Alın Terinin Vergiyle İmtihanı

Şub 21, 2026 - 20:40
Alın Terinin Vergiyle İmtihanı

Küresel ölçekte dünyanın ciddi bir ekonomik buhrandan geçtiği artık tartışma konusu olmaktan çıktı. Elbette bu tablodan etkilenen biri de ülkemiz. Ülke olarak genel tabloda olumlu gelişmeler yaşansa da, ekonomik bakımdan zor bir dönemden geçtiğimiz gerçeği inkâr edilemez.

Bu durum, rakamları tek tek sıralamaya gerek bırakmadan; mutfakta, pazarda, akaryakıt istasyonunda veya faturalarda kendini açıkça hissettiriyor.

Yaşanan sıkıntılar rakamlarla, oranlarla, bütçe açıklarıyla anlatılıyor olabilir. Ancak her şey eninde sonunda insanların ay sonunda ceplerinde kalan parada bitiyor. Özellikle ücretli kesimler için ekonominin iyiye mi gittiği, yoksa bir kriz mi yaşandığı sorusunun cevabı; ele geçen ücrette saklıdır.

Bununla beraber bu yazıda dikkat çekmek istediğim bir başka husus var ki, ekonomik sıkıntıların en görünmez ama en kalıcı tarafını oluşturuyor. Ücret karşılığı emeğini ortaya koyan herkes, henüz ücretini dahi almadan önce bir gerçekle yüzleşiyor: Vergi gerçeğiyle…

Her şeyden önce aldığımız ücret cebimize girmeden devlete düşen payımızı ödüyoruz. Ancak mesele yalnızca bordroda bitmiyor. Hikâyenin devamı, hayatın başladığı yerde; tüketimin içinde yazılıyor.

Markette KDV, akaryakıtta ÖTV, iletişimde özel iletişim vergisi… vesaire. Kısacası ücretli için ekonomi, yalnızca kazandıkça değil, harcadıkça da ağırlaşan bir yapıya dönüşüyor.

Hekiminden hâkimine, kamu işçisinden mühendisine kadar herkes bu çarkın içinde.

Elbette vergi, devletin en meşru gelir kaynağı. Fakat tartışılması gereken, bu yükün kimlerin omzunda nasıl ağırlaştığıdır. Ve bu soru, gün geçtikçe giderek daha yakıcı hâle geliyor.

Örneğin, bugün 50 bin lira aylık brüt ücreti olan, eline net 38 bin 845 lira geçen bir ücretli; yılda 43 bin 864 lira gelir ve damga vergisi, yaklaşık 90 bin lira da SGK ve işsizlik primi ödüyor.

Çalışanların 2005 yılı gelir vergisi tarifesine uygulanan yüzde 15-20-25-30-35 gelir vergisi oranı, 2006 yılından bu yana yüzde 15-20-27-35 olarak daha yüksek uygulanıyor. 2005 yılında gelir vergisi tarifesi brüt asgari ücretin 13,5 katı iken, günümüzde 7 katını geçiyor. Ücretliler her yıl daha fazla vergi ödemek zorunda kalıyor.

Üstelik ücret yükseldikçe tablo hafiflemiyor; tam tersine daha da ağırlaşıyor. Çünkü artan gelir, aynı oranda refah anlamına gelmiyor.

Ekonomide bozulan mali dengeleri “rasyonel bir zemine oturtma” hedefiyle yürütülen parasal sıkılaştırma süreci, vergi yükünü büyüttü. 2026 bütçe hedefleri de incelendiğinde gösteriyor ki bu yükün en ağır kısmı bir kez daha tüketicinin, yani ücretlinin omuzlarında kalacak.

Öyle ki 2026 Merkezi Bütçe’nin brüt vergi gelirinin 15 trilyon 631,1 milyar lira olması öngörülüyor. Bu tutar, Orta Vadeli Program’da 2025 yılı için öngörülen 10 trilyon 733,1 milyar liralık brüt vergi gelirine kıyasla yaklaşık yüzde 28,4’lük bir artış anlamına geliyor.

Bununla beraber dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payının yüzde 50’lerin üzerine çıkması da tesadüf değil. Bu yapı, düşük gelirliyle yüksek gelirliyi fiilen aynı oranda vergilendiriyor.

Ekmek alanla lüks tüketim yapanın aynı KDV oranına tabi olması, krizin sosyal etkisini derinleştiriyor; gelir dağılımını bozuyor, toplumsal huzursuzluğu artırıyor.

Bir de bunun üzerine ücretli kesim vergisini peşin ve kesintisiz öderken, sermaye tarafında istisnalar, muafiyetler ve ertelemeler yaşanıyor.

Son dönemde “vergide adalet” vurgusunun daha sık yapılması bu açıdan kıymetli. Çünkü vergide adalet kulağa hoş gelen bir ifadenin ötesinde toplumsal bir dayanıklılık için de ön koşul.

Ekonomik sıkılaşma dönemlerinde bu yükün kim tarafından, nasıl taşındığı sorusu ertelenemez. Çünkü adalet duygusu zedelendiğinde, rakamların ikna gücü de bir anlam ifade etmeyecektir.

Devletin en üst kademelerinden gelen açıklamalarda da dolaylı vergilerin ağırlığına dikkat çekiliyor. Toplum bu sözleri not ediyor ve elbette bir karşılığı var. Fakat beklenti, söylemin ötesine geçen, gündelik hayatı gerçekten rahatlatan somut adımların atılmasıdır.

Bu açıdan işçi sendikaların verdiği mücadeleyi de görmezden gelmemek gerekir. Uzun süredir gelir vergisi dilimlerinin adaletsizliğine, dolaylı vergilerin ücretliler üzerindeki ağır yüküne dikkat çeken sendikalar, meseleyi yalnızca ücret pazarlığına sıkıştırmadan kamusal bir adalet talebine dönüştürdü.

Özetle, vergide adaletin sağlanması için artık köklü bir düşünmeye ihtiyaç var. Türkiye’miz ise güçlü bir devlet geleneğine sahiptir. Kamucu maliye deneyimlerimiz vardır ve sorun çözülemez değildir.

Unutmayalım ki, işçinin alın teri bu ülkenin üretimini, ihracatını, sanayisini ve toplumsal huzurunu ayakta tutmaktadır. Vergi adaleti yoksa, bu emek korunmuyor demektir.