BAL YAPMAYAN ARI ÖLÜR
Az çok arabeskle yolu kesişen herkes bilir; bir zamanlar Müslüm Gürses konserlerinde “bir bilet bir jilet” diye anılan bir hâl vardı.
O sahneler geride kaldı ama aslında biçim değiştirerek bir bakıma geri döndü.
Şimdi bireyler değil, toplum olarak kendimizi jiletliyoruz.
Nasıl mı?
Ülkelerin esas zenginlikleri ve refah durumları, üretim süreçlerinde yer alan emek miktarıyla doğrudan orantılıdır. Nüfusun ne kadarını üretimin dışına iterseniz, refahtan da o kadar feragat etmiş olursunuz.
Emek ile mutluluk, emek ile ahlak, emek ile toplumsal değerler arasında kopmaz bir bağ vardır. Bu nedenle emeğin hem iş gücü anlamında büyümesi hem de değer olarak yüceltilmesi, toplumsal zenginliği de artırır.
Aslında bu, bizim için yeni ya da yabancı bir bilgi değil. Devlet geleneğimizde de toplumsal hafızamızda da yazılı olmayan bir yasadır bu. Türk tarihinin hemen her döneminde emek en yüce değer olarak görülmüş, alın teri kutsanmıştır. Toplumsal zenginliğimizi artırmak ve bunu sürekli hafızada tutmak için emek görünür kılınmıştır. Öyle ki bu anlayış yalnızca sözde kalmamış; fabrikaların girişlerine, atölyelerin duvarlarına, sendikaların binalarına kadar yazılmıştır.
Neoliberalizm ise tüm dünyada emeği geri plana iten, hatta zamanla değersizleştirip küçülten bir kültürel iklim yarattı. Bunun sonucu olarak uzun vadeli emek, mesleki onur, sabır ve birikim konuşulmaz oldu; yerini hız, şans ve “bir anda gelen para” aldı.
Dizilere, reklamlara, sosyal medyada dolaşıma sokulan zenginlik imgelerine bakmanız yeterli: Alın teri yok, mücadele yok; villalarda yaşayan, şık kıyafetler içindeki insanlar üzerinden hayaller pazarlandı ve pazarlanıyor. Her şey sanki kendiliğinden oluyormuş gibi bir anlatı hâkimleşti. Böyle bir atmosferde de kolay para arayışı artık bir sapma değil; teşvik edilen, parlatılan ve neredeyse normalleştirilen bir davranış biçimine dönüştü.
Hal böyle olunca da bir süredir benzer haberlere uyanmamıza şaşırmamak gerek…
Bahis operasyonları, gözaltına alınan sporcular, yasal ya da yasa dışı kumar tartışmaları, uyuşturucu madde kullanan sanatçılar, sapkın ilişkiler içinde anılan ünlüler, dağılan aileler…
Geçtiğimiz günlerde maalesef bir öğretmenin ve bir uzman çavuşun bahis borcu nedeniyle hayatlarına son vermeden önce çektikleri görüntüleri izledik. Gördüklerimiz yalnızca kayda geçenlerdi; sessizce yaşanan, gündeme hiç düşmeyen yüzlerce, belki binlerce insan daha var.
Bu tablo karşısında akla ilk gelen cümleler: “Yanlış tercihler”, “irade zayıflığı”, “ahlaki çöküş”. Oysa bu kadar yaygın, bu kadar sistemli ve bu kadar yıkıcı bir durumla karşı karşıyayken meseleyi yalnızca kişilere yüklemek ne kadar doğru olur?
Hayatın türlü zorlukları olduğu, hatta kimilerinin de büyük yükler taşıdığı kuşkusuz kabul edilecektir.
Ancak bu zorlukları anlamlandırabilecekleri ve dönüştürebilecekleri bir toplumsal bilinçten yoksun kalanlar, yaşadıklarının bütün sorumluluğunu kendi omuzlarına yükler. Ne yapacağını, çıkış yolunu nasıl bulacağını bilemeyenler ise biriken öfkeyi ya kendilerine ya da çevrelerine yöneltir. Bu çaresizlik hâli kaçınılmaz olarak toplumsal ilişkileri aşındırır; alkolizm artar, uyuşturucu yayılır, intiharlar çoğalır.
İçinde bulunduğumuz küresel düzen içinde bahis, kumar, faiz ve spekülasyon gibi üretmeden kazanma yolları hem meşrulaştırılıyor hem de görünür kılınıyor. “Sabırla çalışarak bir yere varamazsın, risk al ve köşeyi dön” mesajının dizilerden reklamlara, sosyal medyadan gündelik dile kadar sızdığı, kültürel olarak dayatılan bir hayat tarzının servis edildiğini görmemiz gerekiyor.
Rekabeti kutsayan, birlik kültürünü aşındıran, paylaşma ahlakını zayıflatan ve insanı yalnızlaştıran bir düzenle karşı karşıyayız. İnsanları hem güvencesiz bırakıp hem de kurtuluşu jilette arar hâle getiren bu sistem, mutsuzluğu teşvik ederken ölümün yolunu da elleriyle açıyor. Bir bakıma kolay mutluluk reklamı, kolay ölüm reklamı olarak da okunabilir.
Bu nedenle meseleyi yalnızca herhangi bir şeye “bağımlılık” başlığına sıkıştırmak eksik kalır. Evet, bağımlılık gerçektir. Ama bağımlılığı doğuran toplumsal zemini konuşmadan sorunu yalnızca insanın iradesine yıkmak, sistemi görünmez kılmaktan başka bir işe yaramaz.
Toplum kendini jiletliyorsa mesele yalnızca bireylerin kirlenmesi değildir; medeniyette bir çürüme başlamış demektir. İnsanlar hayatlarından vazgeçmeye başlamışsa, ilişkiler küflenmiş, vicdanlar paslanmışsa artık uygarlığı değil, çöküşün eşiğini konuşuyoruz demektir.
Bugün ülkemizin yaşadığı ahlaki ve kültürel erozyonun, infial uyandıran sonuçlarıyla karşı karşıyayız. Bu nedenle patlayan bu lağımı tavsiyeler vererek geçiştiremeyiz.
Emeği en büyük mutluluk kaynağı hâline getiren ve yücelten, birlik kültürünü yeniden kuran, insanı hayata bağlayan bir kültür hareketine ihtiyacımız var.
Aksi hâlde bedelini, birer birer kaybettiğimiz hayatlarla ödemeye devam ederiz.