Kel Başa Şimşir Tarak!
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü son soruşturmada ortaya çıkan tablo, Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım’ın gözaltına alınması ve belediye içindeki ilişkiler ağı ilk bakışta “yerel bir skandal” gibi okunabilir. Nitekim bugün bu tür olayları magazin diliyle ele almayı tercih eden geniş bir kesim var.
Oysa bu yaklaşım, görüneni münferitleştirirken asıl meseleyi görünmez kılıyor. Çünkü karşımızdaki olay bir sapmadan öte, bir düzen göstergesi.
Türkiye’de farklı dönemlerde çeşitli siyasal ve toplumsal yapılarda yolsuzluk, rüşvet ve ahlaki çöküntü vakaları yaşandı. Ancak meseleler hiçbir zaman bu kadar derin hissedilmedi ve arkasındaki durum değerlendirilmedi.
Asıl husus, bu eylemlerin nasıl bir toplumsal ve siyasal zemin üzerinde mümkün hale geldiğidir.
Yaşananları sadece tekil olaylarla açıklamak mümkün değil. Çünkü ortada yozlaşma, çürüme ve kokuşmayı çarpıcı bir biçimde gösteren derin bir tablo var.
Bu, bugün bir parti üzerinden görünür hale geliyor; ancak son kırk yılın neoliberal dönüşümüyle birlikte siyasal alanın tamamına sirayet etmiş yapısal bir bozulmadan söz etmek gerekiyor.
Ülkelerin gerçek zenginliği, üretim süreçlerine katılan emek miktarıyla doğru orantılıdır. Nüfusun ne kadarını üretimin dışına iterseniz, refahtan da o kadar vazgeçmiş olursunuz. Çünkü emek ile yalnızca zenginlik değil; ahlak ve toplumsal değerler arasında da kopmaz bir bağ vardır.
Ancak, 1970’lerin sonundan itibaren, özellikle 1980 sonrası hız kazanan süreçte ise sosyal refah devleti tasfiye edilirken yalnızca ekonomi değil, toplumun ahlaki zemini de aşındı. Üretimden kopuş ve “paradan para kazanma” üzerine kurulu düzen, kendi insan tipini ve değer sistemini üretti.
Böylece emek değersizleştirdi; uzun vadeli çaba, mesleki onur ve birikim geri plana itildi. Yerini hız, şans ve kolay kazanç aldı.
Siyasetin popülizmle, yerel ekonominin rantla beslendiği bir düzende; kadroların kamusal sorumlulukla değil kişisel ikbal arzusuyla şekillenmesi de kaçınılmaz oldu. Böyle bir yapıda ahlak aramak, sistemin doğasına yabancı bir beklentidir.
Bir başka ifadeyle üretimle bağını koparmış, kişisel ilişkilerle şekillenen bir siyasal ortamda; o düzenin nimetlerini dağıtan aktörlerin hâkim olduğu bir yapıda topluma sirayet eden değerler de etik değil, işlevseldir.
Soruşturmalarda açığa çıkan yukarıdan aşağıya işleyen kayırmacılık, fırsatçılık ve faydacılık ağı, kaçınılmaz olarak yozlaşmayı üretmiştir. Bu anlayışın somut sonucunda ise kamu görevi ile kişisel ilişki arasındaki sınır silinir; görev, yerini keyfiyete bırakır.
İşte bu anlayışla belediye başkanı sevgilisine boşver belediye işlerini zamanımızı daha güzel şeyler için harcayalım demektedir.
Bu tür yozlaşmaları kanserli hücrelere benzetebiliriz. Başlangıçta sınırlıdır; ancak müdahale edilmezse tüm bünyeyi sarar. Yürütülen operasyonları bu yayılmanın görünür hale gelmesi ve bir müdahale imkânı olarak görmek gerekir.
Tüm bunlardan daha vahimi ise bu yapıyı savunan bir dilin oluşmuş olmasıdır. Bu dil, topluma “bize ne oluyor?” sorusunu sordurmak yerine, öğrenilmiş bir çaresizliği dayatmaktadır.
Yani insanları yatağına girebileceği bir belediye başkanı aramaya yönlendiriyorlar!
Bakınız, yakın zaman önce Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan çok önemli bir tespit yaptı ve “insana dair hasletlerin hızla tükendiği bir çağdayız” ifadelerini kullandı. Küreselleşmeyi yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda kültürel bir çölleşme süreci olarak tanımladı.
Yani Cumhurbaşkanı Erdoğan, aynı zamanda kültürel iktidarın kimde ve ne şekilde olacağı sorusunu da gündeme atmış oldu. Bu değerlendirmelerinin yeterince tartışılmaması oldukça ilginç.
Kültürel iktidar, yalnızca kurumları yönetmekle değil; o kurumlar aracılığıyla anlam üretme gücünü elinde tutmakla kurulur. Medya, eğitim, sanat ve akademi bu yüzden belirleyicidir. Bu alanlara hâkim olan, toplumun düşünme biçimini de şekillendirir. Eğer yolsuzluklar ve çarpık ilişkiler yüzeysel bir dille meşrulaştırılırsa, ortaya çıkan kültür de kaçınılmaz olarak yozlaşmayı normalleştiren bir zemine dönüşür.
Bireyci, haz odaklı ve kısa yoldan kazanmaya odaklanmış bir “başkanlar” profili var. Toplumsal meselelerden kopuk, ilişkileri tüketim nesnesine dönüştüren bir anlayışla işlerini yürütüyorlar.
Onların düzeninde yalan, ikiyüzlülük ve yüzeysellik sıradanlaşmış durumda. Çünkü sistemleri çalışmadan kazanma ve hak etmeden talep etme üzerine kurulu.
Kamu dediğimiz yapının Türk devlet geleneğinde her zaman bir ağırlığı vardı. Devlet yalnızca bir aygıt değil, aynı zamanda bir ahlak düzeniydi. Öğretmeninden, polisine, belediye başkanından dernek yöneticine kadar. Bugün o semboller maalesef eriyor.
Kamu artık bir otorite değil, bir fırsat alanı olarak görülüyor. Böylece toplumun güven duygusu da aşınıyor. İnsanlar “en iyiyi” değil, “en az zarar vereni” tercih etmeyi tartışıyor.
Yani mesele, isimleri değiştirmek değil, çürük zemini tamir etmekte…