Emperyalizmin Kanlı Döngüsü:Musaddık'tan Maduro' ya
EMPERYALİZMİN KANLI DÖNGÜSÜ: MUSADDIK’TAN MADURO’YA
Bilindiği üzere 3 Ocak günü ABD, bir yandan Venezuela’yı bombalarken diğer yandan da Venezuela Devlet Başkanı Maduro ve eşini tam bir haydutlukla kaçırarak yargılanmak üzere ABD’ye getirdi. Tabii durum böyle olunca, ülkemizdeki ABD yanlıları da "fırsat bu fırsat" diyerek Maduro karşıtı kampanyalarına hemen başladılar. Maduro’nun ne diktatörlüğü kaldı ne de antidemokratikliği... Hatta içlerinde; ABD’nin hedef aldığı bu Latin Amerika ülkelerinin doğrudan ABD eyaletlerine katılması gerektiğini söyleyenler bile çıktı.
Tabii bunları dinlerken, bunların hayatlarında bir kez bile ABD emperyalizmine veya İsrail’e karşı çıkmadıklarını da unutmamak gerekiyor.
Neyse, biz buna takılmadan devam edelim. ABD Maduro’yu görünürdeki hangi gerekçeyle suçluyordu dersiniz? Bunu esas olarak üç nedene dayandırıyorlardı. Birincisi, Chavista yönetiminin terör örgütlerine yardımcı olduğu iddiası. Bir diğeri, ABD’ye uyuşturucu sokulduğu gerekçesiydi ki; zaten ABD donanması bir süredir Venezuela gemilerini bu bahaneyle hedef alıyordu. Son olarak da 2024 seçimlerinin usulsüz olduğu ve bu nedenle Maduro’nun meşru olmadığı iddiası…
Şimdi buradan devam edelim. ABD’nin Maduro ve eşini kaçırıp sözde yargılamak üzere ABD’ye getirmesi... Bir devlet başkanının savaşla yenilmeden bir operasyonla ele geçirilmesi olayı bazılarınıza bunun bir ilk olduğu gibi görünebilir ama öyle değil.
Yine 36 yıl önce, yani 1990 yılının 3 Ocak günü Panama Devlet Başkanı Noriega da bir ABD operasyonuyla ele geçirilip yargılanmak üzere ABD’ye götürülmüştü. Buna Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in Irak’ta ele geçirilip öldürülmesi de eklendiğinde, ne yazık ki bu konuda üçüncü örnek olmaktadır.
Şimdi bazıları Maduro’nun kaçırılmasının ardından emperyalizmin ağzıyla sözde demokrasi, özgürlük ve insan hakları mavalları okuyorlar ya; aslında bu durum ABD ve genel olarak emperyalizm açısından hiç de ilk değil. Çünkü dünyanın hiçbir yerinde emperyalizm, "Ben o ülkenin kaynaklarına el koyacağım, sonuna kadar sömüreceğim, o ülkeyi bir daha toparlanamamak üzere atomlarına kadar ayıracağım" demez.
Ya ne der? Demokrasi, insan hakları ve özgürlük…
İsterseniz tarihi biraz geriye saralım ve ABD emperyalizminin yalanlarla hangi ülkelere müdahale ettiği konusunda biraz kafa yoralım, ne dersiniz? Yıl 1953... İran’da Musaddık iktidara geliyor. İlk olarak ne yaptı dersiniz? Evet, tahmin ettiğiniz gibi önce petrolü millileştirdi ve emperyalist petrol şirketlerini ülkeden kovdu. Ya sonra… Sonrasında komünizme yaklaştığı ve SSCB’nin kontrolüne girdiği gerekçesiyle ABD tarafından darbeyle devrildi ve petrol tekrar Batılı şirketlerin kontrolü altına girdi.
Ya Afganistan? Usame Bin Ladin’i aramak gerekçesiyle işgal edilmedi mi? Bulundu mu? Hayır. Ama İkiz Kulelere yapılan saldırının failini yakalamak gibi sözde haklı bir gerekçeyle dünya kamuoyunu arkasına alarak o ülke işgal edildi ve iliklerine kadar sömürüldü.
