Türkiye siyasetinde bazı tartışmalar vardır ki; ne kadar yeni gibi sunulsa da aslında ülkenin en eski alışkanlıkları arasındadır. Parti değiştirmek, safları yeniden dizmek, bir partiden başka bir partiye geçmek… Bunlar dün başladı sananlar yanılır.
Bugün CHP’nin yaşadığı tartışma tam da bu noktada ortaya çıkıyor:
CHP’liler parti değiştirmeye karşı değiller… Giden kendilerinden olunca kabullenemiyorlar.
Sanki Türkiye’de ilk defa bir belediye başkanı, bir milletvekili ya da bir siyasi figür başka bir partiye geçiyormuş gibi davranılıyor. Oysa Türkiye, “fırıldak” tartışmasının bile yıllar önce literatüre girdiği bir ülke.
Şimdi asıl soruyu açıkça soralım:
Siz başka partilerden gelen vekillere “kapımız kapalı” diyen bir parti gördünüz mü?
Siyaset dünyasında “etik” kelimesi sık kullanılır. Ama mesele işin özüne geldiğinde, o etik çoğu zaman yalnızca bir slogan olarak kalır.
Bugüne kadar Türkiye’de hangi parti şunu diyebilmiştir?
• “Başka partiden gelen milletvekilini kabul etmeyiz.”
• “Başka partiden gelen belediye başkanını almayız.”
• “Bu, millet iradesine aykırıdır.”
Açık konuşalım:
Bunu sistemli biçimde yapan bir parti yoktur.
Çünkü siyasetin matematiği nettir:
Seçim kazanmak için “kazanacak aday” aranır, seçimden sonra o adayı elde tutmak için “yırtınılır”.
İşte CHP’nin bugün yaşadığı kriz, tam da bu siyasi matematiğin kendi içine dönüp kendisini vurmasıdır.
CHP’den Gidenler Olmadı mı? Oldu. Hem de Az Değil.
Bugün CHP’nin yaşadığı duygusal kırılma, “bizim içimizden biri gitti” tepkisi üzerinden büyüyor.
Ama CHP siyaseti boyunca:
• CHP’den başka partilere gidenler olmadı mı?
Oldu.
• CHP’ye başka partilerden gelenler olmadı mı?
Oldu.
• İYİ Parti’den CHP’ye geçenler olmadı mı?
Oldu.
• CHP’den İYİ Parti’ye geçenler olmadı mı?
Oldu.
Bunlar normal siyaset akışıdır.
Fakat burada bir fark var:
CHP, kendi geçmişinde yaşadığı bu süreçleri “demokrasi” diye tanımlarken, bugün aynı tabloyu “ihanet” diye okumaya çalışıyor.
Bu, siyaseten tutarlı bir refleks değildir.
“Kiralık Vekil” Meselesi: Siyasetin En Büyük İtirafı
Türkiye’de son yıllarda en çok tartışılan başlıklardan biri de “ödünç vekil” ya da halkın diliyle “kiralık vekil” meselesidir.
Bu süreçte ne yaşandı?
Bir parti seçime girebilsin diye, başka bir parti milletvekili verdi.
Bu, teknik olarak “seçim hakkı” diye savunuldu.
Ama siyasetin gerçeği şuydu:
Bu, seçmen iradesinin bir partiden alınıp başka bir partiye “emanet” edilmesiydi.
Ve evet, bu süreçleri Türkiye’ye yaşatanlar arasında CHP de vardı.
Şimdi aynı CHP’nin, bugün “millet iradesi” üzerinden ahlak dersi vermeye kalkması, toplumda şu soruyu doğuruyor:
Dün normal olan şey, bugün neden gayrimeşru oldu?
“Oy Parti’ye Verilir, Şahsa Değil” Sözü Gerçekten Doğru mu?
Bu tartışmanın merkezinde şu cümle var:
“Oy partiye verilir, şahsa değil.”
Bu cümle, kulağa çok doğru gibi gelir.
Ama pratikte tam anlamıyla doğru değildir.
Çünkü Türkiye’de özellikle belediye seçimlerinde tablo nettir:
• İnsanlar çoğu zaman adayın ismine bakar.
• Adayın kişisel güvenilirliğine bakar.
• Adayın şehirle kurduğu ilişkiye bakar.
• Partiden çok, kişiye oy verir.
Bu yüzden “oy partiye verilir” cümlesine her koşulda katılmak mümkün değildir.
Örnek mi?
