Ortadoğu’da Füzenin Yönü: Gerçekten Kim Ateşliyor?

Mar 5, 2026 - 11:30
Ortadoğu’da Füzenin Yönü: Gerçekten Kim Ateşliyor?

Ortadoğu’da bir füzenin nereden atıldığı bazen teknik bir mesele değil, siyasi bir hesaplaşmanın parçasıdır. Bu coğrafyada savaşlar yalnızca cephede değil; istihbarat servislerinin masalarında, propaganda merkezlerinde ve algı operasyonlarının gölgesinde yürütülür.

Son günlerde Türkiye’nin hava sahasına yöneldiği iddia edilen balistik mühimmat tartışması da bu gerçeği bir kez daha hatırlattı. İran Genelkurmay Başkanlığı yaptığı açıklamada Türkiye’ye herhangi bir füze fırlatılmadığını açık bir şekilde ifade etti ve Türkiye’nin egemenliğine saygı duyduklarını vurguladı. Bu açıklama, olayın askeri boyutundan çok daha büyük bir stratejik soruyu gündeme getiriyor: Eğer İran bu saldırıyı reddediyorsa, o halde bu füze gerçekten kim tarafından ve hangi amaçla ateşlendi?

Ortadoğu’da son yıllarda giderek daha sık kullanılan yöntemlerden biri “provokatif askeri hamlelerdir”. Bir füze, bir insansız hava aracı ya da bir sabotaj eylemi; bazen gerçek failden çok başka bir ülkenin üzerine bırakılmak üzere planlanabilir. Modern askeri teknolojiler, mühimmatın türünü, radar izini hatta fırlatma karakterini taklit edebilecek seviyeye ulaşmış durumda. Bu da kriz bölgelerinde “kopyalanmış mühimmat” ya da başka ülkelere ait sistemlerin benzerleriyle gerçekleştirilen operasyonların mümkün olduğu anlamına geliyor.

Nitekim son yıllarda Körfez bölgesinde yaşanan bazı füze saldırılarında da benzer tartışmalar ortaya çıktı. Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar çevresinde tespit edilen bazı mühimmatların geliş yönü ile resmi açıklamalar arasında soru işaretleri oluştu. Bu durum, Ortadoğu’daki bazı saldırıların gerçek kaynağı konusunda ciddi şüpheler doğurdu.

Burada kritik soru şudur: Bölgede hangi aktörler krizden fayda sağlar?

Ortadoğu’da kalıcı bir gerilim ortamı oluşması, bazı ülkelerin güvenlik doktrinlerinin temelini oluşturur. Özellikle İsrail’in son yıllarda izlediği güvenlik politikası, çevresindeki tehditleri sürekli baskı altında tutmayı ve bölgesel dengeleri kendi güvenlik ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirmeyi hedefliyor. Ancak bu strateji zaman zaman kontrollü krizleri tetikleyen adımların atılmasına da yol açabiliyor.

Bölgeyi sürekli bir gerilim hattında tutmak, yalnızca askeri değil aynı zamanda siyasi bir araçtır. Çünkü Ortadoğu’da büyük bir çatışma ihtimali arttıkça, ülkeler arasındaki güvensizlik de derinleşir. Bu güvensizlik ise yeni ittifakları, yeni askeri hamleleri ve yeni silahlanma yarışlarını beraberinde getirir.

Öte yandan İsrail siyasetinde etkili olan bazı radikal dini çevrelerin “büyük savaş” düşüncesini teolojik bir bakış açısıyla yorumladıkları da biliniyor. Bu çevreler, büyük bir bölgesel çatışmanın Mesih’in gelişiyle bağlantılı olduğuna inanıyor. Elbette bu görüşün İsrail devlet politikasının tamamını temsil ettiğini söylemek doğru olmaz. Ancak bu tür ideolojik yaklaşımlar, bölgedeki sert ve saldırgan siyasi söylemleri zaman zaman besleyebiliyor.

Ortadoğu’nun bugün geldiği noktada küçük bir askeri olayın bile zincirleme krizlere dönüşme ihtimali vardır. Bir füzenin yanlış anlaşılması ya da bilinçli şekilde başka bir ülkenin üzerine yıkılması, bölgesel dengeleri sarsabilecek sonuçlar doğurabilir.

Türkiye ise bu hassas denklemde mümkün olduğunca akılcı ve dengeli bir politika izlemeye çalışıyor. Ankara’nın temel yaklaşımı, Ortadoğu’nun yeni bir büyük savaşın merkezi haline gelmesini engellemek ve bölgesel istikrarı korumaktır. Türkiye’nin hava sahasına yönelen herhangi bir tehdit elbette ciddiyetle incelenir; ancak Ankara’nın bugüne kadar gösterdiği refleks krizleri büyütmek değil, soğukkanlılıkla analiz etmektir.

Unutmamak gerekir ki Ortadoğu’da bazen bir füze yalnızca bir füze değildir. Bazen bir mesajdır, bazen bir provokasyondur, bazen de daha büyük bir planın küçük bir parçasıdır.

Bu yüzden bugün sorulması gereken asıl soru şudur: Ortadoğu’da gerçekten kim savaş istiyor?

Çünkü bu coğrafyada ateş yakmak kolaydır; fakat o ateşi söndürmek bazen nesiller sürer.