ÇAĞIN TEHLİKESİ: UYUŞTURUCU
Çağın en büyük tehlikelerinden biri uyuşturucu.
İçişleri Bakanlığı son aylarda uyuşturucuya yönelik ciddi operasyonlar gerçekleştirdi. Sahada bulunan, dağıtım yapan pek çok kişi yakalandı. Buna karşın, bu maddeleri Türkiye’ye sokan, uluslararası bağlantıları olan asıl isimlerin hâlâ rahatça dolaştığı yönündeki sorular kamuoyunda karşılık buluyor.
Emniyet kayıtlarında Hollanda, İran ve Fas ile temas kuran, sık sık gidip gelen uyuşturucu baronlarının kim olduğu biliniyor mu? Bu sorunun cevabı toplum açısından hayati önem taşıyor.
Dünya Uyuşturucu ile Mücadele Federasyonu verilerine göre Türkiye’de madde bağımlısı sayısı 2025 itibarıyla 15 milyona yaklaşmış durumda. Uyuşturucuya başlama yaşı ise 12’ye kadar gerilemiş görünüyor.
Bu rakamlar alarm zillerinin güçlü biçimde çaldığını açıkça gösteriyor. Böyle ağır bir tabloda asıl konuşmamız gereken meseleler dururken, kamuoyunun önüne başka başlıklar sürülüyor.
Günlerdir kim gözaltına alındı, kim tutuklandı, kimin mesajları ortaya saçıldı gibi detaylar uzun uzun tartışılıyor. Oysa bunlar buz dağının yalnızca görünen kısmı. Görünen kısım büyük bir iştahla konuşulurken, arka plandaki derin ve yapısal sorunlar yeterince ele alınmıyor.
Sormak gerekiyor: Madde bağımlısı sayısının 15 milyona yaklaşması bir ülke açısından nasıl bir anlam taşıyor? Uyuşturucu kullanım yaşının 12’ye kadar düşmesi, geleceğimiz olan çocuklar adına ne söylüyor?
Evlatlarımızın bilginin, üretimin, girişimciliğin ve teknolojinin peşinden koşması beklenirken, bu kadar erken yaşta zararlı maddelere yönelmesi üzerinde ciddi biçimde durulması gereken bir durumdur.
Bu noktada şu soru kaçınılmaz hale geliyor: Böylesine büyük bir sorun için bugüne kadar neden güçlü, kalıcı ve önleyici politikalar üretilmedi? Bu meselenin çok daha önce kapsamlı biçimde ele alınması ve köklü çözümlerle karşılanması gerekmez miydi?
Uzun süredir yönetimde olanlara sormak gerekiyor: Bu noktaya gelinmesine kadar ne beklendi?
Gelinen aşamada, yaşanan pek çok sorunun temelinde ciddi bir yönetim ve planlama eksikliği olduğu daha net görülüyor.
Sağlıklı bir tartışma zemini oluşabilmesi için, günlerdir ekranları dolduran ve magazin düzeyinde kalan “şu kişinin mesajı, bu kişinin yazışması” türü içeriklerin ötesine geçilmesi gerekiyor. Toplumu asıl ilgilendiren, meselenin bütünüdür.
Buna rağmen hâlâ eski kalıplar üzerinden tartışmalar sürdürülüyor. Muhafazakâr kesim, seküler kesim gibi ayrımlar üzerinden yapılan değerlendirmeler, sosyal medyanın bu kadar etkili olduğu bir dönemde gerçeği tam olarak yansıtmıyor.
Sosyal medya, güçlü bir akışla tüm kesimleri içine çekiyor. Duygular hızla ve derinden etkileniyor. Böyle bir ortamda özellikle gençlerin kendi merkezlerinde kalmaları zorlaşıyor. Yönsüz savrulma ihtimali artıyor.
Bu süreçte bazı mecralarda haberlerin aşırı bir hevesle sunulması da ayrıca düşündürücü. Neredeyse suç, teşhirle ve sansasyonla birlikte servis ediliyor. Elbette bir suç varsa araştırılır, soruşturulur. Kimsenin amacı suçun üstünün örtülmesi değildir.
Asıl mesele, toplum psikolojisinin geldiği noktayı fark edebilmek ve buna göre sorumlu bir dil kurabilmektir.
Bugün mikrofonu eline alan pek çok kişi, sözlerinin toplumsal etkisini düşünmeden konuşuyor. Tıpkı milyonların izlediği gündüz kuşağı programlarında olduğu gibi, olumsuzluklar büyütülüyor ve sürekli tekrar ediliyor.
Aile kavramı arka planda kalıyor. Değerler görünmez hale geliyor. Ortak bir “biz” duygusu zayıflıyor.
Temennimiz şudur: Yapılan operasyonların arkasından farklı hesaplar ortaya çıkmasın ve bu ülkenin geleceğini tehdit eden uyuşturucu baronlarının kökü gerçekten kazınsın.