Ulusal Egemenlikten Monarşiye...
ULUSAL EGEMENLİKTEN MONARŞİYE…
Bilindiği gibi ulusal bayramlar bir ulusun varoluş hikâyesidir. Bu varoluş mücadelesindeki tüm aşamalar, bizde olduğu gibi tüm dünyada görkemli etkinliklerle kutlanır. Ama biz çok uzun zamandır, daha önce de olduğu gibi 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nı sadece okullarda ve devlet erkânınca yapılan resmî törenlerle kutladık
Bayram günü etrafınıza, mahallenize gezdiğiniz yerlere, evlerin pencerelerine dikkatli baktınız mı? Eğer baktıysanız, toplumda bu ulusal bayramlarda bayrak asmanın ne kadar azaldığını sanıyorum fark etmişsinizdir.
Peki, neden yıllardır ulusal bayramlar toplumda ulusal bilinç ve coşku yaratılacak şekilde kutlanmıyor? Bunun, neredeyse 20 yılı aşkın zamandır Türkiye'ye ABD emperyalizminin biçtiği rolle ilgisi var mı?
Olmaması düşünülebilir mi?
ABD, uzun süredir kuvvetler ayrılığının tam olarak uygulandığı Türk ulus devletinden rahatsızdı. 1 Mart Tezkeresi döneminde de bu memnuniyetsizlikleri tavan yaptı.
Ne demişlerdi o günlerde, hatırladınız mı?
"Türkiye ile baş etmek çok zor. İktidarı ikna ediyoruz, karşımıza muhalefet çıkıyor. Muhalefeti ikna ediyoruz, sivil toplum örgütleri ve sendikalar ayağa kalkıyor. Onları da aşsak, bu sefer yargı engeline takılıyoruz. Herkesi ikna etseniz bile, karşınıza hiç hesapta olmayan bir 'ulusal direnç' odağı çıkıveriyor."
İşte bunun için ta o zamandan tüm yetkilerin tek kişide olmasının kendileri için çok önemli olduğu pek çok kez de ifade edilmişti.
Sonuçta bugün adına "Türk tipi başkanlık sistemi" denilen ama hiçbir kontrol mekanizması olmayan bir sistemle yönetiliyoruz desek kesinlikle yanlış olmaz.
Sonra?
Evet, sonrasında yine benzer şekilde “İsrail bölgede ulus devlet istemiyor.” bile denilmedi mi? Bu amaçla bölgedeki Irak, Suriye, Lübnan hedef tahtasına alınıp parçalanmadı mı? İran bu nedenle saldırıya uğramıyor mu?
Bize sürekli olarak din esaslı, ulus kimliğinin olmadığı, dinsel kimlikçilikle ayrışmış, birbiriyle çatışan çok kimlikli bir sistem "Osmanlı Millet Sistemi" adı altında dayatılmıyor mu?
Sırf bunu gerçekleştirebilmek için anayasa değişikliği amacıyla Meclis'te komisyon bile kurulup çalışılmıyor mu?
Yine son olarak ABD temsilcisi geçtiğimiz hafta sonu Antalya'da düzenlenen bir etkinlikte, Ortadoğu'da ulus devletlerin değil, monarşilerin çözüm olduğunu söyleyip diğer Ortadoğu ülkeleriyle birlikte bize ancak monarşiyi uygun gördüklerini üstelik devleti yönetenlerin gözleri önünde, üstelik yüzlerine karşı söylemedi mi?
Sizce bunun karşısında "Türkiye Cumhuriyeti demokratik bir devlettir, başka bir ülkeden talimat almayız, herkes kendi işine baksın" gibisinden herhangi bir cevap verildi mi? Ne gezer.
Çünkü bugün ülkemizi yönetenler kendi geleceklerini ABD ile birleştirmiş olup, adı her ne kadar "Türk tipi başkanlık sistemi" olarak söylense de, neredeyse mutlak monarşi yetkilerine sahip bir iktidar tarafından yönetilmekteyiz.
Ama öncesinde bu kavramı az da olsa biraz açıklayalım ki aklınızda farklı bir soru falan kalmasın.
Doğrusunu isterseniz: Monarşi: Devlet yönetiminin tek bir kişinin (hükümdar) elinde bulunduğu ve bu yetkinin genellikle soya dayalı (saltanat) yollarla aktarıldığı bir yönetim biçimidir. Kelime kökeni olarak Yunanca "monos" (tek) ve "arkhein" (yönetmek) sözcüklerinden türemiştir.
Monarşiler, hükümdarın yetkilerinin sınırlarına göre temel olarak ikiye ayrılsa da bugün ülkemizdeki yetkilere bakılarak değerlendirildiğinde yasama, yargı ve yürütmenin tek kişide toplandığı görülmektedir.
Ayrıca her ne kadar görünürde parlamento olsa da, Kanun Hükmünde Kararnamelerle meclis tamamen devre dışı bırakılarak gelecekte ülkemizi çok ciddi sorunlarla karşı karşıya bırakabilecek kararlar bile tek imza ile yürürlüğe girebilmektedir. Bu kararlar parlamento sisteminde olduğu gibi kamuoyunda tartışılmamakta; ancak yayınlandıktan sonra toplumun, hatta muhalefetin haberi olabilmektedir…
Bugün, tek imzayla Meclis'in neredeyse ruhu bile duymadan zeytinlikler…
Pek çok ilin neredeyse %50'sine yakın toprakları maden sahası ilan edilebiliyorsa…
"rezerv alan" tasarısı adı altında tek imzayla halkın toprağına el konulabiliyorsa…
Köprüler, yollar, havalimanları, limanlar satılabiliyorsa…
Hastaneler satılıp askeri hastaneler bile özelleştirilebiliyorsa…
Bazı şirketlerin vergileri onlarca defa tek imzayla silinebiliyorsa…
Ülkemizin boğazlarına Montrö’ye aykırı olarak ve çok stratejik önemdeki Güneydoğu’ya NATO çok uluslu askeri davet edilebiliyorsa…
Hemen her türden yolsuzlukla ilgili araştırma önergeleri de hiçbir sorgulamaya tabi tutulmadan doğrudan reddediliyorsa…
Nasıl bir sistem içinde olduğumuz üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gerekmez mi?
Bilinmelidir ki ülkemizin kurtuluşunun tek yolu; yetkili ve sorumsuz cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminden vazgeçilmesi, bakanların yetkili ve sorumlu olduğu, güvenoyu ile göreve gelip güvensizlikle görevden gidebildiği, hesap verilebilirliğin bulunduğu eski parlamenter sisteme geri dönülmesidir.
Gerisi hikâyedir.