Maduro Vakası: Güvenin Çöküşü ve Devletin Görünmeyen Kırılma Hattı

Oca 12, 2026 - 18:55
Maduro Vakası: Güvenin Çöküşü ve Devletin Görünmeyen Kırılma Hattı

Bazı olaylar vardır; isimler, tarihler ve manşetler değişse bile geride bıraktıkları iz uzun süre silinmez. Nicolas Maduro’nun ABD tarafından yakalanması olarak kamuoyuna yansıyan süreç de bunlardan biridir. Bu yazı, kişilere ya da günlük siyasi tartışmalara odaklanmak için değil; devletlerin nasıl zayıfladığını, hangi sessiz aşamalardan geçerek kırılgan hale geldiğini ve dış müdahalelerin hangi iç boşluklar sayesinde mümkün olduğunu anlamak için kaleme alınmıştır. Okuyucu, burada bir operasyon anlatısı değil; bir çöküş anatomisi bulacaktır.

 

Venezuela örneği, modern devletlerin karşı karşıya olduğu en kritik sorunlardan birini berrak biçimde ortaya koyuyor: Güç kaybı çoğu zaman dışarıdan gelmez. Önce içeride başlar, fark edilmez, adlandırılmaz, hatta inkâr edilir. Kurumlar yerinde durur, üniformalar giyilir, emir-komuta zinciri kâğıt üzerinde işler. Ancak güven duygusu aşınmıştır. Devletin kendine olan inancı zayıflamış, yönetenlerle yönetilenler arasında görünmez bir mesafe oluşmuştur. İşte bu noktada devlet, henüz yıkılmamış olsa bile artık savunmasızdır.

 

Maduro döneminde Venezuela’nın yaşadığı kriz, yalnızca ekonomik göstergelerle açıklanamaz. Hiperenflasyon, göç ve yoksulluk, tablonun görünen yüzüdür. Asıl belirleyici olan, bu krizlerin devlet aygıtı üzerindeki psikolojik ve kurumsal etkileridir. Bir devlet, toplumsal desteğini kaybettiğinde zorlanır; ancak güvenlik aygıtına olan inancını kaybettiğinde çözülmeye başlar. Venezuela’da tam olarak bu yaşanmıştır.

 

Maduro’nun iktidarını sürdürme biçimi, zaman içinde güven yerine kuşku üreten bir yapıya evrilmiştir. Sadakat, liyakatin önüne geçmiş; kontrol, kurumsallığın yerini almıştır. Bu yaklaşım kısa vadede yönetilebilir bir istikrar hissi yaratabilir. Ancak uzun vadede devlet kapasitesini erozyona uğratır. Çünkü kurumlar inisiyatif almaktan çekinir, risk üstlenmez, sorumluluk paylaşılmaz. Herkes merkezden gelecek talimata kilitlenir. Merkez ise giderek daralan bir bilgi çemberine hapsolur.

 

Bu noktada ordunun konumu hayati hale gelir. Venezuela ordusu, tarihsel olarak siyasi süreçlerin asli aktörlerinden biridir. Maduro’nun bu mirasın farkında olduğu açıktır. Ancak farkındalık, doğru strateji üretmek anlamına gelmez. Ordunun tamamını kapsayan bir güven mimarisi inşa etmek yerine, potansiyel tehdit algısı üzerinden şekillenen bir yaklaşım benimsenmiştir. Bu yaklaşım, ordu içinde sessiz bir yabancılaşmayı beraberinde getirmiştir.

 

Bir liderin kendi ordusuna duyduğu güvensizlik, yalnızca kişisel bir kaygı değildir; bu, devletin iç uyumuna dair yapısal bir sorunun işaretidir. Güvensizlik, zamanla karşılıklı hale gelir. Ordu, kendisine güvenilmeyen bir yapı olduğunu hissettiğinde, sadakat refleksi zayıflar. Bu zayıflama, açık bir başkaldırıya dönüşmeyebilir; çoğu zaman daha tehlikeli bir biçimde, edilgenliğe ve mesafeye evrilir. Kritik an geldiğinde, kimse ilk adımı atmak istemez.

 

Maduro’nun güvenlik tercihlerinde Küba’nın giderek merkezi bir rol üstlenmesi, bu sürecin doğal sonucudur. Kübalı elit unsurların lider güvenliğinde etkin hale gelmesi, yüzeyde ideolojik dayanışma ya da müttefiklik ilişkisi olarak sunulabilir. Ancak derinlikte çok daha rahatsız edici bir tablo vardır: Devlet, kendi silahlı unsurlarına güvenemediği için dış unsurlara yaslanmaktadır. Bu durum, egemenlik tartışmasının ötesinde, iç bütünlüğün zedelendiğine işaret eder.

 

Güvenlik, bir devletin en mahrem alanıdır. Orada yaşanan her yabancılaşma, zincirleme etki yaratır. Kübalı unsurların varlığı, yalnızca Maduro’nun çevresini değil, Venezuela ordusunun psikolojisini de etkilemiştir. Kendi liderinin kendisinden şüphe duyduğunu hisseden bir askeri yapıdan mutlak bağlılık beklemek gerçekçi değildir. Bu his, zamanla sessiz bir kopuşa dönüşür.

