Terörsüz Türkiye: Güçlü Devletin Stratejik Eşiği
Türkiye, uzun yıllardır mücadele ettiği terör ve şiddet sorununu çözme noktasında tarihî bir eşiğe yaklaşmış durumda. Özellikle bunu vurguluyorum; çünkü sürecin durduğu, tıkandığı ya da başarısızlığa uğradığı yönündeki değerlendirmelerin aksine, stratejik hedef doğrultusunda hala sağlam olunduğu fikrindeyim.
Neden?
Çünkü yürüyen süreci yalnızca güvenlik merkezli bir operasyon yahut dar siyasi hesaplar üzerinden okumak, meselenin asıl derinliğini gözden kaçırmak anlamına gelecektir. Bu anlamda durum; devlet aklı, toplumsal huzur, demokrasi, hukuk, milli birlik ve Türkiye’nin gelecek tasavvuruyla doğrudan bağlantılı çok katmanlı bir dönüşüm sürecidir.
En başta ifade etmek gerekir ki bugün gelinen nokta, öyle tesadüflerin değil, kararlı bir devlet iradesiyle uzun vadeli stratejik yaklaşımın ürünüdür.
Stratejik hedef sadece silahların susması değildir. Aynı zamanda o silahların yıllardır ürettiği korku ikliminin, toplumsal ayrışmanın, menfaat alanlarının ve şiddet üzerinden kurulan siyasetin tasfiye edilmesidir.
Terörün Gölgesinden Çıkmak
Türkiye’de milyonlarca insan yaklaşık yarım asırdır terörün gölgesinde yaşadı. Kimi evladını şehit verdi, kimi doğup büyüdüğü memleketi terk etmek zorunda kaldı, kimi ekonomik yıkımın sonuçlarıyla karşı karşıya kaldı. Bir nesil sürekli gerilim üreten bir siyasi ve toplumsal atmosfer içinde büyüdü.
Şurası tartışma götürmez bir gerçektir: Mehmetçiğin şehit olmadığı, şehirlerin korkuyla anılmadığı, siyasetin silahın gölgesinden çıktığı bir Türkiye arzusu artık toplumun ortak beklentisidir.
Konu, insanımızın huzur, güven ve normalleşme ihtiyacıdır. Ankara Güvenpark’ta insanların hiçbir kaygı hissetmeden yürüyebildiği bir atmosfer dahi bile başlı başına güçlü bir toplumsal anlam taşır.
Bu nedenle geniş bir toplumsal kesim şu soruyu giderek daha fazla gündemine alıyor: “Eğer gerçekten terör bitecekse, Türkiye neden bu fırsatı değerlendirmesin?”
Güçlü Devletin Önemi
İçinde bulunduğumuz çağ, jeopolitik kırılmaların, savaşların ve küresel güç mücadelelerinin çağıdır. Böyle bir dönemde küreselleşmenin milli ve ulus devletleri zayıflatıcı etkilerine karşı direnç geliştirebilen ülkelerin ayakta kalabileceği daha net görülüyor.
Nitekim gerek bölgemizde gerekse küresel ölçekte yaşanan gelişmeler, güçlü devlet yapısının artık yalnızca bir tercih değil, doğrudan stratejik bir zorunluluk hâline geldiğini ortaya koyuyor.
Elbette güçlü devlet denildiğinde askerî kapasite büyük önem taşır. Fakat bununla beraber, güven veren bir hukuk düzeni, toplumsal bütünleşmenin korunması, ortak milli aidiyetin güçlenmesi, üretim odaklı milli ekonominin tahkim edilmesi ve vatandaşların ortak gelecek fikrinde buluşabilmesi de bu yapının temel unsurları arasında yer almaktadır.
Toplumdaki beklenti de bu yöndedir. İnsanlar sürekli kriz atmosferinin hâkim olduğu bir ülkede yaşamak istemiyor. Daha huzurlu şehirlerde yaşamak, gençlerin geleceğe umutla bakabilmesi, yatırımın ve üretimin artması, ülke enerjisinin çatışmaya değil kalkınmaya yönelmesi sokaktaki vatandaşların ortak beklentisi hâline gelmiş durumda.
Bu yönüyle Doğu ve Güneydoğu’daki vatandaşın beklentileriyle İstanbul’daki, Ankara’daki ya da bizim Amasya’daki vatandaşın beklentileri arasında öz itibarıyla ciddi bir fark bulunmuyor.
Tam da bu nedenle sürecin toplumsal boyutu, güvenlik boyutu kadar kritik bir önem taşıyor.
Devlet Bahçeli Neden Bu Kadar Israrcı?
Türkiye’nin son yıllarda Irak’ın kuzeyinde yürüttüğü operasyonlar, Suriye’de oluşturduğu güvenlik hattı ve savunma sanayiinde ortaya koyduğu büyük dönüşüm, bugün konuşulan sürecin altyapısını oluşturan temel gelişmeler arasında yer alıyor.
Nitekim Türkiye, özellikle son on yılda terörle mücadele alanında önemli bir üstünlük sağladı; örgütün hareket alanını ciddi ölçüde daralttı.
Dolayısıyla bugün ortaya çıkan tablo, sahada önemli ölçüde üstünlük sağlamış bir devlet kapasitesinin yeni aşamasını ifade ediyor. Yani mesele artık yalnızca mücadeleyi sürdürmek değil, elde edilen kazanımları kalıcı bir sonuca dönüştürebilmektir.