Mansur Yavaş’a mı oy verildi, CHP’ye mi?
Ankara örneği, bu tartışmanın en net laboratuvarıdır.
Mansur Yavaş, CHP’nin klasik ideolojik tabanından gelen bir isim değildir.
CHP’nin yıllarca Ankara’da alamadığı oyu, Mansur Yavaş ismiyle alabildiği herkesin malumudur.
O halde şu soruyu sormak kaçınılmazdır:
Eğer oy partiye veriliyorsa, CHP’nin Ankara’yı yıllarca alamamasını nasıl açıklayacağız?
Eğer oy kişiye veriliyorsa, CHP’nin Ankara’yı almasını nasıl açıklayacağız?
Demek ki gerçek şudur:
Türkiye’de belediye seçimlerinde oy, çoğu zaman “aday + parti” bileşimidir.
Ne yalnız parti…
Ne yalnız aday…
Ama bazı isimler vardır ki, partinin oyunu büyütür.
Bazı partiler vardır ki, adayın önünü açar.
O Zaman “Partinin Tuzluğu Bile Kazanır” Sözüne Ne Diyeceğiz?
Madem oy partiye veriliyor, o zaman şöyle bir mantık doğuyor:
“Parti kimi koysa kazanır.”
Bu iddia, bazı bölgelerde kısmen doğrudur.
Ama Türkiye’nin genelinde doğru değildir.
Çünkü eğer her şey parti olsaydı:
• CHP bazı şehirleri hiç kaybetmezdi.
• AK Parti bazı şehirleri hiç kaybetmezdi.
• MHP bazı yerlerde hiç oy düşürmezdi.
• İYİ Parti bazı yerlerde hiç sıfıra yaklaşmazdı.
Ama bunlar oluyor.
Demek ki siyaset sadece “rozet” değildir.
Siyaset:
• isimdir
• güven duygusudur
• temsil kabiliyetidir
• yerel aidiyettir
• kişisel performanstır
Bu yüzden “tuzluk bile kazanır” söylemi, çoğu zaman seçmeni küçümseyen bir cümledir.
Seçmen tuzluk değildir.
Seçmen oyunu verirken birçok şeyi tartar.
CHP’nin Bugünkü Krizi: İlke Değil, Duygu Krizi
CHP’nin bugün yaşadığı mesele aslında bir “etik” meselesi değil;
bir duygu meselesidir.
Çünkü CHP, uzun yıllar boyunca siyaseti “transferler” üzerinden kuran partilerden biri oldu.
Seçim dönemlerinde:
• “Kazanacak aday” aradı.
• Başka partilerden isimleri çağırdı.
• Rozet taktı.
• Alkışladı.
• “Demokrasi büyüyor” dedi.
Bugün ise aynı tablo tersine dönünce, CHP’nin dili değişti.
Bu, bir siyasi partinin “ilke” değil “çıkar” merkezli refleks verdiğini gösterir.
Siyasetin Gerçeği Şu: Milletin Oyu Kimsenin Tapulu Malı Değildir
En net gerçek şudur:
Milletin oyu ne partiye tapuludur,
ne şahsa tapuludur.
Milletin oyu:
• bazen kişiye gider
• bazen partiye gider
• bazen tepkiye gider
• bazen umuda gider
• bazen “bıkkınlığa” gider
Ve bir seçim sonucu, hiçbir partinin “mülkü” değildir.
Bugün CHP’nin yaşadığı tartışma, aslında Türkiye’de siyaset kurumunun genel problemidir:
Seçim kazanmak için her yol mübah,
kaybedince ise her şey gayrimeşru.
Bu anlayış değişmedikçe, bu tartışmalar da bitmeyecek.
Sonuç: Siyasette Tutarlılık, En Zor Bulunan Şeydir
Bugün CHP’nin yaşadığı tablo şunu gösteriyor:
Siyasette herkes “etik” der,
ama etik yalnızca kendine zarar verince hatırlanır.
Bugün CHP, yıllardır uyguladığı bir yöntemin tersini yaşadığı için şaşkındır.
Ama Türkiye’nin seçmeni şunu unutmaz:
• Dün başka partiden gelenlere rozet takanlar,
• bugün kendi içinden gidenlere “hain” diyemez.
Çünkü siyaset, aynaya bakmayı gerektirir.
Ve aynaya bakıldığında görülen şey şudur:
Giden kendinden olunca, mesele ilke değil; mesele kabullenememedir.