Sanki Irak’ta durum çok mu farklıydı? Aslında değildi. Saddam Hüseyin de benzer diğer ülkeler gibi iktidara geldiğinde Irak halkının hizmetine sunmak üzere petrolü millileştirmişti. Ama sonra hiçbir şekilde bulunamayan "kimyasal silah" hikâyesi uydurularak ortadan kaldırıldı ve bilindiği gibi bugün Irak paramparça…
Emin olun Libya ve Kaddafi konusu da diğerlerinden çok farklı değil. Kaddafi de iki önemli konuda çaba harcıyordu: Biri Afrika Birliği, diğeri ise doların etkisinden kurtularak dış ticareti altına dayalı bir para birimi üzerinden yapma planıydı. Sonuçta emperyalizmden bağımsız olmaya çalışmanın bedelini, ülkesinin paramparça edilmesi ve kendisinin öldürülmesiyle ödedi.
Yakın zamanda devrilen Suriye Devlet Başkanı Esad’a gelince; o da ABD emperyalizmine ve İsrail saldırganlığına karşı direnmenin bedelini, bugün ülkesinin paramparça edilmesi ve topraklarını terk etmek zorunda kalarak ödedi. Bugün o ülke üzerinde ABD ve İsrail söz sahibi.
Venezuela’ya gelince... Venezuela, dünyada en çok petrol bulunan ülke olmasının yanında, doğal gaz rezervi olarak da dünyada 6. durumdadır. Ayrıca altın başta olmak üzere, "nadir toprak elementleri" olarak bilinen kaynakların en zengin olduğu ülkelerden biridir. 2007 yılında Hugo Chavez, Orinoco ‘da faaliyette bulunan ABD ve Batılı petrol şirketlerine bir çağrıda bulunarak; şirketlerin çoğunluk hisselerinin, yani en az yüzde 60’ının devlet şirketi olan PDVSA’ya devredilmesi konusunda uyardı.
Buna göre bu şirketlerin önünde yalnızca iki seçenek bulunuyordu: Ya bu şartları kabul edeceklerdi ya da ülkeden çıkacaklardı. Yeni sözleşmeyi kabul etmeyen Exxon Mobil bunu hukuka aykırı olarak niteleyerek faaliyetlerini durdurdu. Sonrasında, 2010 yılından itibaren Venezuela çok ağır bir ambargoya maruz kaldı. Petrolü var, madenleri ve doğal gazı var ama satıp ülkesine gelir sağlayamıyor. Bu da ister istemez ülkedeki ekonomik durumu korkunç derecede kötüleştirdi; halkı yoksullaştırarak mevcut yönetime tepki göstermeye kadar vardırdı.
Petrolü, doğal gazı, madenleri var ama satamıyor. Ambargo, yoksulluk, iç karışıklık... Ve nihayet liderinin kaçırılması. Bu süreç bize gösteriyor ki: bugün Venezuela’nın başına gelen, yarın başka bir ülkenin; İran’ın ve Türkiye’nin başına pekâlâ gelebilir.
Çünkü bilinmeli ki emperyalizmin dizginlenmeyen iştahı, kaynaklarına sahip çıkan her ulusu hedef tahtasına koymaktadır. Hem zaten birileri tarafından sıklıkla ulus devletin istenmeyip Osmanlı millet sistemi denilen din esaslı çok parçalı bir yapı istenmesi de boşuna değil. Demek istediğim; buna karşı koymanın yolu emperyalizmle dost olarak, onunla iyi geçinerek her dediğini yapmak değil; laiklik temelinde ulusal birliği sağlayarak, her türden zor koşulda bile kendi sanayimize, tarımımıza, ekonomimize sahip çıkmaktan geçmektedir.
Ne demişti Kissinger:
“ABD’nin düşmanı olmak tehlikeli olabilir, ama dostu olmak ölümcüldür.”
Çünkü emperyalizme elinizi verdiğinizde kolunuzu kurtaramazsınız.