Türkiye’nin karşı karşıya olduğu meseleler yalnızca iç güvenlik boyutuyla da sınırlı değildir. Aynı zamanda bölgesel kuşatma girişimlerine karşı da yeni bir denge oluşturma arayışı söz konusudur.
Suriye’den Irak’a, oradan İran hattına uzanan jeopolitik gelişmeler; İsrail’in ve ABD’nin bölgeyi yeniden şekillendirme yönündeki politikalarıyla birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’nin neden iç bütünlüğe bu denli önem verdiği daha net anlaşılmaktadır.
Bu nedenle “Terörsüz Türkiye” hedefi, en başından itibaren “Terörsüz Bölge” perspektifiyle birlikte ele alındı.
İşte önümüzdeki zorunluluk da budur!
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin süreç konusundaki ısrarcı ve cesur yaklaşımını bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor.
Burada “cesaret” kavramını özellikle vurguluyorum. Çünkü Bahçeli, süreç boyunca ortaya çıkan tartışmalara, risklere ve eleştirilere rağmen geri çekilen değil; özgüven veren ve siyasal iradeyi diri tutmaya çalışan bir tutum sergiledi. Süreç içerisindeki eleştirilerinin önemli bir kısmının da bu motivasyonu güçlendirmeye dönük olduğu görülüyor.
Güven Meselesi ve Dirençler
Elbette toplumun bir kısmında çeşitli tereddütler bulunuyor. Bu da son derece doğal. Dolayısıyla süreç boyunca güven duygusunun korunması büyük önem taşıyor. Toplum, taviz görüntüsü değil; devlet ciddiyeti görmek ister.
Sahadaki gerçeklik, teoride çizildiği kadar düz ve sorunsuz ilerleyemez. Zaten bunun kolay olmayacağı en başından belliydi.
İçeride ve dışarıda sürecin başarıya ulaşmasını istemeyen çevrelerin varlığı da inkâr edilemez. Zaman zaman yaşanan provokasyonlar, algı operasyonları, Dem Parti içindeki kimi kanatların siyasi manipülasyonları ve süreci sabote etmeye dönük çıkışların artması da bu nedenle şaşırtıcı değildir. Nitekim bununla beraber ODTÜ’de Türk bayrağını hedef alan görüntüleri de düşününüz.
Daha açık bir ifadeyle bugün PKK üzerindeki mücadele yalnızca Türkiye ile örgüt arasında yaşanmıyor. Bir tarafta terörü tamamen tasfiye etmeye çalışan Türkiye bulunurken, diğer tarafta örgütün bölgesel denklemde elde tuttuğu alanları kaybetmesini istemeyen ABD ve İsrail’de devreye giriyor. Zaman zaman yavaşlamaların temel nedenlerinden biri de budur.
Bu anlamda özellikle DEM Parti’nin tutum ve diline yönelik eleştirileri dikkate alması elzemdir.
Sürecin toplumsal meşruiyetinin güçlenebilmesi için yalnızca kendi tabanına değil, Türkiye’nin geniş toplumsal kesimlerine güven veren bir siyasi yaklaşımın ortaya konulması önem taşıyor.
Ne demek istediğimi özetlemek adına Sayın Ayhan Bilgen’in şu değerlendirmesi dikkat çekicidir: “DEM'in sürece katkısı Bahçeli'ye destek açıklaması mı olmalı? MHP lideri nasıl risk alıp cesaretle Kürtlere hitap ediyorsa, DEM de Türk milliyetçisi çevrelere güven verecek mesajlar yayınlasa daha kıymetli olmaz mı?”
Bütün bunlara rağmen Türkiye açısından bir geri dönüş mümkün mü? Veyahut süreç donuyor mu?
Bazı kesimlerde oluşan “süreç tıkandı” algısına karşın devletin genel stratejisinde geri adım işareti veren bir tablo ortaya çıkmış değil.
Ben sürecin yön değiştirdiğini değil, ivmesel olarak hız kaybettiğini düşünüyorum. Bunun temel nedenlerini Devlet Bahçeli’nin bu haftaki grup toplantısında verdiği mesajların satır aralarını okuyanlar görecektir.
Başarı Odağı ve Özgüven
Tüm zorluklara ve süreç içerisinde ortaya çıkan risklere rağmen, unutulmaması gereken temel mesele, sürecin başarıya ulaşmasının Türkiye açısından tarihsel bir kırılma anlamına geleceğidir.
Çünkü terörün tamamen tasfiye edildiği bir denklemde yeni bir dönemin kapıları aralanacaktır.
Böylece:
- üretim kapasitesi artacak,
- yatırım ortamı güçlenecek,
- bölgesel kalkınma hız kazanacak,
- genç nüfus için yeni fırsat alanları oluşacak,
- Türkiye’nin iç cephesi daha sağlam ve dirençli hâle gelecektir.
Aslında bütün bu başlıklar, Türkiye’nin uzun yıllardır enerjisini tüketen tarihsel bir sorunu aşma ihtimalinin ne kadar büyük sonuçlar doğuracağını göstermektedir.
Önemli olan, Türkiye’nin kendi devlet kapasitesine, toplumsal birikimine ve ortak geleceğine duyduğu güveni koruyabilmesidir.
Bugün ihtiyaç duyulan da karamsarlığı değil, soğukkanlılığı, özgüveni ve başarı iradesini güçlendirmektir.
Türkiye, uzun yıllardır mücadele ettiği bu meseleyi çözebilecek birikime, tecrübeye ve tarihe sahiptir.