerle mücadele ediyoruz. Nüfusumuz artıyor ancak artış hızı azalıyor. Toplam doğurganlık hızımız 1,48. Şu an bir felaketi yaşıyoruz. Geleceğimiz için alarm zilleri çalıyor.”
Bu sözler, kesinlikle anlık bir siyasi çıkış değil.
Aksine, nüfus meselesinin artık stratejik bir risk olarak görüldüğünü gösteriyor.
Cumhurbaşkanı’nın konuşmalarında erkeklere de açık biçimde sorumluluk çağrısı yapması da dikkat çekici oldu. “Beyler kusura bakmasın” diyerek, çocuk yetiştirme yükünün büyük ölçüde kadınların omuzlarında kaldığını vurgulaması, aile meselesinin sadece kadınlara havale edilemeyeceğini net biçimde ortaya koydu.
Evlenme yaşının artması, çocuk sahibi olmanın sürekli ertelenmesi ve aile kurmanın giderek daha kırılgan bir hâl alması da bu tablonun diğer parçaları.
Cumhurbaşkanı’nın “bir felaketin içindeyiz” ifadesi tam olarak bu bütüncül tabloya işaret ediyor.
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş’ın sene boyunca konu üzerine ifade ettikleri de benzer içeriklerde idi.
Nitekim 2025 yılının “Aile Yılı” ilan edilmesi ve 2026–2035 döneminin “Aile ve Nüfus 10 Yılı” olarak belirlenmesi de bu vizyonun bir parçası. 2026’nın ilk takvim yapraklarını yırtarken, artık bu başlıkta ciddi bir tecrübe biriktiğini söylemek mümkün.
Doğum İzni Tartışmaları
Bu çerçevede, doğum izninin 24 haftaya çıkarılması yönündeki tartışmayı değerlendirmek gerekiyor.
Mevcut 4857 sayılı İş Kanunu kapsamında, doğumdan önce 8 hafta ve doğumdan sonra 8 hafta olmak üzere toplam 16 hafta ücretli doğum izni bulunuyor. Yeni düzenlemenin hayata geçmesiyle birlikte bu süreye 8 hafta daha eklenmesi ve toplam iznin 24 haftaya çıkarılması, önemli bir adım olacaktır.
Aynı şekilde babalık izninin 5 günden 10 güne çıkarılması da aile içi sorumluluğun paylaşılması açısından anlamlı bir düzenleme.
Aile Bakanı Mahinur Göktaş, düzenlemenin Meclis’in onayına sunulmasını beklediklerini ifade ederken, kamu kurum ve kuruluşlarında kreş ve çocuk bakım evlerinin yaygınlaştırılması çalışmalarının hızlandırıldığını da vurguladı.
Düzenlemenin, uzatılan doğum izninin yanı sıra annelere kademeli esnek çalışma, baba izninin güçlendirilmesi ve iş-aile dengesini destekleyen yeni teşvikleri de içermesi bekleniyor.
Türkiye bugün nüfusu tartışırken, aslında nasıl bir toplum olmak istediğini de tartışıyor. Doğum izni düzenlemeleri, kreş politikaları ve aileyi güçlendirmeye yönelik adımlar bu nedenle önem taşıyor.
Bunlar sadece bugünün sorunlarına değil, yarının Türkiye’sine dair de bir tercihi ifade ediyor.
Kritik Nokta
Doğum izninin uzatılması, son derece doğru ve gerekli bir adım.
Fakat bu adımın kadınların çalışma hayatından dışlanmasına yol açacak şekilde sonuçlar üretmesi de ciddi bir risk taşır.
Özel sektörde bazı işverenlerin, “nasıl olsa çocuk yapacak” düşüncesiyle kadın istihdamından kaçınmaya yöneldiği yönünde sahadan gelen işaretler var. Kısa vadede çocuk yapmayı düşünen kadınların işe alınmaması, hatta bu yönde sorulara maruz kalmaları, bizzat tanıklık edilen örnekler arasında.
Eğer bu düzenleme güçlü bir denetim ve yaptırım mekanizmasıyla desteklenmezse, iyi niyetle atılan bir adımın kadın istihdamını zayıflatması gibi ters sonuçlar doğabilir. Devletimizin bu noktada daha etkin bir rol üstlenmesi, işverenlerin keyfi uygulamalarına karşı net bir duruş sergilemesi gerekiyor.
2025 geride kaldı. Ancak aile ve nüfus gündemi bitmedi. Aksine, asıl şimdi başlıyor.