Gönüllü Esir Olalım İstiyorlar
Emperyalizm, sömürü düzenini kalıcı kılmak için siyasal ve ekonomik araçlarla birlikte düşünsel bir egemenlik de kurmayı amaçlar.
Batı’nın dünya ölçeğinde kurmaya çalıştığı tahakküm tam da bu nedenle sadece silaha, sermayeye ya da pazarlara dayanmaz. Kültür, bu egemenliğin en etkili taşıyıcısıdır. Akademiden medyaya, sanattan müziğe, edebiyattan sinemaya, popüler kültürden gündelik hayata kadar uzanan geniş bir alan; neyin izleneceğini, neyin “iyi”, neyin “çağdaş”, neyin “geri” sayılacağını belirleyen bir zihinsel çerçeve üretir.
Böylece egemenlik, salt zorla değil; beğeniyle, alışkanlıkla ve kabulle kurulur.
Burada asıl dikkat çekilmesi gereken nokta ise kültürel hegemonyanın, dışarıdan dayatıldığında değil, içeriden benimsendiğinde etkili hâle gelmesidir. Egemen kültür, doğrudan baskı kurmak yerine yerel aktörler üzerinden konuşur; aydınlar, kanaat önderleri ve elitler aracılığıyla kendini yeniden üretir. Böylece dışsal bir dayatma, yerel bir tercih gibi sunulur.
Attila İlhan’ın Sokaktaki Adam romanında çizdiği aydın portresi, bu sürecin Türkiye’deki zihinsel kırılmasını çarpıcı biçimde ortaya koyar. İlhan, bu durumu şu sözlerle anlatır: “Bu insanlar kültür düzeylerine göre derece derece soysuzlaştılar; toplum dışı, gerçek dışı her türlü sapık serüvene elverişli kimseler haline geldiler. Toplumsal çevreleriyle çelişmelerini, memleketle bağlarının çözülmesi izledi. Ya korkunç bir kötümserliğin tutsağı oldular, ya da ufalanıp gittiler…”
Bu tespitin bugün hâlâ güncelliğini koruduğunu görmek de zor değil. Toplumu sürekli yargılayan, insanları küçümseyen ve halktan kopmayı entelektüel bir ayrıcalık olarak sunan aydın tutumu, kültürel hegemonyanın en görünür sonuçlarından biri.
Her toplumun elbette bir kültürel iklimi vardır. Bu iklim, yüzyıllar içinde oluşur, sınırlarını ve hassasiyetlerini kendi tarihsel tecrübesi belirler. Bilge Kağan “Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe, senin ilini ve töreni kim bozabilir?” sözü ile yalnızca siyasi egemenliği değil, kültürel sürekliliği de tarif etmiştir.
Bu kültürel hegemonyayı soyut kavramlar üzerinden anlatmak kolay; asıl mesele, bu hegemonik dilin somut hayatta nasıl çalıştığını görebilmektir. Bu bakımdan bir yere bağlayacağım.
Rusya ve Polonya’da satanizm propagandası yaptıkları, şiddeti ve nefret dilini yücelttikleri gerekçesiyle yasaklanan “Slaughter To Prevail” ve “Behemoth” adlı grupların İstanbul’da sahne alması planlandı. Şarkı sözleri “hâkim olmak için katlet” gibi ifadelerle başlayan bu müzik grupları, Türkiye’de “sanat”, “özgürlük” ve “ilericilik” kavramlarıyla savunuldu. Ancak gösterilen tepkiler sonrası konser iptal edildi.
İptal kararı üzerine ise bir haber sitesinde şu ifadeler dolaşıma sokuldu: “Zorlu PSM’de düzenlenmesi planlanan ve gerici çevrelerin hedef gösterdiği Slaughter To Prevail ile Behemoth konserleri, Beşiktaş Kaymakamlığı kararıyla iptal edildi.”
Kendi ülkelerinde dahi tartışmalı bulunan, hatta kapı dışarı edilen bu grupların Türkiye’de özgürlük adı altında pazarlanması ve karşı çıkana ise “gerici” yaftasının vurulması tesadüf mü?
“Özgürlük” ve “ilericilik” kavramlarının, belirli bir merkezin tekelinde dolaşıma sokulduğu kuşkusuz kabul edilecektir. Neyin sanat, neyin çağdaşlık sayılacağı bu merkez tarafından belirlenirken; toplumun tarihsel, dini ve kültürel refleksleri kolayca “gericilik” etiketiyle dışarı atılmaktadır.
İşte bu durum klasik bir baskı rejiminden çok daha sofistike bir tahakküm biçimine işaret etmektedir ve onun adı: kültürel hegemonyadır.
Bu çevrelere göre; Türkiye’yi savunmak gericilik, gençliği korumak gericilik, milli kültürü savunmak gericilik, dini değerlere sahip çıkmak gericilik… Buna karşılık her dayatmayı özgürlük ambalajıyla sunmak ilericilik.
Asıl gericilik, kendi kültürünü savunmaktan utanmak, toplumunun değerlerini küçümsemek, memleketi yolgeçen hanına çevirmeyi marifet saymaktır.
Türkiye’de uzun süredir kendini “ilerici” olarak tanımlayan bazı çevreler, bugün Batı merkezli kültürel kodların gönüllü taşıyıcılığına savrulmuştur. Üretimle, emekle ve toplumun gerçek sorunlarıyla bağları zayıflamış ve ilericilikleri sembolik yaşam tarzlarına indirgenmiştir.
Buna karşılık muhafazakâr ve milliyetçi geniş kesim, emperyalizme ve onun kültürel dayatmalarına karşı millî bir hatta durmaktadır.
Yani hakimiyet istenen kültürel hegemonya, zinciri zorla takmak yerine onu süsleyerek kabul ettirmeye dayanıyor. Bugün de yaşanan tam olarak budur.
Yapılması planlanan konserlerin iptali, bu yüzden yalnızca idari bir kararın ötesinde, kültürel egemenlik mücadelesinin güncel bir başlığıdır.
Kültürünü koruyamayan toplum ne siyasetini ne ekonomisini ne de geleceğini koruyabilir. Mavi gök çökmeden önce, asıl bakmamız gereken yer tam olarak burasıdır.
Türkiye yolgeçen hanı değildir. Bu ülkenin maddi ve manevi değerleri vardır. Bu değerleri korumak, toplumu zehirleyen akımlara karşı durmak ve milli kültürü savunmak hayati gündemdir.
Bu nedenle gönüllü esirliğe karşı mücadele etmek zorundayız. Yalnızca bugünü değil, yarını da güvence altına almak için.