Cesur İnsanlar, Hakikat ve Gelecek
Medeniyet dediğimiz taş ve tuğladan ibaret değildir. Kültürel birikim, ekonomik düzen, teknolojik gelişme, ahlaki ölçüler, dil, inanç, sanat ve gelenekler bir toplumun damarlarında dolaşan kan gibidir; nesiller boyunca birikerek hem miras hem de güç oluşturur.
Fakat hiçbir medeniyet sonsuz değildir.
Zirveye ulaştıktan sonra, güne ve geleceğe uyum sağlayamayan yapılar çözülmeye başlar. Kelimeler, anlamlarını yitirir ve süslü cümlelerin içi boşalır.
Bugün Batı hegemonyası da benzer bir süreçten geçiyor. Sahip olduğu güç ve “takdir”e rağmen derin bir değersel kriz içinde. Çıkar odaklı bir uygarlık, hem kendi içinde hem çevresinde kırılganlaşıyor; tarihsel iddiası ve güç iradesi sarsılıyor.
İki hafta önce de bu köşede “Hikayenin Yazıcısı Değişiyor” başlıklı bir yazı yazmış ve İran füzelerinin sadece İran’ı korumadığını en başta hegemonyacı güçlerin yenilmez ve dokunulmazlık algısını sarstığını ifade etmiştim.
Çünkü sahada artık başka bir gerçeklik var!
Askerî üstünlük, medya gücü, kültürel hegemonya… Bunların hiçbirinin tek başına belirleyici olmadığı bir ortamla karşılaştık.
Oysa dün durum farklıydı!
Dün, anlatıyı kuranlar gerçeği de belirliyordu. Kimin “terörist”, kimin “özgürlük savaşçısı” olduğuna onlar karar veriyor ve hüküm sahipleri dünyayı o hükme ikna ediyorlardı.
Bu düzen öylesine güçlüydü ki, bu söylemi tekrar edenler sadece koltuk ve güç devşirmedi; zaman zaman itibar, ödül ve meşruiyet de kazandı.
Böylece bu topraklarda uzun yıllar boyunca düşünce geri itildi, fikir kirletildi, ilmi gelişim yavaşlatıldı. Bu iklim; güce göre yön değiştiren aydınları, iradesini teslim etmiş siyasetçileri ve konforuna düşkün bir zümreyi üretti.
Böyle bir ortamda da insanların millet olma bilinci zayıflatılmak istendi, ortak hafıza dağıtıldı, aidiyet duygusu törpülendi.
Türkiye’de, oyunu erken gören, buna itiraz eden, “hakikat başka” diyen cesur insanlar da vardı. Yazdılar, konuştular, uyardılar.
Uzun süre yalnız kaldılar!
O yalnızlık onlar için bir eksiklik değil, bilinçli bir tercihti. Namuslu, cesur ve dürüst kalmanın bedeli ödendi!
Fikirlerinden vazgeçmeleri karşılığında önlerine konulan malı, mülkü ve makamı ise tereddüt etmeden ellerinin tersiyle ittiler.
Operasyonlara uğradılar!
Vatansever aydınların uyarıları ve söylemleri ya abartı bulundu ya da görmezden gelindi. Kabul edelim; toplumun geniş kesimleri kurulan büyük anlatının etkisi altındaydı.
Ama hayat en büyük öğretmendir.
Yaşananlar, sizin teorilerinizin önüne geçer. Gerçeklik, yalan propagandalarınızı yener! Nitekim 15 Temmuz gecesi bu açıdan önemlidir. 15 Temmuz’da o korku duvarı yıkıldı. Psikolojik eşik aşıldı, özgüven doğdu.
Bugün geldiğimiz noktada, dün “erken” denilen birçok tespitin aslında gecikmiş bir uyanış olduğu daha net görülüyor.
Şimdi, bir dönem yalnız bırakılanların çoğaldığı, büyüdüğü ve seslerinin daha gür çıkacağı bir eşikten atlayacağız. Elbette kolay olmayacak.
Demem odur ki, ödüllü Amerikancıların ve bilumum gizli Amerikancıların susacağı, pısırıklaşacağı ve toplum tarafından teşhir edileceği bir sayfa açılıyor!
Artık cesur insanları öne çıkarma zamanı!
Vatanına yabancılaşmayanları, hakikati eğip bükmeden söyleyenleri, korkuya teslim olmayanları, hayatı kirletmeden mücadele edenleri… Mezhep kavgalarını körüklemeyenleri, bu coğrafyanın insanını birbirine düşürmeyenleri, emperyalizmin dilini içeriden yeniden üretmeyenleri…
Gazetelerin köşelerinde onların yerleri artsın; dergi sayfalarında ve dijital mecralarda daha çok görünür olsunlar. Konferans salonlarında, panellerde ve açık oturumlarda onların sesi yankılansın. Karar alma mekanizmalarında daha etkin rol üstlensinler. Televizyon ekranları onlara daha fazla açılsın, Meclis koltuklarında sayıları artsın.
Farklı görüşlerden gelseler bile bu ülkenin safında duranları sahiplenelim. Çünkü bu destek sadece bir tercih değil, aynı zamanda bir cesaret üretimi olacak.
Bunu yaparken bir yandan da geleceği konuşalım.
Bugün vatanseverlik yükseliyor, toplumun geniş kesimleri dayatılan haritaları, bölge planlarını, kirli senaryoları daha net görüyor. Aydınlar daha cesur konuşuyor. Bu önemli bir eşikti.
Tehditleri görüyor, saldırıları teşhis ediyor, savunma hattını da kuruyoruz. Ama aynı kararlılıkla geleceği konuşmuyoruz. Bu da önemli eksiklik olarak ortaya çıkıyor.
Oysa içinde bulunduğumuz eşik, bizi bir sonraki adıma zorluyor: Bir gelecek tasavvuru.
Nasıl bir Türkiye? Nasıl bir ekonomi? Nasıl bir üretim modeli? Nasıl bir medeniyet iddiası?
Misal petrol krizi sonrası kritik işletmelerin bugünkü varlığını tartışma zamanı gelmedi mi?
Artık savunma hattından çıkıp kurucu akla geçmek zorundayız. Hem cesur ve dürüst insanları öne çıkaracağız hem de kendi ekonomik modelimizi, kendi kalkınma anlayışımızı, kendi medeniyet perspektifimizi inşa edeceğiz.
Aksi halde sadece tepki veren bir pozisyonda kalırız.