ANKARA’DA YENİ DÖNEM: ARTIK TERÖR DEĞİL, “STATÜ” TARTIŞILIYOR

May 10, 2026 - 22:03
ANKARA’DA YENİ DÖNEM: ARTIK TERÖR DEĞİL, “STATÜ” TARTIŞILIYOR

Bu hafta Ankara’da siyasetin dili değişti.

TBMM grup toplantılarında kullanılan ifadeler, verilen mesajlar ve özellikle tercih edilen kavramlar gösterdi ki artık Türkiye’de yalnızca günlük siyasi polemikler konuşulmuyor.

Çünkü mesele artık sadece ekonomi değil…

Sadece seçim değil…

Sadece dış politika da değil…

Bugün Ankara’da devletin terörle mücadelede nasıl bir yeni yol izleyeceği tartışılıyor. Ve bu tartışmanın merkezinde son derece kritik bir kavram duruyor: “Statü.”

Devlet Bahçeli’nin Abdullah Öcalan için kullandığı “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” ifadesi, siyasette adeta yeni bir kırılma yarattı. Çünkü yıllardır çözüm sürecine en sert itirazları yapan siyasi çizginin bugün farklı bir dil kurması, Ankara’daki dengeleri de değiştirdi.

Aslında Bahçeli yalnızca bir grup konuşması yapmadı; yeni bir siyasi çerçeve çizdi. Verilen mesaj oldukça netti: Türkiye artık “Terörsüz Türkiye” aşamasına geçmeli, silah bırakma süreci tamamlanmalı, hukuki ve siyasi düzenlemeler yapılmalı ve bu süreci yönetecek yeni mekanizmalar kurulmalı.

Ancak asıl dikkat çeken nokta kullanılan kavramlar oldu. Çünkü artık Ankara’da yalnızca güvenlik konuşulmuyor. “Statü”, “siyasallaşma”, “koordinasyon”, “entegrasyon” ve “hukuki düzenleme” gibi ifadeler devlet dilinde daha görünür hale geliyor. Bu ise Türkiye’de güvenlik paradigmasının değiştiğine dair oldukça güçlü bir işaret olarak okunuyor.

Açık konuşmak gerekirse bu durum yalnızca muhalefette değil, MHP tabanında da ciddi soru işaretleri oluşturmuş durumda. Çünkü yıllarca “çözüm süreci ihanettir” söylemiyle siyaset yapan bir hareketin bugün daha farklı bir çerçeve kurması, ister istemez siyasi hafızayı yeniden tartışmaya açıyor.

Tuncer Bakırhan ve DEM Parti cephesinde ise daha memnun bir tablo dikkat çekiyor. Parti yönetimi süreci “tarihi fırsat” olarak görüyor. DEM Parti’ye göre mesele artık yalnızca PKK’nın silah bırakması değil; Türkiye’nin yeni bir demokratikleşme sürecine girip girmeyeceği.

Bu nedenle Meclis’in devreye girmesi, hukuki reformların yapılması, izleme mekanizmalarının kurulması ve sürecin yasal güvenceye kavuşması gerektiği savunuluyor. Özellikle milliyetçi çizgide duran bir siyasi liderin artık bu dili kullanmasının “devlet aklıyla bağlantılı” olduğu düşüncesi Ankara kulislerinde sıkça konuşuluyor.

Ve tam bu noktada en sert tepki Müsavat Dervişoğlu cephesinden geldi. İYİ Parti meseleyi doğrudan milli güvenlik perspektifinden okuyor. Dervişoğlu’nun grup toplantısındaki sert çıkışı yalnızca siyasi bir eleştiri değil, aynı zamanda milliyetçi tabana verilmiş güçlü bir mesaj niteliği taşıyordu.

“Devlet terörist başına statü vermez” çıkışı özellikle sosyal medyada geniş yankı buldu. İYİ Parti’nin temel kaygısı ise oldukça net: Bugün “statü” olarak konuşulan başlıkların yarın siyasi pazarlıklara dönüşebileceği endişesi.

Bu nedenle üniter yapı, anayasal bütünlük, şehit ailelerinin hassasiyeti ve federasyon tartışmaları partinin temel kırmızı çizgileri olarak öne çıkıyor.