 

ABD operasyonunun başarısını yalnızca teknik üstünlükle açıklamak, büyük resmi kaçırmak olur. Asıl mesele, Venezuela devletinin iç direncinin zayıflamış olmasıdır. Bir devletin savunma kapasitesi, sadece silah sayısıyla ölçülmez. Kurumlar arası güven, emirlerin meşruiyeti ve ortak kader duygusu en az askeri envanter kadar belirleyicidir. Bu unsurlar zayıfladığında, en güçlü yapılar bile kırılgan hale gelir.

 

Operasyon sırasında Kübalı koruma unsurlarının hedef alınması ve 32 kişinin hayatını kaybettiğinin açıklanması, bu kırılganlığın sembolik bir göstergesidir. Bu kayıp, yalnızca askeri bir sonuç değil; aynı zamanda yanlış güvenlik mimarisinin bedelidir. İçeride çözülmüş bir yapının, dış destekle ayakta tutulmaya çalışılmasının ne kadar riskli olduğu bu olayla bir kez daha ortaya çıkmıştır.

 

Bu süreçte dikkat çekici bir diğer unsur, kullanılan dildir. ABD yetkililerinin “Venezuela ile savaş halinde değiliz” söylemi, modern güç mücadelelerinin karakterini yansıtır. Bu ifade, hukuki ve diplomatik baskıyı sınırlamayı hedeflerken, operasyonun hedefini daraltılmış bir çerçevede sunar. Ancak sahadaki yıkım görüntüleri, bombalanan alanlar ve belirsiz can kayıpları, söylem ile gerçeklik arasındaki mesafeyi de gözler önüne serer.

 

Algı, artık çatışmaların ayrılmaz bir parçasıdır. Bir devletin ne kadar güçlü olduğu kadar, ne kadar güçlü algılandığı da belirleyicidir. Venezuela örneğinde, operasyon sonrası ortaya çıkan görüntüler, devletin caydırıcılığını zedelemiş, iç ve dış kamuoyunda zayıflık algısını pekiştirmiştir. Bu algı, çoğu zaman fiili sonuçlardan daha kalıcıdır.

 

Burada temel soru şudur: Eğer Venezuela devleti içsel olarak daha uyumlu, kurumlar arası güveni daha güçlü ve lider–ordu ilişkisi daha sağlam olsaydı, bu operasyon mümkün olur muydu? Büyük ihtimalle hayır. Dış müdahaleler, en çok iç boşluklardan sızar. Devlet ile toplum arasındaki mesafe, merkez ile çevre arasındaki kopukluk ve güvenlik aygıtındaki çatlaklar, bu tür müdahaleler için uygun zemin yaratır.

 

Maduro vakası, lider merkezli yönetimlerin yapısal risklerini de açık biçimde ortaya koyuyor. Gücün dar bir çevrede toplanması, kısa vadede kontrol hissi verir. Ancak uzun vadede kurumsal hafızayı zayıflatır, eleştirel geri bildirimi ortadan kaldırır ve karar alma süreçlerini kırılgan hale getirir. Bu kırılganlık, kriz anlarında telafi edilemez sonuçlar doğurur.

 

Devletler genellikle açık tehditlere karşı hazırlanır; ancak asıl tehlike, fark edilmeyen çözülme süreçleridir. Örtük uyumsuzluk, tam da bu nedenle tehlikelidir. Kimse açıkça karşı çıkmaz, bayraklar indirilmez, anayasa askıya alınmaz. Ama ortak amaç duygusu kaybolur. Herkes kendi pozisyonunu korumaya çalışır. Bu da devleti, kriz anında yalnız bırakır.

 

Venezuela’da yaşananlar, bu sessiz çözülmenin dramatik bir sonucudur. Dış müdahale, bu sürecin nedeni değil; sonucudur. Asıl neden, yıllar içinde biriken güvensizlik, yabancılaşma ve kurumsal aşınmadır. Bu aşınma fark edilmediği ya da ciddiye alınmadığı sürece, benzer sonuçlar başka ülkelerde de ortaya çıkabilir.

 

Bu yazı, bir ülkenin iç işlerine dair bir hüküm vermek için değil; devletlerin hangi noktalarda kırıldığını hatırlatmak için kaleme alındı. Güven, bir devletin en stratejik kaynağıdır. Kaybedildiğinde yerine konması son derece zordur. Güvenin yerini korku aldığında, sadakatin yerini hesapçılık doldurur. Hesap yapan yapılar ise, kritik anlarda ayakta kalamaz.

 

Bugün Venezuela konuşuluyor. Yarın başka bir ülke konuşulabilir. Değişmeyen tek gerçek şudur: Devletler çoğu zaman düşmanları tarafından değil, artık kendilerine inanmadıkları anda kaybederler.