Ekmek Teknesi mi, Fırsat Masası mı?
Kriz zamanları, toplumların en çıplak hâliyle kendini ele verdiği dönemlerdir. Herkesin gerçek karakteri tam da bu anlarda ortaya çıkar.
Bugün yaşadığımız bölgesel gerilimler ve savaş atmosferi de benzer bir süreci tetikliyor.
ABD ve İsrail ortaklığının İran’a yönelik saldırıları, askeri boyutuyla birlikte, bölgesel ölçekte de ciddi bir ekonomik kırılma üretti. Enerji maliyetleri, üretim ve piyasa dengelerinde bozulmalar yaşandı. Böyle durumlarda tablonun bedelini en başta emek kesimleri ve üreticiler öder. Ekmek tekneleri darbe alır!
Bununla beraber krizler, aynı zamanda toplumsal ve ahlaki ayrışmaları da görünür kılan süreçlerdir. Bu doğrultuda emek- vatan ve fırsatçılık meselesini değerlendirmeyi yeğliyorum.
Zaman zaman emek ile vatan kavramları birbirinden kopukmuş gibi tartışılır. Oysa bu büyük bir yanılgıdır. Öyle ki, vatan yoksa emek de yoktur.
Hangi toprağı ekeceksin? Hangi fabrikada çalışacaksın? Hangi tornayı çevireceksin?
Tam tersi de söylenebilir. Emek yoksa vatan da ayakta kalamaz. Vatan, ancak emekle büyür ve anlam kazanır. Yani vatanın varlığı, emeğin üretim zemini olarak işlev görürken; emek de vatanın sürdürülebilirliğini sağlayan temel unsur olarak öne çıkar.
Tarih, kurtuluş savaşları ve antiemperyalist direnişlerin sadece toprak savunusu olmadığını, aynı zamanda emeğin, üretimin ve geleceğin savunusu olduğunu göstermektedir.
Bugün Türkiye’de dikkat çekici olan da budur: emekçi kesimler, bölgesel gelişmeleri siyasi ve tarihsel bir perspektifle değerlendiriyorlar.
Nitekim son günlerde emek kesimlerinden gelen tepkiler bu bilincin ne kadar canlı olduğunu açıkça gösterdi. Ve bu oldukça övülecek bir durumdur!
Memur-Sen, ABD Büyükelçiliği önüne siyah bir çelenk bıraktı ve Genel Başkan Ali Yalçın, “Bu çelenk, çocukların kanıyla büyüyen bir düzenin ifşasıdır” dedi. Böylece hem asıl hedefi hem de antiemperyalist farkındalığı gösterdi.
Benzer biçimde Türk-İş Genel Başkanı Ergün Atalay’da, ekonomik kriz ve güvenlik sorununu aynı anda değerlendirdi. Atalay, “Zenginler de biz işçiler de gerekirse soğan ekmek yiyelim ama güvenlik olmazsa hiçbir şey olmaz. Amerika ve katil İsrail bağıra bağıra ‘Sizi öldüreceğiz’ diyor. Önce güvenlik!” ifadeleriyle emek ile vatan arasındaki ilişkinin sahadaki boyutunu anlattı.
Hak-İş’in Gazze, İran ve Lübnan’daki saldırılara karşı yaptığı sert açıklamalar da aynı çizgidedir.
Üstelik bu bilinç yalnızca sendika yönetimleriyle sınırlı değil; sosyal medyada örgütlenen emekçi platformlarında, kamu çalışanları ve işçilerin paylaşımlarında da açık bir antiemperyalist refleks görülmektedir.
Lafı dolandırmayalım: emek kesimlerinin feraseti, bilinci ve cesareti, çoğu aydınımsı geçinen kesimlerden daha ileri!
Çünkü emekçiler, emperyalizmin olduğu yerde ekmeğin olmayacağını biliyor! Bu bilinç, hayatın içinden öğrenilmiştir!
İşte bu yüzden Türkiye’de emeği ile geçinenlerin vatanseverliği ile antiemperyalist tutumu arasında güçlü bir bağ vardır.
Ancak savaş atmosferi, kriz fırsatçılarını da ortaya çıkarıyor.
Fırsatçılık, köksüz ve bağsız bir yaklaşım sergiler; temel olarak yalnızca kazanç üzerinden bir ilişki kurar ve toplumla, toprakla ya da kolektif değerlerle bağını inşa edemez. Bu noktada 6 Şubat depremi dönemindeki fırsatçıları da hatırlayınız.
Bu zihniyet, ne emeğe saygı ne de vatana bağlılık gösterir!
Emek kesimlerinin bir vatanı vardır ama fırsatçıların yoktur!
Dolayısıyla savaşlar, doğal afetler ve ekonomik krizler aynı zamanda piyasaların, kurumların ve bireylerin ahlaki sınavıdır.
Piyasaların dengesini bozan fırsatçılarla beraber yaşanan bir başka durum daha var.
Kriz dönemi, emeğin değerinin düşürülmesi ve toplumda bu değersizleştirmenin olağanlaştırılması riskini de beraberinde getiriyor. ‘Şartlar zor’ denilerek ücretler baskılanıyor, zamlar erteleniyor, emeğin payı küçültülüyor… Şu an da bunun yaşandığına dair birçok haber var. Böylece ekonomik yük, orantısız biçimde emekçilerin omuzlarına bırakılıyor.
Yani bir yandan kazanç devşirenler, diğer yanda krizin bedelini ödemek zorunda bırakılan emekçiler gibi bir çarpıklık oluşmaktadır.
Neticede doğru biçimde yapılması gereken emekçiyi, üreticiyi ve sanayiciyi koruyan dengelerin kurulması; aynı anda fırsatçılıkla kararlı bir mücadelenin verilmesidir. Devletin burada yalnızca izleyen değil, düzenleyen ve denetleyen bir irade göstermesi ve toplum lehine düzenlemeleri hayata geçirmesi zorunludur. Aksi hâlde kriz, sadece ekonomik değil; aynı zamanda ahlaki ve toplumsal bir çöküşe dönüşebilir.
Bağlamak gerekirse net olan şudur: kimileri hem vatanı hem emeği savunuyor, kimileri ise krizden kazanç devşiriyor.
Hak edene hak ettiği değeri verelim.