Cumhuriyet Halk Partisi tarafında ise daha kontrollü ve dengeli bir dil dikkat çekiyor. Parti içinde farklı görüşlerin olduğu hissediliyor. Bir kesim “Silah bırakma ve toplumsal barış konuşulabilir” derken, diğer kesim “Öcalan’a yönelik statü tartışmaları toplumdaki fay hatlarını kırabilir” görüşünü savunuyor.

Bu nedenle CHP yönetimi ne tamamen destek veren ne de tamamen karşı çıkan bir pozisyon alıyor. Daha çok şeffaflık, Meclis zemini, toplumsal mutabakat ve gizli pazarlıkların önlenmesi başlıklarına vurgu yapılıyor.

Recep Tayyip Erdoğan cephesinde ise dikkat çeken unsur kontrollü sessizlik. Erdoğan doğrudan çok net ve sert ifadeler kullanmıyor. Çünkü bu başlık siyasal açıdan son derece hassas.

Bir tarafta “terör tamamen bitsin” beklentisi bulunuyor, diğer tarafta ise Cumhur İttifakı tabanındaki milliyetçi refleksler. Bu nedenle iktidarın süreci daha çok güvenlik, hukuki dönüşüm ve toplumsal entegrasyon başlıkları üzerinden yürütmeye çalıştığı görülüyor.

Ancak Ankara kulislerinde en çok konuşulan cümle şu:

“Asıl koordinasyon Cumhurbaşkanlığı düzeyinde yürütülüyor.”

Bu tartışmaya dahil olan bir diğer önemli isim ise Fatih Erbakan oldu. Erbakan’ın “Terörsüz Türkiye’ye evet, Öcalan’ın siyasallaşmasına hayır” çıkışı, doğrudan muhafazakâr-milliyetçi seçmene verilmiş bir mesaj niteliği taşıyor. Hatta referandum çağrısı yapması, sürecin toplumsal meşruiyet tartışmasını da beraberinde getirdi.

İlginç olan ise şu: Türkiye’de ekonomik kriz hâlâ toplumun en büyük sorunu. Enflasyon, kira krizi, geçim sıkıntısı, işsizlik ve emekli maaşları gündemin merkezinde durmaya devam ediyor. Ancak buna rağmen bu hafta Ankara’da bütün gündemin önüne “statü tartışması” geçti.

Muhalefetin bir bölümü bunu “yeni siyasi gündem inşası” olarak yorumlarken, iktidar cephesi ise Türkiye’nin “tarihi bir eşikte” olduğunu savunuyor.

Ama gerçek şu ki Türkiye’de artık devletin kullandığı güvenlik dili değişiyor. Eskiden yalnızca “terörle mücadele” konuşuluyordu. Bugün ise “siyasallaşma”, “entegrasyon”, “hukuki dönüşüm” ve “koordinasyon” gibi kavramlar daha yüksek sesle tartışılıyor.

Bu, çok ciddi bir paradigma değişimidir.

Ve toplum bugün iki duygu arasında sıkışmış durumda. Bir yanda “Artık anneler ağlamasın” beklentisi var. Diğer yanda ise “Şehitlerin hatırası incinmesin, devletin temel yapısı zarar görmesin” hassasiyeti.

Aslında Türkiye’de milyonlarca insan aynı anda hem huzur istiyor hem de devletin birlik bütünlüğünün tartışma konusu yapılmasından rahatsız oluyor.

İşte Ankara’daki büyük kırılma tam da burada başlıyor.

Çünkü artık mesele yalnızca güvenlik değil; aynı zamanda toplumsal hafıza, milli vicdan, şehit ailelerinin hassasiyeti, gazilerin onuru ve devletin geleceği meselesi olarak görülüyor.

Önümüzdeki günlerde Türkiye’nin en büyük tartışması şu olacak gibi görünüyor:

“Gerçekten terör tamamen mi bitecek?”

Yoksa:

“Yeni bir siyasi pazarlık süreci mi başlayacak?”

Ve görünen o ki TBMM’de bu hafta yapılan grup toplantıları sıradan siyasi konuşmalar değildi. Belki de Türkiye’nin önümüzdeki on yılını şekillendirecek yeni dönemin ilk büyük işaretleriydi.