SİYASETTE MENFAAT BİRLİĞİ
Siyasette menfaat birlikleri çoğu zaman vatandaşın aleyhine sonuçlar doğurmuştur.
Türkiye’de kentlerde yaşayanların oranı bugün yaklaşık yüzde 94 seviyesinde. Oysa bu oran 1965 yılında yüzde 34’tü. 1985’ten itibaren kent nüfusu köy nüfusunu geçti. Bu veriler, Türkiye’nin kısa sayılabilecek bir zaman diliminde çok büyük bir toplumsal dönüşüm yaşadığını gösteriyor.
Özellikle 1970’li ve 1980’li yıllarda yoğunlaşan köyden kente göç, bugünkü toplumsal yapının temelini oluşturdu. Ancak bu göç, planlı bir sosyal ve ekonomik dönüşüm çerçevesinde gerçekleşmedi. Kentlere gelen insanlar, hayatlarını sürdürebilmek ve geleceklerini güvence altına alabilmek için kendilerine özgü bir mücadele ve hayatta kalma stratejisi geliştirdi.
Siyaset ise bu dönüşümü derinlemesine okuyamadı. Daha çok bu sürece bir oy potansiyeli olarak yaklaştı. Bugün Türkiye’nin hemen her kentinde görülen çarpık kentleşmenin en önemli nedenlerinden biri de bu plansız göç dalgasıdır.
Gecekondulaşma süreci, önce yasaklanıp ardından fiilen tolere edilen bir politika ile ilerledi. Bu büyük dönüşümü kontrol edemeyen devlet ve siyaset, zaman içinde “alan memnun, veren memnun” anlayışıyla şekillenen, adı konulmamış bir toplumsal uzlaşmaya yöneldi.
Bir tarafta yasalar ve kurallar, diğer tarafta kendi dinamikleriyle gelişen toplumsal yapı… Bu iki alan, uzun yıllar boyunca birbirine tam anlamıyla hakim olmadan bir arada varlığını sürdürdü.
Bugün de günlük hayatı büyük ölçüde bu dinamik belirliyor. Bu dinamiği doğru okuyabilen ve toplumsal beklentileri iyi analiz edebilen aktörler, siyasette öne çıkıyor. Türkiye’de uzun süreli iktidarların bu yönüyle değerlendirilmesi önemli ipuçları sunabilir.
Ancak siyaset tartışmaları çoğu zaman bu temel dinamik göz ardı edilerek yapılıyor. Üzerine bir de ideolojik önyargılar eklendiğinde, Türkiye’nin gündemi içinden çıkılması zor bir karmaşaya dönüşüyor.
Oysa birçok mesele, sosyolojik bir bakış açısıyla ele alındığında daha anlaşılır ve çözülebilir hale gelebilir. Buna rağmen, sorunları sosyolojiyle çözmek yerine siyasetin sert diliyle tartışmayı tercih ediyoruz. Bu da süreci daha yıpratıcı ve sonuçsuz hale getiriyor.
Bulunduğumuz siyasi pozisyonu sorgusuz savunmak, karşı görüşleri dinlemeye dahi yanaşmamak; belki de kentte hayatta kalma mücadelesinin bıraktığı bir refleksin sonucudur. İnsanların, buldukları kaynaklara sıkı sıkıya tutunma eğilimi, geçmişte yaşanan güvencesizliklerin bir yansıması olabilir.
Gecekonduların ortaya çıkışı ve yıllarca hukuki güvence olmadan yaşam sürdürme zorunluluğu, toplumsal güven duygusunda derin izler bırakmış olabilir.
Bugün kent nüfusunun önemli bir kısmı; güvencesiz, plansız ve çoğu zaman eğitimsiz bir ortamda hayatta kalmayı başarmış insanların çocukları ve torunlarıdır. Bu mücadele, bilinçli ya da bilinçsiz şekilde toplumsal hafızaya yerleşmiştir.
Zamanla bu dinamik, hayatın her alanına sirayet etti. Siyasetten ekonomiye, eğitimden medyaya kadar birçok alanda etkisini gösterdi.
Bu karmaşaya yalnızca tepki göstermek yerine, onu anlamaya çalışmak daha sağlıklı sonuçlar doğurabilir. Çünkü Türkiye’de “normal” olarak kabul ettiğimiz birçok şey, kuralların ve ilkelerin sınırlı etkili olduğu bir zemin üzerinde şekillendi.
Bu nedenle, toplumsal yapıda hissedilen bazı ahlaki boşluklar ya da çelişkiler, aslında bu tarihsel sürecin bir sonucu olabilir.
Türkiye, kentleşme ile birlikte geri dönüşü zor bir toplumsal dönüşüm eşiğini aşmıştır.
Belki de artık siyaseti tartışmak kadar, toplumu anlamaya da daha fazla zaman ayırmak gerekiyor. Çünkü kalıcı ve sağlıklı çözümler, ancak bu bütüncül bakış açısıyla mümkün olabilir.