Namlunun Ucu
1990’da Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte uluslararası sistemdeki denge ortadan kalktı. İki kutuplu dünya bütün gerilimlerine rağmen bir denge üretiyordu ve o denge çöktüğünde ortaya çıkan şey bir “barış çağı” değil, tek merkezli bir güç tahakkümü oldu.
1991’de George H. W. Bush açıkça “Yeni Dünya Düzeni” hedefinden söz etti. Ardından Bill Clinton döneminde “küreselleşme çağı” söylemi sistematik bir ideolojik programa dönüştürüldü.
ABD kendisini yalnızca askeri üstünlük üzerinden değil; norm koyucu, hukuk belirleyici ve ekonomik merkez olarak konumlandırdı. “Yeni Dünya Düzeni” ifadesi küresel ölçekte yeniden yapılanmanın ilanıydı. Türkiye’de de “devlet bitti”, “ulus-devlet çağı kapandı” diyen çevreler türedi.
Yine bu dönemde “Savaşlar bitti, artık sorunlar masada çözülür” tezi de dolaşıma sokuldu. Oysa hayat farklı aktı. Irak’ın işgali, Balkanların parçalanması, Libya’nın dağıtılması, Suriye’yi bölmeye dönük planlar… Bunların her biri askeri gücün, enerji hatlarının ve jeopolitik koridorların kontrolüne yönelik müdahalelerdi.
Bugün ABD–İsrail hattının İran’a yönelmesi işte bu tarihsel çerçeve içinde okunmalıdır. İran sıradan bir ülke değildir ve Orta Asya’dan Doğu Akdeniz’e uzanan kara bağlantılarının kavşak noktalarından biridir. Çin’in Kuşak-Yol girişiminin batıya açılan güzergâhlarında kritik bir halkadır. Ayrıca bölgesel direnç ekseninin askeri ve siyasi bileşenlerinden biridir.
Dolayısıyla İran’a yönelik baskı yalnızca bir “rejim meselesi” değildir ve amaç, enerji yollarının yeniden düzenlenmesi, bölge iç bağlantılarının denetlenmesi ve bölgesel güç merkezlerinin dağıtılmasıdır.
İran’da uyumlu bir yönetim oluşturulması halinde, Doğu Akdeniz’den Basra’ya uzanan hat tek merkezli bir kontrol altına girecektir. Peki bu ne anlama gelir?
Bölge iç dengesi köklü biçimde değişir ve boşluklar ortaya çıkar. İşte bu boşluklar, emperyalist merkezleri sıradaki hedefine yöneltir.
Türkiye, enerji yolları, boğazlar, kara koridorları ve askeri kapasitesiyle bu denklemin merkezinde yer alıyor. Yoksa siz yıllardır Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ta yapılan askeri yığınaklar, Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi hedef alan tatbikatlar, Ege’de üslerin genişletilmesini tesadüf mü sanıyordunuz?
Bu nedenle, ABD ve İsrail’in İran’da uyumlu bir yönetim oluşturma çabası ile Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi kuşatma girişimi arasında açık bir jeopolitik süreklilik vardır.
Tabloyu okuyamayanlar ya henüz papatya tarlalarından dünyaya bakıyorlar ya da bilinçli bir şekilde Türkiye’yi oyalamaya çalışıyorlar.
Türkiye savunma sanayinde attığı adımlar, sınır ötesi operasyonlarla güvenlik hattı kurması ve bağımsız politika üretme çabasıyla bu planları engellemeye çalışıyor. Yine Terörsüz Türkiye hamlesi de bu adımlardan birisidir. O nedenle de iyi okunmalıdır ki bu süreç yer yer sıkıştırılmaya ve çıkmaza itilmeye çalışılıyor.
Siz bağımsız Türkiye adımları atmaya çalışıyorsunuz ama karşınızdan da size hamleler geliyor. Çok uzağa gitmeye gerek yok. 15 Temmuz 2016 darbe girişimini düşünelim.
Türkiye’nin stratejik yönelimi hedef alındı ve Recep Tayyip Erdoğan’ın devrilmesi planlandı. Bu sayede de, Türkiye’yi yeniden Batı eksenine sabitleyecek, ordunun iradesini kıracak ve siyasi karar mekanizmasını dış müdahaleye açık hâle getireceklerdi.
O gece içimizdeki emperyalizm uşakları da bu nedenle darbecilerin başarılarını beklediler ve balkonlardan sevinç çığlıkları attılar.
Eğer darbe başarılı olsaydı, Türkiye’nin savunma politikası, dış politika yönelimi ve bölgesel hamleleri köklü biçimde değişecekti. Bu nedenle 15 Temmuz, Türkiye’nin emperyalist müdahaleye karşı verdiği fiili bir vatan savunma savaşı olarak tekrardan değerlendirilmelidir.
Batı’dan medet uman ve Amerika-İsrail hattının başarıları için dua edenlerin aynı zamanda Tayyip Erdoğan’ı hedef alması bu anlamda tesadüf değil.
Bütün bu tablo bize ne söylüyor?
Gül bahçelerinde veya papatya tarlalarının içinde yaşamıyoruz. Silahların konuştuğu ve belirleyici olduğu bir iklimdeyiz. Elbette savaş istemeyiz ama savaşın bizi içine çektiğini ve nihai hedefinin ülkemiz olduğunu bilmemiz lazım.
Daha somut ifade etmek gerekirse: Doğu Akdeniz’de uçak gemilerinin dolaştığı, Ege’de silahlanmanın arttığı, güney sınırlarımızın ötesinde terör yapılarının silahlı desteklendiği bir jeopolitik ortamda soyut barış nutukları yeterli değil.
Bu gelişmeler ışığında ulus-devletin yeniden güçlenmesi, yapısal bir zorunluluk olarak önümüzde durmaktadır. Ekonomik bağımsızlık, stratejik sektörlerin korunması, toplumsal dayanışmanın yeniden inşası ve demokratik ortamın güçlenmesi, ancak güçlü bir milli devlet yapısı üzerinden mümkün olur.
O nedenle; milli devletin, milli ordunun, milli savunma sanayinin, milli yönetimin ve milli medyanın daha çok desteklenmesi ve güçlerinin artırılması stratejik gündem olmalıdır.